10 Ara 2017

“Kremna (Κρεμνα)`


Uçurumun kıyısında bir Pisidia kenti. Klasik Yunanca "Uçurum" anlamına gelen (κρημνός) kelimesinden yola çıkarak adının verildiği antik kent[1], bir çok kez yabancı ve yerli hırsızlar tarafından soyulmuş.[2] Bugün tüyleri yolunmuş bir kuğu gibi orada 1200 metredeki dağın tepesinde duruyor.  Nedense unutulmuş bir Pisidia kenti. Sapa bir yerde olmasından kaynaklanıyor olmalı. Pamphylia ve Lykia kentlerinin aksine Pisidia kentleri dağlık arazilerin en sarp yamaçlarında kurulmuş. Nedenini Strabon şöyle açıklıyor:



“Şimdi Kremna, Romalı kolonistler tarafından iskan edilmiştir. Romalı valiye bağlıdır. Apameia’ dan bir günlük uzaklıkta kaleden yaklaşık otuz stadia aşağıdadır.”[3]
Strabon Kremna’lıların haydutluk ve korsanlıkla  geçindiğini ima eder. Antik çağda en karlı iş köle ticaretidir. Strabon aslında tüm Pisidia bölgesi için bunu ileri sürer. Bunu söylemekte haksız da değildir. Son derece sarp kayalıkların ve uçurumların bulunduğu tepelere kurulmuş olan Kremna kolay kolay ulaşılamayacak bir yerde bulunmaktadır.


 Bugünkü karaçam orman yapısına bakılırsa antik çağda bu dağların tamamıyla kara çam ormanlarıyla kaplı olduğu ve bu doğal kamuflajdan ötürü kolay kolay şehrin görülemeyeceği anlaşılabilir. Strabon’un yaşadığı dönemde Anadolu’da “Romanizasyon” dönemi başlamıştır. Seleukos krallarının güç kaybettiği bu dönemde batı Anadolu’da bir çok yerde “korsanlık ve haydutluk”  hortlamıştır. Köle ticareti ve haydutlukla geçinen Pisidia şehirleri arasında Kremna da sayılabilir. Dağlık bölgelerden ova şehirlerine akınlar düzenleyen Kremnalılar bir süre ganimetleriyle mutlu mesut yaşadılar. Başka insanların alın teri ve göz yaşı onların mutluluğu oldu.


 Roma lejyonları Anadolu’da düzeni sağlamak için haydut avına başlayana kadar sürdü bu. Anadolu’nun korsanlardan ve haydutlardan temizlenmesi için neredeyse yüz yıl mücadele edildi. Ünlü Romalı generaller Sulla ve Marcus Antonious tam yetkiyle sürdürdükleri korsan kampanyalarıyla sonunda düzeni sağladılar.Eyalet sistemine geçildi. Kremna Galatia eyaleti sınırları içinde kaldı.  Burada bunların detayına girmenin bir alemi yok. Harabelere bakarak tarih okumak için çok büyük bir bilgi dağarcığı gerekiyor.  


Kremna tabelasını  Burdur yolunda gelip geçerken görüyordum. Kaç kez içimden o yola sapmak geçti bilmiyorum. Nihayet zamanı gelmiş olmalı ki bir cumartesi günü öğleden sonra kafama Kremna’ya gitmeyi koyup yola çıktım. Burdur yolundan saptıktan sonra GPS’e göre 35 kilometrelik bir mesafe almam gerekiyormuş. Antik kentin kapısına gelinceye kadar yolda başka yön levhası yok. Beş altı kez sapaklarda yol sormak zorunda kaldım. Yol toprakla asfalt karışımı. Yer yer çukurlar oluşmuş. GPS olmadan bulması çok zor bir yerde. Yola çıkmadan önce Kremna ile ilgili bir makalesini okuduğum arkeolog Alime Çankaya şöyle söylüyor:  


“Burdur ili sınırları içerisinde yer alan Kremna, 15 Pisidia kentinden biri. Kremna’nın tarihi Milattan Önce 6. Yüzyıllara dayanır. Antik kent pek çok kültüre ev sahipliği yapmış, kaçak kazılarla ise tarihi eserler  yerlerinden çalınmıştır. Kente ait “ilham perileri” bugün ABD’nin J.Paul Getty müzesinde bulunmaktadır.”
Hemen akla diğer on dört kent hangileri olabilir sorusunu getiriyor bu. Strabon Artemidoros’a dayanarak Kremna’nın Pisidia’da olduğunu bildirir. Artemidoros[4]; Selge, Sagalassos, Kibyria, Pednelissos, Adada Tymbriada, Kremna, Pithysos, Amblada, Anabura, Sinda, Aarasos, Tarbassos ve Termessos’un Pisidia kentleri olduklarını söyler. Bunların bazıları tamamen dağlarda oldukları halde bazıları da her iki tarafta dağların eteklerin Pamphylia ve Milyasa kadar uzanırlar.


Sonunda antik kentin girişini buluyorum. Harap bir yönetim binası. Uyarı levhası ve kapısı açık tuvaletler. Ancak demir parmaklıklardan atlayarak tuvaletlerden faydalanılabilir. Belli ki buralara gelen kimseler yok. Terk edilmiş bir bina, eskimiş bir antik kent planı karşılıyor sizi. Plana bakarak nasıl bir yol izleyebileceğimi düşünüyorum. Tepelere doğru uzayıp giden araç yolunu takip etmeye karar veriyorum. Yön levhası falan hak getire. Çoğu antik kentte olduğu gibi fal bakarak yön bulacaksınız. İki kilometre kadar tırmandıktan sonra uçurumlara ulaşıyorum. GPS’e bakıyorum. Bin metreden bin iki yüz  irtifaya çıkmışım. Burada bir yangın kulesi var. Girişteki plan kentin yerleşim planını gösteriyor ama yürüyüş yönünü göstermiyor demek ki. Belli ki şehrin üç yanı uçurumlarla çevrili. Her yerde keçi ve koyun pislikleri dolu. Belli ki burası keçi ve koyunların otlağı olarak kullanılıyor. Bitki örtüsü sert makilik. Zaman zaman geçit vermeyecek kadar yoğun.


Kuzey doğu yönünde uçurumun kenarından yürüyerek antik kenti aramaya başlıyorum. Yaşar Yılmaz’ın “Anadolu’nun Gözyaşları”[5] adlı kitabında okuduğum kadarıyla Sir Charles Fellows 1 Nisan 1838 tarihinde bu bölgede keşiflerde bulunmuş. Yılmaz şöyle yazıyor:
“Fellows defterine, kalıntılara ilişkin şöyle not düşecektir:
‘Bu çıkıntının üstünde bugün artık sadece görkeminin muhteşem enkazı kalmış, gelmiş geçmiş en güzel kentlerden biri duruyordu. Süslenmiş silmelerde çoğunlukla ellerinde kalkan ve mızrak bulunan, miğferli ve zırhlı savaşan figür grupları görülüyordu. Bu orantısız figürlere ve genel görünüşe bakılırsa bu eserlerin şimdi Münih’te bulunan Egina mermerleriyle aynı zamana tarihlenmesi muhtemeldir.’”



Fellows’un ziyaret ettiği zamanda acaba antik kent ne durumdaydı? Antik kentten ne götürdü? Bunu asla bilemeyeceğiz. Bunu bilmek arkeologların işi. Belgelere bakacaklar, araştıracaklar neyin var neyin yok olduğunu ortaya koyacaklar.   Fellows’un kitaplarına  bakıp ipucu arayabilirim ama dediğim gibi bu benim işim değil. Bölgeye ilk ulaşan gezginin P. Lucas olduğunu duymuştum. Yıl 1706. Birinci Abdülmecit zamanı. Osmanlı’nın batıya açılmaya başladığı yıllar. Yabancı seyyahları Anadolu’ya gelmeye başladıkları zamanlar. Sonra kimler geldi bakalım:
“Fransız gezgin Lucas, 1706 ve 1714 yıllarında Pisidia’yı iki kez ziyaret etmiştir. İlk gezisi boyunca birtakım yazıtlara ve sikkelere rastlamış, ayrıca Sagalassos harabelerini gezme şansına da kavuşmuştur. 1816 yılında Otto von Richter ve 18264 - 1833 yıllarında İngiliz gezgin F.V.J. Arundel bölgeyi ziyaret etmiştir. Arundel ilk gezisi sırasında Sagalassos’u Burdur İli’ne bağlı Ağlasun İlçesi’ne, 1833 yılında da Apollonia Mordiaion’u Isparta İli’ne bağlı Uluborlu İlçesi’ne konumlandırmıştır.  Arundell aynı gezisi sırasında Pisidia Antiokheiası harabelerini de ziyaret etmiştir. 1836-1837 yıllarında W.J. Hamilton , 1838 yılında Ch. Fellows , 1841-1842 yılları arasında ise A. Schoenborn Pisidia Bölgesi’ni ziyaret etmiştir. 1874 yılında G. Hirschfeld Kremna ve Sagalassos’ta incelemeler yapmış, Agrae (Ağras), Seleukeia Sidera (Selef) ve Konana (Gönen) antik kentlerini keşfetmiştir. Pisidia Bölgesi’ni gezmiş olan başlıca gezginlerden bir diğeri de W.M. Ramsay’dır. Ramsay, Anadolu’da çeşitli inceleme gezileri gerçekleştirmiş ve antik kaynaklarda Pisidia’da olduğu belirtilen bazı kentlerin lokalizasyonlarıyla ilgili çeşitli fikirler öne sürmüştür. Amerikalı araştırmacı J.R.S. Sterrett, bölgeye düzenlemiş olduğu geziler sırasında çok sayıda epigrafik buluntuya rastlamış ve bunları iki ayrı kitap olarak yayınlamıştır.  K.G. Lanckoronski 1884-1885 yıllarında Pamphylia ve Pisidia bölgelerinde araştırmalar gerçekleştirmiştir. Bu araştırmalar sırasında Pisidia’da yer alan Sagalassos ve Kremna gibi başlıca antik kentlerin topografik planları çıkartılmıştır.H. Rott, 1906 yılında, daha çok Hıristiyanlık dönemi araştırmalarını kapsayan gezisi sırasında Apameia Kibotos (Dinar) ile Apollonia Mordiaion (Uluborlu) arasında ve Gönen civarında Roma yollarına ait kalıntılar fark etmiştir.” Kaynak: Senem Özden, Pisidia Bölgesi’nde Yunan ve Roma Dönemlerine Ait Kültür Varlıkları.



Kremna uçurumunun kıyısından vadiye bakıyorum. Vadi aslında tarıma çok elverişli. Hiç kimse Kremnalıların bu vadide tarım yapmadığı söyleyemez. Kremnalı beylerin mutlaka vadi tabanında işlikleri vardı.
Vadi çok derinde. Kaç metre? Belki beş yüz belki daha fazla. Tepeye çıkarken iki yüz metre tırmandığıma göre, başlangıç noktamın konumunu da düşünürsek en az dört yüz metre derinlikte bir uçurumdan söz ediyoruz. Burada iki bin yıl önce duran bir Pisidialı acaba nasıl biriydi? Yol sorduğum köylülerle bir akrabalığı var mıydı? Aslında “Çamlık” köyünün adı nereden geliyor? Çamlık Köyünün eski isminin “Girme”, “Kremna”dan türeme olduğu ileri sürülmektedir. Bu da ayrı bir keşif esasında. Girme ile Kremna bağlantısını kuran kişi de Alman Hirschfeld. Bulduğu bir kitabede Kremna ismini bulunca bağlantı ispatlanmış oluyor.    Zamanla kelimeler telaffuz eden kişilerin konuştukları dile göre  şekil değiştirerek farklı bir hale gelmektedir. Bunun bir çok örneği var.


Kaynaklar bakarsak Pisidialılar’ın kendilerine özgü bir dilleri ve eski Yunan alfabesine yakın bir alfabeleri olduğundan söz ediliyor. Bu demektir ki bazı belgeler bulundu ve bu belgeler okununca ortaya Pisidia halkının Toroslar üzerinde yaşayan Milyaslılar , Solymler , Kabalialılar, Isaurialılar ve Lykialılar ile ortak bir geçmişe sahip olabilecekleri ve kökenlerinin, en azından MÖ 2. binyıldan itibaren varlıkları saptanan Luwiler’e dayandırılabileceği çıkıyor. Bu doğru olabilir mi? Bugün bu bölgede yaşayanlara ve yarı cahil okumuşlara sorulursa bu doğru değil. Bura halkı hem Müslümanmış hem de Orta Asya’dan gelmiş. Burada yaşayan “gavurlar” da Yunanlıymış ve kafirmiş. Keçi ve koyun çobanları böyle düşünüyor. Belge filan umurlarında değil.
Bu düşüncelerden kurtuluş yok. Keçi boklarına baktıkça hatırlıyorum. Uzaktan çobanın haykırışları geliyor. Aslında bu çobanın yaşam tarzı en az üç bin yıllık. Cep telefonu kullanması bu gerçeği değiştirmiyor. Düşünce yapısı farklı bir parametrede.
Nasıl olmasın ki? Kültür öyle kendi kendine bulaşmıyor.   


P. Lucas’ın 1706 tarihindeki, C. Fellows’un 1838 yıllarındaki  ziyaretlerinden sonra acaba bölgede hiç yüzey araştırması yapıldı mı? Bakıyoruz yapılmış. 16 Ağustos – 06 Eylül 2015 tarihleri arasında (22 gün) süren bir yüzey araştırması yapılmış. Yüz yetmiş yedi sene sonra. (177 sene). Yrd. Doç. Dr. Hüseyin Metin’in[6] yazdığı sonuç raporunu okuyorum. Raporda bölgede kaçak kazıların yapıldığı bilgisi var. Kaçak kazılarda nelerin bulunduğu ve kaçırıldığı bilgisi yok. Yüzey araştırması  esasında 1706 yılından önce yapılmalıydı ki neyin kaybolup neyin hasar gördüğünü anlayalım. Türkiye kültür envanteri diye ortada gezen evraklar hangi yıllar arasını kapsıyor belli değil. Ama bu raporlar ileriye dönük çalışmalar. Bir yerden başlanması gerekiyor. Zararın neresinden dönsen kardır mantığıyla bardağın dolu kısmına bakarsak daha verimli olacak.
Antik kenti gezerken en fazla dikkatimi kütüphane ve stoadaki  heykel kaideleri çekti. Bu kaideler üzerindeki yazılar kazınarak yok edilmiş. Heykeller ise ortada yok. Nerede bu heykeller? Kaideleri sayarsak yirmiden fazla heykel olması gerek. Biraz araştırınca 1970 yılında bölgede bir kurtarma kazısı yapıldığı bilgisine ulaşıyorum. Prof. Dr. Jale İnan başkanlığında yapılan kazıda bir çok eser kurtarılıyor. Özellikle de bu kaideler üzerinde bulunan heykellerin bazıları  Burdur müzesindeymiş. Fakültenin web sitesinden alıntı yaparak kazıyı özetleyelim:
Kremna, antik Pisidia Bölgesi’nde, Burdur İli Bucak İlçesi, Çamlık Köyü sınırları içinde uçurumla çevrili bir tepe üzerinde yer alan bir kenttir. Kremna ismi de arazi yapısına uygun olarak Yunanca’da  uçurum anlamına gelmektedir. Bu kentin bilinen en eski halkı Solymos’lulardır. M.Ö.6.yüzyılda Lydialıların, M.Ö. 546’da Perslerin, M.Ö. 330 da Büyük İskender'in burayı almasıyla da Makedonların hakimiyetine girmiştir. Kremna, M.Ö. 25’te Roma topraklarına katılmış ve Colonia Iulia Augusta Felix Cremna adıyla koloni kenti statüsü verilmiştir. Kremna’da 1970-1972 yılları arasında, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Antalya Bölgesi Arkeoloji Araştırmaları adına, Prof. Dr. Jale İnan başkanlığında, kentte yoğunlaşan kaçak kazılar sebebiyle bir kurtarma kazısı yapılmıştır. Bu kurtarma kazısında Kütüphane binasının tabanında Bizans Dönemi’ne ait mozaik ve Roma Dönemi’ne ait dikdörtgen prizma şeklinde yazıtlı kaideler açığa çıkarılmıştır. Bu kaideler üzerinde 10 adet mermer tanrı ve tanrıça heykelleri bulunmaktaydı. Bu heykeller günümüzde Burdur Arkeoloji Müzesi’nin Kremna Salonu’nda sergilenmektedir.Kentteki yapılar Roma İmparatorluk Dönemi’ne aittir. Etrafı bir surla çevrili olan kentin girişi batıdandı. Koloni kentlerinin birçoğunda olduğu gibi Kremna’da da ızgara plan uygulanmıştır. Resmi yapıların çoğu iki küçük vadi içinde toplanmıştır. İki vadinin tabanında forum, basilica (mahkeme salonu), eksedra ve kütüphane yapısı vardır. Kentin doğusundaki tepe yamacına tiyatro, onun alt tarafına bir stoa inşa edilmiştir. Batıda ise sütunlu cadde, propylon ve nymphaeum gibi yapılar bulunmaktadır.”[7] Kaynak: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi.


Kütüphane kalıntılarına bakarak hayıflanmamak elde değil. Bugün Bucak, Burdur, Isparta ve Antalya başta olmak üzere tüm Akdeniz bölgesinde böylesine görkemli bir kütüphane binasının  olmadığını söylesek her halde abartmış olmayız. Bu ne okuma aşkıdır? Bu kütüphaneyi yapan idare nasıl bir parametreye sahiptir? Prof. Jale İnan her halde bu konuda bir şeyler söyleyebilecek yetkililerden biridir. Antik kentlerdeki kamu binaları arasında kütüphane önemli bir yer tutuyordu. Bu da İnan’ın kazı raporunu okumanın çok isabetli olacağı fikrini bana verdi. Sanırım Jale Hoca bir makale ile kazı raporunu özetlemiş. Bu makale de Türk Arkeoloji Dergisi’nde yayınlanmış.


 Kütüphane binasının sol tarafında antik tiyatro bulunuyor. Yapının inşaatının tamamlanmadığı bildiriliyor. Küçük bir tiyatro esasında. Tiyatronun taşları sağa sola saçılmış. Sütunlar, heykel kaideleri, kabartmalar ortada duruyor. Kabartmalardan biri fazla hasar görmemiş. Müze yetkilileri bu kabartmayı neden almadılar anlamadım doğrusu.
Yavaş yavaş hava kararmaya başlıyor. Dönüş zamanı yaklaşıyor. Oysa antik kenti daha etraflıca gezme fırsatım olmadı. Bir sonraki ziyaretimde büyük bir olasılıkla buraya daha erken gelmeye çalışacağım.   



Kremna kaynakçası:
·         Arundell, F. V. J. (1834), Discoveries In Asia Minor. Including A Description Of The. Ruins Of Several Ancient Cities And Especially Antioch of Pisidia, London.
·         Aulock, H. Von (1979), Münzen und Städte Pisidiens II, Istanbuler Mitteilungen-Beiheft 22, Tübingen.
·         Bean, George E. (1970), “Kitabeler”, Türk Arkeoloji Dergisi 19-2, 99-102.
·         Davis, Edwin John (1874), Anatolica; or, The Journal of a Visit to Some of the Ancient Ruined Cities of Caria, Phrygia, Lycia, and Pisidia, London.
·         Dörtlük, Kayhan (1976), “Keraitae Araştırma Raporu”, Türk Arkeoloji Dergisi, 23-1, 17-23.
·         Dörtlük, Kayhan (1988), “İlk Keraitai Yazıtı”, Türk Arkeoloji Dergisi 27, 69-71.
·         Hirschfeld, G. (1879), Monatsbericht der Königlich Preussischen Akademie der Wissenschaften zu Berlin, Berlin.
·         Horsley, Gerald, R. H. - Mitchell, Stephen (2000), The inscriptions of Central Pisidia, Inschriften
·         griechischer Städte aus Kleinasien, Bd. 57, Bonn.
·         Horsley, Gerald, R. H. (1987), “Inscriptions from the So-Called “Library at Cremna”, Anatolian Studies 37,49-80.
·         İnan, Jale (1970), “Kremna Kazısı Raporu”, Türk Arkeoloji Dergisi 19. 2, 51-99.
·         Köker, Hüseyin (2011), “Küçük Bir Keraeitai Definesi”, Özsait Armağanı: Mehmet ve Nesrin Özsait Onuruna Sunulan Makaleler, (Edt. Hamdi Şahin – Erkan Konyar – Gürkan Ergin), 287-292.
·         Köker, Hüseyin (2007) “Sikkeler Işığında Kremna Kenti Tanrıları”, 1. Burdur Sempozyumu, Cilt 1, (Ed.Gökay Yıldız – Zeki Yıldırım – Şevkiye Kazan), Burdur, 677-682.
·         Levich, Barbara (1967), Roman Coloies in Southern Asia Minor, Oxford.
·         Metin, Hüseyin –Polat Becks, B. Ayça – Becks, Ralf (2014), Kremna ve Çevresi Yüzey Araştırması 2013,ANMED 12, 171-178.
·         Mitchell, Stephen - Waelkens, Marc (1987), “Sagalassos and Cremna 1986”, Anatolian Studies 37, 37-47.
·         Mitchell, Stephen - Waelkens, Marc (1988), “Cremna and Sagalassos 1987”, Anatolian Studies 38, 53-65.
·         Mitchell, Stephen (1987a), “Cremna ve Sagalassos Çalışması 1985”, 4. AST, 167-170.
·         Mitchell, Stephen (1987b), “Cremna Araştırmaları”, 5. AST- I, 257-263.
·         Mitchell, Stephen –Cüceren, İlhan (1994), “1993 Yılı Pisidia Yüzey Araştırmaları”, 12. AST, 497-512.
·         Mitchell, Stephen, (1991), “Hellenization of Pisidia”, Mediterranean Archaeology 4, 119-145.
·         Niemann, George - Petersen E. - Lanckoronski, Karl Grafen (1892), Staedte Pamphyliens und Pisidiens. (2-Pisidien) Leipzig.
·         Owens, Eddie (1991), “The Cremna Aqueduct And Water Supply System”, Greece - Rome, Vol. 38, 41-59.
·         Öztürk, Hüseyin Sami (2009), “MÖ III. Yüzyıldan M.Ö. I. Yüzyılın Başlarına Kadar Doğu Akdeniz ve Küçük Asya’nın Güney Kıyılarında Korsanlık/Haydutluk”, Ancient History, Numismatics and Epigraphy in the Mediterranean World. Studies in memory of Clemens E. Bosch and Sabahat Atlan and in honour of Nezahat Baydur, İstanbul, 299-308.
·         Perkins, J. B. Ward - Ballance, M. H. – Reynolds, J. M. (1958), “The Forum and Basilica at Cremna”, BSR,Vol. 26, 167-174.Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Yıl: 6 Sayı:11 2014 Güz (s. 1-27
·         Sterret, J. R. Sitlington (1888), The Wolfe Expedition to Asia Minor, Papers of the American School of Classical Studies at Athens III 1884/5 publ, Boston.
·         Strabon, (2005), Antik Anadolu Coğrafyası, Çev. Adnan Pekman, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul.    


[1] Prof.Bilge UMAR Kra-(u)mna yani “Doruk kenti”anlamına geldiğini söylüyor. Gerçekten de kent ,altından geçen Aksu çayının vadisine egemen bir tepede kurulu. Bana uçurum yaklaşımı daha doğru geliyor. Bölgenin topoğrafik yapısı da bunu ispatlıyor. 
[2] Antik kenti soyanlar arasında kimler yok kimler. Onlara da ilerde değineceğim.
[3] Strabon, Antik Anadolu Coğrafyası, çev. Prof. Dr. Adnan Pekman, Arkeoloji ve Sanat Yayınları. İstanbul 1993,  s.51.
[4] Artemidorus of Ephesus was a Greek geographer, who flourished around 100 BC. His work in eleven books is often quoted by Strabo, but only fragments of the work exist.
[5] Yılmaz, Yaşar, Anadolu’nun Gözyaşları, YEM yayın, İstanbul, 2015
[6] Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Arkeoloji Bölümü. Tlf: 0248 2133158, email: hmetin@mehmetakif.edu.tr.

5 Kas 2017

Eğin’in kapı tokmakları





Kadim Anadolu mimarisinin en önemli öğelerinden biri de kapılardır. Kapıların kilitleri, tokmakları ve diğer aksesuarları çok ilgi çekici metal semboller ihtiva eder. Eğin evlerinin de o yöreye özgü kapıları ve kapı aksesuarları var. Demirin döküm ya da yaprak halinde   şekiller verilerek kapı aksesuarları haline getirilmesi çok eski bir sanat.


Kapı tokmakları  kartal, kuş, yılan gibi hayvan motifleri, mitolojik figürler ; ejderha, insan ve medusa, vb. , soyut semboller, bitki motifleri, geometrik desenler de yaygın olarak kullanılan konular olmuştur.  Kapı aksesuarları kadim bir gelenek olması itibariyle Urartu krallıkları döneminden bu yana kullanılmaktadır. Örneğin Urartu’da en yaygın kapı sembolü “yılan” sembolüydü. Sembol ve figürler zaman içerisinde değişime uğramış  Müslümanlığın yayılışından sonra  kuş, ejderha ve  insan figürleri  azalmaya başlamış bir süre sonra da yok olarak yerlerini soyut geometrik  şekillere, halkalara, oval ve yuvarlak formlara bırakmışlardır.

Eğin sokaklarında yürürken konakların kapıları dikkat çekiyor. Merak uyandırıyor. Gezdiğim gördüğüm Anadolu kasabalarında kapı süslemeleri hep dikkatimi çekmiştir. Bir gün bu konuyu derinlemesine inceleme arzusu her geçen gün artıyor. Toros köylerinde, Anamas havzasında, Kula’da, Ayvalık’ta, Safranbolu’da kapı aksesuarları incelemeye değer.

Eğin kapı tokmakları konusunda bir çalışma yapan Hacettepe Fen Fakültesi öğretim görevlisi Prof. Dr. Ali Demirsoy, Eğin kapı tokmakve aksesuarlarında  ortak mistik sembolün “yılan figürü” olduğunu ileri sürüyor.[1] Bandırma kuş cennetini kuran Ord. Prof. Dr. Curt Kosswig’in Eğin’i ziyareti sonrasında aldığı notlar ve fotoğrafların incelemesi sonunda ortaya çıkan “yılan” sembolünün ne anlama geldiği konusu oldukça tartışmalı. bana kalırsa Urartu geleneği devamı.  Restore edilmiş konakların kapılarında gördüğüm kapı aksesuarı replikalarında yılan figürünü ben göremedim. Görmek de çok zor. Yılana benzer bir figürü bulmak mümkün değil öte yandan yılanın başını, bir kesitini benzetmek mümkün. Zaten Prof. Dr. Ali Demirsoy  da makalesinde bunu anlatıyor.
Kapılar genellikle dört unsurdan oluşuyor: “şak şak”, “şıkkırik”, anahtar deliği ve kilit. Bu Anadolu’nun diğer kasabalarında gördüğüm kapılarda da aynı. Değişen bu unsurların metal aksamının farklılıkları.
Şak şak kapının üzerine konan tokmağa deniyor. Bu tokmak tok ses çıkarması için kapıya temas ettiği yere bir kalın bir metal parçası  yerleştirilir. Bir çok tipi vardır. En yaygın olanı kadın eli şeklinde olandır. Aşağıdaki fotoğrafta kısa bir inceleme yapalım. Bu tokmak ve şıkkırik deseni altta sekizgen bir çember etrafında şıkkırik, üstte de tokmak görünüyor. Boynuz gibi kıvrılan süsleme altta iki başlı bir yılanla bütünleniyor.

Alttaki fotoğrafta Asım Bey’in koleksiyonundan hanım eli biçimindeki tokmaklar görünüyor. Bu kapı mekanizmaları Müslüman evleri için mi geçerliydi. Tokmakları genel olarak erkekler kullandığına göre kadın eli nasıl oluyor? Bu kısım biraz araştırma gerektiriyor. Bu tok ses kapıya bir erkeğin vurduğunu gösterirdi. O vakit kapıyı bir erkeğin açması gerekirdi. Eğer daha tiz sesli olan şıkkırik vuruluyorsa o vakit kapıyı bir kadının çaldığı varsayılır ve kapıya bir kadın bakardı. Alışılmış olan usül buydu. Hıristiyan evlerde durum neydi, bu konuda bir bilgim yok.
Eğin bölgenin en zengin kasabalarından biri olması itibariyle varlıklı tüccarların konaklarının kapıları da gösterişli olmalıydı. Yakındaki maden kasabası Divriği ise demir işçiliğinin en fazla geliştiği yerlerden biriydi. üç yüz iki yüz öncesinden kalma kapılar elimizde olmadığı için kilit mekanizmalarını, kapı aksesuarlarını bilmiyoruz. Bugün gördüğümüz kapı aksesuarları en fazla yüz yıllık.


Yukarıdaki kapıya baktığımızda iki halka (şakkırik)  ve biri kopmuş iki şak şak görüyoruz. Şakşağın alt ucu bir kabaraya denk getirilerek tok bir ses çıkarması sağlanmış. Tüm mekanizma ise iki yılanın birbirine sarılmasıyla oluşmuş bir sembole dönüştürülmüş. Veya yine Eğin’de yaygın olarak kullanılan vazolu veya vazosuz çiçekler, yapraklar, çift kulplu geniş ağızlı vazo formları olarak da okunabilir.  Ayrıca alt tarafta iki anahtar deliği görülüyor. Bu çift anahtar deliği biri kısa gidişler diğeri uzun gidişler için olmak üzere iki kilit mekanizmasına bağlı. Bu çift kilit uygulaması bir çok yerde var. Kula, Divriği, Ormana, Ibradı gibi yaygın bir coğrafyada kullanılıyor. Aslında şakşak ve şakkırik uygulaması da sadece Eğin’de değil tüm Anadolu’da yaygın.


[1] “Tarihi ve mitolojiyi yaşatan kasaba”, Kemaliye Kültür ve kalkındırma derneği yayınları: