18 Kas 2010

Kurban

’Eid al-Adha’[1]

İslâmda Kurban Geleneği

Arapça okunuşu “Īd ul-’Aḍḥā “olan İslâmi özel günler ya da Türkiyedeki adıyla Kurban Bayramı , her yıl Hicri takvimin on ikincisi olan Zilhicce ayının onuncu gününe ve Mekke’ye yapılan Hac ziyaretinin son gününe rastlar.

Bir anlamda “Hac Ziyareti “ ve “Id ul-Adha” birbirini izleyen ritüeller olarak bilinir, birbiriyle bağlantılıdır.Kimi İslam kelamcıların kanaatlerine [2] göre kurban kesme ritüeli yalnızca hac ziyaretinin bir parçası olarak ele alınır, hac ziyareti yapmayanların Hac mekanı dışında kurban kesme ritüeli ise kültürel bir özellik gösterir.

Bazı ülkelerde bu dönem iki üç ya da Türkiye’de olduğu gibi dört gün süren resmi tatil olarak ilan edilir.Bu döneme, bazı ülkelerde “Eid el Kibir “ adı da verilir (Suriye ,Mısır,Fas,Yemen,vb.).

Kurban terimi ve kapsamı

Latince karşılığı olarak bakıldığında bir şeyi kutsallaştırmak anlamını taşıyan’sacer’ ve ‘facere’ kelimelerinin birleşmesinden meydana gelen ‘sacrifacere’ kelimesiyle gelenekselleştirilmiştir.

Pagan dinlerinin de resmi din olarak kabul edildiği Roma İmparatorluğu dönemlerinde kurban geleneği bir çok değişik geleneğin bir araya geldiği “Adak verme” törenleriyle Roma vilayetlerinde sosyalleştirilmiştir. Genel olarak “Değerli bir şeyi kutsal olana sunma” olarak tanımlayacağımız kurban kavramının tarihsel gelişimi içinde kanlı ve kansız olarak iki türde geliştiğini de söylemek mümkündür. Sunmak anlamında kullanılan “offere” kavramının da kurban terimiyle alakası vardır. Tanrıya verilen ya da sunulan şeyler, kanlı ve kansız olarak ikiye ayrılır. Yahudi geleneğinde tüm kansız sunular İbranice “korban” , kanlı olanlar ise “zebah” terimiyle ifade edilmiştir.

“İbranicedeki “korban” sözcüğünün Arapçaya Aramice vasıtasıyla geçtiği kaynaklarda yer almaktadır.Arapçada kurban “krb” kökünden mastar olup “yakınlık”ve “akrabalık” anlamları taşımaktadır.Kur’an’da kurban karşılığı olarak boğazlayarak kesme olan “zebeha” fiili, “neseke” kökünden “nüsuk, mensek” ve deve kurbanı için“nahr”, Allah’a yaklaşmak veya ihram yasağını çiğnemekten dolayı Harem-i Şerif’e kendisi yahut parası gönderilen kurban anlamlarına gelen“hedy”kelimeleri ve Kurban Bayramı’nda Allah’a yaklaşmak amacıyla kesilen belli cins ve evsaftaki hayvanlar için Arapçada “uhdiye”, “dahiye” ve ”ıhdiye”kelimeleri kullanılmaktadır.”[3]

Bugünkü Türkçede kurban kelimesi, tanrı için adanan ve kesilen hayvan anlamında kullanılmaktadır.Kurban geleneğinin ortadoğuda günahlardan arınmanın en etkili yolu olarak kabul edildiğine dair kuvvetli kültürel kanıtlar vardır. Eski Mısır’da kansız kurban olarak en çok tuzsuz ekmek sunulurdu. Halk arasında herhangi bir sorundan kurtulmak için kurban adayanlar hiç de az değildir. Bu özünde tanrılara adak sunma ritüelinin felsefi altyapısını oluşturmaktadır.[4]Yahudi geleneğinde erkek çocukların kurban olarak sunulduğuna dair Tevrat’da kanıtlar da vardır :

“…Oğullarının ilk doğanını,bana vereceksin. Öküzlerin ve davarların için de bunu yapacaksın; yedi gün anası ile kalacak sekizinci gün bana vereceksin.”[5]

İslam dininde dini bayramların 1400 yılda farklı coğrafyalarda farklı yönlerde oluşan gelenekleri günümüze kadar farklılaşarak ulaşmıştır. ‘Eid al Adha’ geleneği Yahudilik geleneklerine Hz. İbrahim ‘ e kadar uzanmaktadır.Emredici ve öfkeli bir tanrı olan ‘Yahveh’ kurban konusunda tavizsizdir:

“Bütün ilk doğanlar benimdir. İnekten, koyundan, bütün hayvanlarının ilk erkek doğanı benimdir. Eşeğin ilk doğanı için bir kuzu fidye vereceksin ve eğer veremeyeceksen o zaman onun boynunu kıracaksın.[6]

İslam geleneklerine göre oğlu “İsmail” i Yahudi Hıristiyan geleneğine göre de oğlu” İzak” ı tanrıya kurban etmesi ritüelini sembolize eder.[7] Müslüman ve Yahudi alimleri bu konuda mutabık değildir. Hangi oğulun kurban olarak seçildiği konusunda bir mutabakat yoktur.

Öte yandan Hıristiyan geleneğinde kurban kavramı İsa’nın kendini insanlık adına kurban etmesi inancıyla bağlantılıdır. Kanlı kurban Hiristiya dininde pek sık rastlanan bir olay değildir:

“ Evharistiya ayini Hz. İsa’nın son akşam yemeğinin hatırasıdır.İncil’e göre son akşam yemeğinde Hz. İsa:“Onlar yemek yerlerken ekmek aldı, şükredip kopardı ve onlara vererek dedi: Alın bu benim bedenimdir. Bir kâse şarap aldı şükrederek onlara verdi; hepsi ondan içti. Onlara bu benim kanımdır”[8]

Bir tür ruhani kurban kavramına benzemektedir. Bu kavramın her dinde karşılığı vardır. Kutsal şahısların kendilerini bir kurban olarak kutsala adamaları bir tür kurban ritüeli olarak kabul edilir.

Eski çağlarda savaşta kazanılan zaferin karşılığı olarak tanrılara kurban sunmak amacıyla savaş tutsaklarının kılıçtan geçirilmesi yaygındı. Vedalar dönemindeki Hindistan’da insan kurban etme geleneğini sürdüren Tanrıça Kali’nin müritleri, her Cuma akşamı bir erkek çocuk kurban ederlerdi.Bu geleneğin giderek Sümer Akad geleneği olarak Mezapotamya, Babil ve Mısır ‘a taşındığı da bilinmektedir.Kentlerin mabet sur ve duvar kalıntılarının altında çocuk iskeletlerinin bulunması değişik yorumlara yol açmıştır.Hz. İbrahim ‘in ziyaret ettiği dönemde Harran ve Kenan yörelerinde tapınaklarda çocuk kurban etme geleneğinin varolduğu ve yaygın olduğu bilinmektedir. Hz. İbrahim ‘in pagan Babil tanrılarına karşı çıkarak insan yerine kutsal sayılan hayvanları kurban etme geleneğini başlattığı da kayda değer bir tarihi olaydır.

(Devam Edecek)

[1] Bu makalede özellikle başvurulan kaynaklar :

· Özer Çetin,Kurban ile ilgili İnançve Tutumlar,Doktora tezi,Uludağ Üniversitesi Din Bilimleri Fakültesi,Bursa 2008

· İsmail Narin,Kur’an ve Sünnet Açısından Kurban İbadedi,Doktora tezi,İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi,2009

[2] Kanaat zihnin bir konuda kesin olarak var veya yok diyemediği fakat varlığına daha fazla ihtimal verdiği

bir durumdur. Kanaat, tahkik edildiğinde bilgi olur. Kişi tahkik edemediği halde benimser ve diğer kanaatlerin geçersizliğini kabul ederse inanç haline dönüşür. D.Krech, S. Crutchfield, Sosyal Psikoloji, çev. Erol Güngör, İ.Ü.E.F.Yay. , İstanbul, 1970,s.175.

[3] Bilmen, Ömer Nasuhi, Kurban Mahiyeti, Vücûbu, Hikmet-i Teşrîiyyesi,2.bs., Ankara, 1956, s.13

[4] Örs, Hayrullah, Musa ve Yahudilik, Remzi Kitabevi, İst., 1966, s.143

[5] Çıkış, 22/29–30.v

[6] Çıkış,13/13;34/19–20.

[7] “Canlılara yaşam veren kandır ve ben onu sunak üzerinde canlarınıza kefaret olması için size verdim; çünkü kan hayat karşılığı günah bağışlatır.” Levliler

[8] Markos,14/22–24.

8 Kas 2010

Bios ve Zoe


Bu yazıda yaşadığımız coğrafyada giderek artan ve tahammüllerin sınırlarını zorlayan davranış bozukluklarının kaynakları üzerinde bazı tespitler yapmak üzere yola çıkıyorum. Öncelikle kuramsal açıdan kamusal alanın tarifini yapmak, kamusal alanın sınırları üzerinde düşünmek, giderek kamusal alandaki davranış bozukluklarını ve nedenlerini tanımlamayı amaçlıyorum.

Kamusal Alan tarifi[1]

Dr. N. Kalaycı’nın doktora tezinde ele aldığı Helen geleneğine göre öncelikle Aristoteles’in tarifi üzerinden başlayalım:

  • · Ortak alan “polis”,
  • · Özel (Ev) alan “oikos”,”idia”
  • · Kamusal Alan “agora”,”koine”
  • · Kutsal topraklar “hieros”
  • · Kamusal Topraklar ‘demosios’
  • · Özel Topraklar ‘idios’
  • · Leksis
  • · Praksis
  • · Yaşam “Zen,zoe”
  • · İyi yaşam “bios”

Bireyin hangi alanda nasıl davranacağı yasalarla belirlenmiş durumdadır. Bu yasaların neler olduğu konusunda farklı düşüncelerin olduğunu belirtmek gereklidir. Özgür alan olarak tanımlanan ev alanında bireyin ailenin diğer üyeleriyle olan ilişkisi de yasalarla düzenlenmiştir. Bu anlamda çağdaş toplumlarda bireyin ‘ kamusal alan’ı ve oradaki davranışları yasalarla düzenlenmiştir. Birey özgür olduğunu sandığı alanın yasalarla kısıtlandığının bilincine vardığında tepki gösterir. Bireyin varoluşunun kısıtlanması siyasetin amacının da değiştiğini göstermektedir. Dr. Kalaycı’ya göre çağımızda siyasetin amacı bios (İyi yaşam ) olması gerekirken zoe ye (yaşamak) indirgenmiştir. Bu da ‘leksis’ ve ‘praksis’ ile icra edilen siyasetin sığlaşmasına ve boyutsuzlaşmasına neden olmuştur. Siyasi alanda yalnızca ‘praksis’ boyutunun yeterli olmadığını Jürgen Habermas, K.Marks’ın proleterya devrimi tezine dayanarak ileri sürer. Emekçinin yalnızca üreterek değil, bu üretim faaliyetinin etrafında oluşan iletişim ve etkiletişimle de siyaset yapabileceğine değinir.

Burjuva Kamusal alanı tanımı.

Kamusal alanda iletişim belirli bir denge kurar. Habermas’a yönetilen eleştirilerin başında burjuva kamusal alanını idealleştirdiği tezi gelir. Oysa Habermas, kamusal alandaki iletişim tekelinin kapitalistlerin kontrolünde olduğunu ima etmektedir.[2]

“Habermas'ın yaklaşımının önemi, öncelikle demokratik siyasetin kurumları ve pratikleriyle kitle iletişim araçlarının kurum ve pratikleri arasındaki sıkı bağ üzerinde odaklaşmış olmasında yatmaktadır. Oysa kitle iletişim araştırmalarının büyük bir kısmı çoğunlukla medya-merkezli çalışmalardır. Ayrıca son yıllarda medya alanında genellikle özgür diye nitelenen basın ile devlet-düzenlemesine dayalı yayıncılığı; siyaset alanında ise, hükümet biçimleri ya da temsili parlamenter modellerle siyasal partileri konu edinen, dolayısıyla medyanın ve demokrasinin halihazırdaki yapılarını veri olarak alan, araştırma ve tartışmalar görülmüştür.”[3]

Tartışmanın konumuz açısından ilginç yanı kamusal alanda davranış bozukluğu yaratmasından kaynaklanmaktadır. Tarafsız olması “apriori “ öngörülen medyanın sermayenin menfaatlerine uygun olarak karmaşık bir network biçiminde kurgulanması kamusal alanda bir “bozulma” olarak nitelendirilebilir. Özgür ve tarafsız bir ortam olmadan sözün ve eylemin dengesinin gerektiği gibi kurulamayacağı ve kamusal alanda üretim organizasyonu etrafındaki iletişimin ve buna bağlı olanetkileşimin siyasi aktörlerin lehine ya da aleyhine kullanılabileceği tezi aradığımız “bozulma” tanımına yaklaşmamızı sağlamaktadır.

Özgün olmayan ‘praksis’, K. Marks’ın toplumu dönüştürücü devrimci eylem olarak gördüğü ‘praksis’ tezinin eleştirilmesine de yol açmaktadır. Logos’un inkar edilerek yalnızca özgün olmayan ve güdümlü bir praksis hareketine indirgenen insan eylemi,insanın toplumsal bilinci ve aklı arasında farklı olarak kurulan önermelere dayandırılır.

Habermas’ın geliştirdiği normatif kamusal alan tezi, bir çok bakımdan biz kamusal alandaki bozulmayı işaret etmektedir. Siyaset alanında devletin eylemlerinin medya kanalıyla eleştirilmesi ne ölçüde sonuç getirebilecektir? Devletin eylemlerini kontrol eden güçlerin etkilenmesi ve siyasetin olmazsa olmazı olan “kanaat mühendisliği” kamusal alanda medya aracılığıyla yapılabilmektedir. Siyasi aktörlerin medya aracılığıyla devleti eleştirmesi ya da övmesi üretimle uğraşan halkı ve halkın kanaatini ne denli değiştirebilecektir. İşte bu noktada medyanın “uzmanlar korosu” ya da “ kanaat önderleri” senaryoları devreye girmektedir. Özgün ve tarafsız olması beklenen “logos” ne yazık ki medyayı kontrol eden siyasi aktörlerin çizgisine indirgenerek tek boyutlu siyaset komedisi ortaya çıkmaktadır.

Aradığımız tanım da işte tam burada karşımıza çıkmaktadır. Kamusal alanda kanaat önderleri rolünü üstlenen “samuray” lar ortaya çıkarak bozulmayı bir üst boyuta taşımaktadırlar. Toplumu dönüştürücü eylem hareketi başlamış, toplum “kanaat samuray”lerinin etkisinde bozulmaya başlamıştır.

[1] KALAYCI, Nazile. “Kamusal Alan” Kavramı Üzerine Bir İnceleme: Aristoteles-Marx-

Habermas, Doktora Tezi, Ankara, 2007.

[2] Medya ve Kamusal Alan : Nicholas Garnham :Çeviren: S. Alankuş ve H. Tuncel,

[3] Aynı makaleden alıntı:

11 Eki 2010

Mario Vargas Llosa


Perulu yazar Mario Vargas Llosa 2010 yılı Nobel Edebiyat Ödülünün sahibi oldu.

Neden Llosa ?

“For his cartography of structures of power and his trenchant images of the individual’s resistance, revolt and defeat.”

Türkçesini yorumlayalım:

“Güç dengelerinin arasında direnen, isyan eden ve mağlup olan bireylerin yaşam alanlarının topoğrafyasını çıkaran bir yazar olduğu için …”

Veya :

“İktidar yapılarının haritasını çıkarması ve bireysel direniş, isyan ve yenilginin etkili tasvirini yapması….”

Nobel Komitesinin bu yıl vurgu yaptığı iki ana konu var:

  • Birey, (İsyan,direniş,yenilgi)
  • İktidar,(Güç dengeleri,baskı)

Devlet ve birey ilişkileri…..

Modernitenin insanlara ne vaad ettiği düşünülürse, yeni toplumunartık ulusal veya federal hukukla korunan bireyi, kendi yarattığı devletin giderek kurbanı durumuna düştüğünün farkına varıyordu.

Modernitenin bireye vaad ettiği “idealar dünyası” dünyaların yani, “ütopya” ve “heterotopya” arasında gidip gelen bireyin kafası çok karışıktır: şiddet tekelini elinde tutan, kendi yarattığı devletin işkence ederek kölesi durumuna geldiğini görmek bireyde bir şok yaratmıştır.( Bak:http://yavuzcekirge.com/?p=938)

Devletle çeliştiği noktalarda tek ya da örgütlü olarak verdiği mücadele çok ağır bir cezalandırmaya dönüşebilmekte, giderek geniş halk kitlelerini köleleştiren hukuk dışı bir siyasi rejime doğru hızla kayan örnekler oluşabilmektedir.

Bireyin serüveni değişmeden sürüp gidiyor. Hayal kırıklığı, kan, nefret ve gözyaşı toplumun çoğunluğuna hakim olurken bir azınlık magazinlerde ve tabloidlerde görünen zenginliği ve refahı yaşamaktadır.

Her yazar isyanı ve yenilgiyi yazacak diye bir kural da yok..

Olmamalı da.

Yazar nihayetinde bir metin yaratıp kitaplaştıran bireydir. Yazarın yaşadığı çevreyi yeniden kurgulaması ve bir metin kalıbına dökmesi bazıları tarafından ilginç bulunabilir, bazıları tarafından da bulunmayabilir….Nitekim Nobel Edebiyat Ödülü seçiciler kurulu her yıl farklı bir mercekten bakarak yazar arıyorlar:

Jean-Marie Gustave Le Clézio 2008 Nobel Ödülü

“author of new departures, poetic adventure and sensual ecstasy, explorer of a humanity beyond and below the reigning civilization”.

Orhan Pamuk: 2006 Nobel Ödülü

“who in the quest for the melancholic soul of his native city has discovered new symbols for the clash and interlacing of cultures”.

“Yaşadığı kentin melankolik ruhunu arayışında, kültürlerin çatışması ve birleşmesinde yeni semboller bulan yazar ..”

José Saramago 1998 Nobel Ödülü

“who with parables sustained by imagination, compassion and irony continually enables us once again to apprehend an elusory reality”.

Yazarın Latin Amerika kökenli olması ”birey ve isyan” , “darbe ve kan ” ,”Viva Zapata” kalıbına uydurulacaksa bunda da bir tuhaflık sezilmelidir.

Nitekim,

Gabriel García Márquez 1982 Nobel Ödülü :

“for his novels and short stories, in which the fantastic and the realistic are combined in a richly composed world of imagination, reflecting a continent’s life and conflicts”.

Nihayetinde Ortadoğuda Türkiye, Lübnan, Irak, Filistin, Gazze, Afganistan bölgelerinde şiddet tekelleri ve savaş lordları tarafından öldürülen milyonlarca insanın bir birey olarak dünyaya söylenecek sözleri de vardır. Bunları anlatan yazarlar ve şairler de vardır.

Bu sözleri yazan ve yazacakların hikayesi de önümüzdeki yıllarda ödüllendirilecek midir ?

Modernitenin iki yüz yıllık yalanı artık her geçen gün biraz daha bariz bir biçimde dile getirilmektedir. Ulusalcılık, milliyetçilik ve ırkçılık temelinde üçüncü büyük taravmasını yaşayan medeniyet bir çıkış yolu aramaktadır.

Umutsuzluğa kapılan bireylerin olanakları ise her geçen gün azalmaktadır.

İşte Nobel Edebiyat Ödülü bir yerde bireyi ön plana alan ve batı medeniyetinin moderniteden hızla kopuşunu gören bazı kişilerin dünyaya vermek istedikleri bir mesaj olarak da algılanabilir.

7 Eki 2010

Nobel 2010 Edebiyat Ödülü

Bu yılın Nobel Edebiyat ödülü Stockholm saatiyle 13:00 de açıklanacak.

Yaklaşık dört saat sonra.

Bana göre bu yılın en güçlü adayı Suriye asıllı Adonis.

Adonis ‘i YKY ‘nın yayınladığı “Kör Kâhin” adlı kitabın çevirmeninden dinleyelim:

“Lazkiye yakınlarında bir Alevi dağ köyü olan Kassabin'de dünyaya gelen Ali Ahmed Said Eşber'e Adonis imzasını veren kişi, Suriye Ulusal Partisi başkanı Anton Saâde'dir. Saâde, Suriye mitolojisini önemseyen, benimseyen, canlandırmak isteyen bir siyasetçi, aynı zamanda edebiyat eleştirmeniydi. Onun hayalindeki Büyük Suriye, Lübnan, Filistin, Irak, Kuveyt ve Kıbrıs'ı da içine alan bir ülkeydi. Ali Ahmed Said, Adonis adını benimserken, bölgenin mitolojisini de sahiplenmiştir. Adonis Babil'in Temmuz'udur.

Adonis'ten ilk çeviriyi bildiğim kadarıyla Özdemir İnce yaptı: Newyork'a Mezar. Sonra Necla Işık'ın çevirdiği Dalların Güncesi var. Sanırım bu iki çeviri de Fransızcadan yapıldı. Bu çevirilerin Metin Fındıkçı'nın Arapçadan yaptığı çeviriler kadar kötü olduğunu söyleyemem. Fındıkçı'nın çevirileri için "rezillik" kelimesi bile yetersiz kalır. Ayna ve Düş, Aşk Şiirleri, Güllerin Aydınlığından, Doğu ve Batı, Fındıkçı'nın çevirdiği Adonis kitapları. Son ikisini okumaya çalıştım. "İşte bu iyi!" dediğim tek metin bulamadım maalesef. Bu kitapları yayımlayanlara da, haklarında övgü dolu yazılar kaleme alanlara da çok şaştım, şaşıyorum. (Ülkemiz adına çok çok utanıyorum da tabii!)

Oğlak Yayınları'nın 1995'te yayımladığı ve benim çevirdiğim Güneşi Âyetine Uyarak Düş Görüyorum adlı kitap var bir de. Yoğun bir kültür yükü ve ilginç biçim yenilikleri de içeren bu kitabın sessizlikle karşılanmış olması tuhaftır. Belki de o kitaptaki şu cümle etkili olmuştur bu tuhaflıkta: "Hacivat ile Karagöz bu akşam fısıltıyla konuşmayı yeğlediler." (s. 152)

”İbrahim Demirci, (Kaynak:www.hakozhaber.net)

Adonis’in bilinen mitolojik hikâyesi de son derece ilginçtir:

Suriye kıralının kızı Afrodit tarafından babasına aşık edilerek cezalandırılır. Dadısının yardımıyla kırk gün kırk gece sarhoş babasıyla beraber olur. Babası olayı fark ettiğinde kızını ı öldürmek ister. Afrodit bunu görür ve kızı mersin ağacına dönüştürür. Ağacın adı Smyrna (Myrrha) ’dır. Ağacın içinden doğan çocuğun adı da Adonis ‘dir. Afrodit Adonis’i görür görmez aşık olur. Saklaması için Persephone ‘ye verir. Adonis altı ay Afrodit ile altı ay da Persephone ile kalır. Yaz ve kış mevsimlerinin anlamı da budur. Bir gün ormanda bir yaban domuzu tarafından yaralanan Adonis Afrodit ‘in kollarında ölür. Zeus’a onu diriltmesi için yalvaran Afodit’in dileği kabul edilir. Adonis yeniden doğar. Baharın gelişi Adonis’in yeniden doğumuyla açıklanır.(Kaynak : Vikipedi)

Saat : 14:17 Ödülün Perulu yazar Mario Vargas Llosa'ya verildiği açıklandı.

Neden diye soranlara akademi sözcüsü şu yanıtı veriyor:

"for his cartography of structures of power and his trenchant images of the individual's resistance, revolt and defeat."

23 Eyl 2010

Sonbahar Ekinoksu


Sonbahar faslı bugün başlıyor. Yılın ikinci gündönümü. Işık ve karanlık bugün dengede. Üstüne üstlük dolunay. Işıkların hakimiyeti bugünden itibaren azalıyor ve karanlıkların gücü artıyor. Gökyüzündeki ışıkların kapısı kapanıyor. Aralık ayının yirmibirine kadar karanlıkların yayılışı sürecek. Özellikle de kuzey kutbuna doğru gidildikçe karanlıkların gücü artacak. "Tor" çekicini sallayacak, buzlar kırallığında şimşekler çakacak. Pagan takvimine göre "Mabon" dönemine giriyoruz. Babil takvimine göre "Libra" ya da "terazi" burcuna giriyoruz.

Kadim Pers geleneklerine göre ise "Mehregan " dönemine girmiş bulunuyoruz.

Karanlık ve aydınlığın gelişimini yorumlayan kadim dinler özellikle de pers İmparatorluğu topraklarında bu sonbahar gündönümünün etimolojik gelişimi de ilginç:

  • Avesta dilinde "Miora",
  • Sanskritçe "Mitra",
  • Pahlavi dilinde "Mitr",
  • Bugünkü Farsça da ise "Mehr".

Tophane 'de nihayet saatli bomba patladı. Oralara ilk kez geçen yıl eski Tütün Deposu'nunda yapılan bir sanat faaliyeti için gitmiştim. Sokaklarda yürürken tedirgin olmamak elde değil. Heterotopya'nın anlamını arayanlar orada bulabilir. İstanbul'un eski ahalisinin taş ve sopalarla kovulduğu o günlerde yok pahasına alarak ya da nasıl elde ettilerse yerleştikleri evlere bir çivi bile çakmaya üşenen mahalleli yeniden sopaları ele almış. Kendilerine aykırı gelen hiç anlamadıkları bir sosyal faaliyeti kaba güçle durdurma cesaretini gösteriyorlar. Bu hakkı kendilerinde görebilen bir grup. Sokakta içki içilmesini protesto etmek için sopalarla saldırıyorlar. kanunu ellerine alıyorlar. Tophaneli ahalinin tepkisi böyle oluyor. Linç girişimine cevaz veren bir yaklaşımla tutuklullar serbest bırakılıyor. Yaralanan insanlar, kırılan camlar, zarar gören galeri sahipleri . Sırada her halde Asmalı Mescit ve Nevizade sokakları var. Orada da sokakta içki içiliyor ya...

Karanlıklar yavaş yavaş etrafı sarıyor.

Devleti yönetenler, şiddet tekelini kendi amaçları doğrultusunda kullanmayı sürdürüyorlar.

Kim ilan ettiyse , 2010 kültür başkenti ilan edilen İstanbul'da bireysel hak ve özgürlüklerimizin giderek eli sopalı "muhafazakar halk" a teslim ediliyor olması çok zor bir döneme girildiğinin işareti galiba.

11 Eyl 2010

Referandum 2010 ve Sonrası

Türkiye demokrasisinin yirmi dört saat sonra yeni bir döneme gireceği üzerinde hemen hemen herkes mutabık.

Anayasa referandumu sürecini yaşayan seçmenlerin büyük bir çoğunluğu ise şaşkın.

Siyasi partilerin liderlerinin konuşmalarına bakarsak neyin oylanıp neyin oylanmadığı konusu üzerinde kesin bir mutabakat da henüz yok .

Mevcut kutuplaşmalar çerçevesinde yapılan kamuoyu araştırmalarının basına yansıyan bölümü dikkate alındığında,

2-3 puan farkla “Evet” oylarının kazanacağı yönünde görüş bildiriliyor.

Resmi gazetede yayınlanan “paket”in açıklamalı, karşılaştırmalı tabloları medyada yeterince yer almasına karşın,

mitinglerde siyasal liderlerin daha farklı bir üslup ve muhteva ile seçmeni etkilemeye çalıştığı gözlenmektedir.

Bu referandum kampanyaları sırasında geçmişte üstü şu ya da bu şekilde örtülen bazı tarihi gerçeklerin medya aracılığıyla

seçmene duyurulduğu da görülmüştür:

  • · Darbe Planları,
  • · İşkence merkezleri,
  • · Yargının siyasallaşması,
  • · Yolsuzluk hikâyeleri,
  • · Bireysel hak ve özgürlüklerin güüvenlik güçleri tarafından “dinleme” marifetiyle ayaklar altına alınması,

Neden Hayır ?

CHP, referandumda özetle aşağıdaki mesajları ileterek “hayır” oyu verilmesini istiyor:[1]

  • · AKP talan düzeni kurdu,
  • · Yargıya kendi adamlarını atamak istiyorlar,
  • · AKP demokrasiye samimiyetle inanmıyor, göz boyuyor.
  • · 12 Eylül darbecileri değişiklikten sonra yargılanmayacaklar, aldatmacadır.

MHP referandumda özetle aşağıdaki mesajları ileterek “hayır” oyu verilmesini istiyor:[2]

  • · Mutabakat aranmamıştır,
  • · Anayasa değişiklik maddeleri dış kaynaklı sipariştir,
  • · Dayatmacı anayasa hukuk düzeni amaçlanmaktadır,
  • · Toplumu ayrıştırma ve bölme amaçlanmaktadır,
  • · Başörtüsü sorunu çözülmemektedir,
  • · Demokrasi kalkanıyla diktatörlük kurmaktadır.

Neden Evet ?

AKP referandumda özetle aşağıdaki mesajları ileterek “Evet ” oyu verilmesini istiyor:[3]

  • · 12 Eylül darbecilerinin yargılanması yolu açılacaktır,
  • · Bireysel hak ve özgürlükler mevcut 12 Eylül anayasasından daha geniş bir alana kavuşacaktır.

“Yetmez Ama Evet” hareketi özetle aşağıdaki mesajları ileterek “Evet ” oyu verilmesini istiyor[4]

2 Eylül Anayasasından ve ruhundan tümüyle kurtulmamızı sağlayacak yeni bir anayasa istiyoruz. Mevcut Anayasa değişiklik paketi 12 Eylül Anayasası’ndan tümüyle kurtulmak yönündeki taleplerimizi karşılamıyor. Ama bu paket darbe anayasasının çöpe atılması yönünde önemli bir ilk adımdır.
Bu yüzden
YETMEZ AMA EVET!

Boykot konusu :

Referandum oylamasının seçmen tarafından boykot edilmesi gerektiğini düşünen BDP, seçmenden şunu istiyor:

“AKP-CHP-MHP gericiliğine mahkum değiliz. Kendi demokratik seçeneğimizi boykot kararı ile birlikte yaratmış durumdayız.AKP’nin halka “bu paket referandumdan çıkmazsa felaket olur”şeklindeki tehditkar tavrına karşı CHP-MHP’nin “bu paket sandıktançıkarsa felaket olur” karşı tehdidinin yarattığı korku iklimine teslim olmadan,tehditlerine pabuç bırakmadan hepsini birden boykot ediyoruz.Hem Kenan Evren’i hem de O’nun ardılları olan güncel darbe sevicilerini hem de halkımızın iradesiyle alay etmeye kalkan AKPzihniyetini boykot kararımızla deşifre edeceğiz.12 Eylül günü sandığa gitmeyerek “biz yamayasa değil yeni anayasa istiyoruz” diyeceğiz.”[5]

Bugünkü verilere göre TBMM’nde partilere göre sandalye dağılımı şöyle:


Siyasi Parti Adı

Sandalye

Yüzde Dağılımı

Oy Dağılımı

Adalet Ve Kalkınma Partisi:

338

62%

% 46.57

Cumhuriyet Halk Partisi :

97

18%

% 20.88

Milliyetçi Hareket Partisi :

69

13%

% 14.28

Barış ve Demokrasi Partisi:

20

4%

Bağımsız Milletvekili:

10

2%

Demokratik Sol Parti:

8

1%

Demokrat Parti:

1

0%

Türkiye Partisi:

1

0%

Diğer Toplam

% 18.27

Toplam:

544

Boş

6

Toplam

550

%100

Toplam Seçmen

42.8 Milyon

Seçim Katılım Oranı

%84.25

Sonuç:

Benim tahminim “evet” oylarının kazanacağı doğrultusunda.

Oy veren seçmenlerin en az % 35 inin “hayır” oyu kullanacağı tahmin edilebilir. Boykot edenlerin oranının %10 civarında olacağı tahminiyle , hayır evet dengesinde “evet” lehine bir puan farkı söz konusu olacaktır.Katılım yüzde 70-75 civarı olursa “Evet” oy oranı %60 sınırına yaklaşabilir.

Bu da ileriye dönük olarak “Anayasa Mutabakatı “ konusunu öne çıkaracaktır. Eğer BDP ‘nin boykot çağrısına katılım büyük olursa, PKK eylemlerini artıracak siyasette “Kürt Sorunu” önem kazanacaktır. Evet oylarının AKP ‘yi güçlendirerek 2012 seçimlerine götüreceği, bu süreç içinde AB uyum paketlerinin birer birer açılacağı fakat ülkedeki asayişin de ciddi anlamda doğu ve güneydoğu illerinde sorun teşkil edeceği söylenebilir.

Sonuç olarak 13 Eylül sabahı çok farklı ve güçlüklerle dolu kaotik bir döneme girişimizin ilk günü olacaktır. Gerek “evet” gerekse de “hayır” oyu kullanan seçmenin bu kaotik siyasal dönemde huzur ve refah bulamayacağını tahmin ediyorum.


[1] CHP Hayır Kitapcığı : http://www.chp.org.tr/Files/NEDEN_HAYIR_KITAPCIK_web.pdf

[2] MHP Hayır Kitapcığı : http://www.referandumoyunu.com/brosur/

[3] AKP Evet Kitapcığı : http://www.kararmilletin.com/

[4] http://www.yetmezamaevet.com/anayasa-referandumunda-oylanacak-maddeler/

[5] http://www.bdp.org.tr/yayinlarimiz/bulten/dergi1.pdf

5 Eyl 2010

Referandum


Evet mi ? Hayır mı ?

Günlük yaşamda her şey “dualite” üzerine kurulu.

İyi, kötü… Ekşi , tatlı…..

Düalite düşüncesinin ilk tohumları kadim dinlerden Zerdüştilik de “Ahura Mazda ” ve “Ehrimen” arasındaki mücadele üzerine kurulduğu söylenir.

İyiyle kötünün mücadelesinde taraf tutacaksınız…

İyiyle olursanız farklı, kötüyle olursanız farklı…

Daha sonraki dinlerde de dualite belirleyici bir kalıp olarak ortaya çıkıyor.

Bir yol ayırımıyla karşı karşıya kalıyorsunuz. Bir tercih yapmak durumundasınız..

Tercih edeceksiniz. İyiyi kötüden ayırt etmek zorundasınız…

Üçüncü bir yok yok . Geriye kalan tüm ihtimaller kapalı.. daha doğrusu kapatılmış durumda.

Yaşadığımız cumhuriyetin en temel sorunlarından biri de bu dualite. Birey hak ve özgürlüklerinin teminat altına alındığı hukuk düzenini kuruluşundan bu yana hukuku hiçe sayarak yıllarca sulandırıp bir devlet diktatörlüğü haline getiren CHP şimdi hiç bir sorumluluğu yokmuş gibi bir söylem içinde .

Bu referandum saçmalığının baş sorumlusu aslında CHP ‘dir. Millet meclisinde anayasa tartışmaları sırasında siyaset değişikliği yaparak AKP ‘yi masaya oturtmayı başaramayan CHP şimdi yaklaşık sekiz yıldır ülkede her konuyu tek başına çözmeye çalışan AKP nin çizgisini etkileme gücüne de sahip değil.

Bu referandumun bu cumhuriyetin hiç bir demokrasi sorununu çözemeyeceği de ortadayken, yine de berrak bir görüntü yok.

Türkiyede yüz yıl gecikmeyle de olsa “Modernite”nin öncülüğünü yapan parti CHP, artık ciddi anlamda köhneyen yapısı ve tutarsız programı, sivil toplum örgütleriyle bağını tamamiyle yitirmiş olarak halktan kopuk bir siyaset peşinde koşuyor.

Bu referandumun ana sonucu AKP ‘nin 2012 seçimleri öncesinde yapacağı kamuoyu yoklamasını gösterecek olmasında yatmaktadır.

AKP elde ettiği % 40 oranını daha da yukarılara taşıyacak olan formülün peşindedir.

Referandum kampanyasında AKP ‘nin ana stratejisi, AB ekseninde demokrasi ve kişisel özgürlükleri savunan anti militarist anti elitist ve popülist bir parti çizgisini seçmene göstermesiyle ortaya çıkmaktadır. Rakipleri olan partiler bu ters psikolojik adımda sınıfta kalmış görünüyorlar.

CHP ve MHP nin “hayır” oylarının % 30 civarında kalacağı tahmin edilmektedir.

AKP’nin esas hedefinin % 17 lik Kürt seçmenin oylarını kendi tarafına çekmek olduğu artık anlaşılmıştır.

AKP ‘ni başlattığı Ergenekon, Yargıtay ve askeri darbe kampanyalarının bedeli zaten CHP, MHP ‘ye çıkarılmıştır.

12 Eylül’de sandığa oy kullanmak üzere gidecek olan seçmenin görevi artık anayasa maddeleri için değil siyasi olarak AKP ‘ye “Evet” ya da “Hayır ” haline dönüştürülmüştür. Bu bir anlamda erken seçim haline getirilmiştir.

CHP ‘yi ve MHP ‘yi bu başarılarından ötürü kutlamak gerekir.

Artık mızrak çuvaldan çıkmıştır. “Kürt Sorunu” , “Alevi Sorunu” masaya yatırlmıştır. Kürtlere özerklik verilmesi yani vilayet sistemine geçişe karşı çıkan kesimler aynı zamandabir Osmanlı refleksiyle Alevi özerkliğine de karşı çıkmaktadırlar.

12 Eylül sonrasında Türkiye çok daha farklı bir döneme girecektir. Bu dönemde referandum sonucuna göre pozisyon alacak olan siyasi partiler 2012 seçimlerine kadar kalan iki yıllık süre içerisinde çok farklı bir strateji izleyeceklerdir.

Bu bağlamda bireysel hak ve özgürlükler Kürt sorununu çözecek olan toplumsal mutabakat ve ekonomik refah en belirleyici iki ana gündem maddesi olarak karşımıza gelecektir.

Referandumda oylanacak olan maddelerin neler olduğunu hatırlamakta yarar var:

  • Kanun önünde eşitlik
  • Kişisel verilerin gizliliği
  • Yerleşme ve seyahat Hürriyeti
  • Ailenn korunması
  • Birden fazla sendikaya üye olma,memurlara toplu sözleşme,grev hakkı.
  • Kamu denetçisine başvuru Hakkı
  • Askere Yargı Yolu
  • Anayasa Mahkemesi Yapısı
  • Askeri Yargı
  • Hakimler ve Savcılar Yüksek kurulu

Hakkâri İzlenimleri (1)

Yedi günlük Rize Çamlıhemşin Yaylaları ve beş günlük Hakkâri gezisinden döndükten sonra bir kaç gün şaşkınlığımı üzerimden atamadım. Hem Ka...