11 Ağu 2013

Yazılı Kanyon



Adını kanyonun sarp kayalarına kazınmış bazı kitabelerden alan tabiat harikası Isparta Sütçüler hudutları içerisinde yer alıyor.
Akdeniz’e dökülen ana akarsulardan Aksu nehrinin bir kolu olan Değirmendere çayının oyduğu  altı yüz metre derinliğindeki kanyonun uzunluğu yaklaşık olarak yedi kilometre olarak belirleniyor. Bir derenin bir dağı altı yüz metre oyacak kadar zamanı hesaplamak çok zor. Üç dört milyon yıl civarında olmalı. Belki de daha fazla.
Kanyona gitmek için Antalya’dan Karaca Ören Barajı istikametinde 90 kilometre gittikten sonra Sütçüler, Çandır sapağından içeriye girip, vadinin derinliklerine doğru kısmen asfalt yolda ilerliyoruz. Yoldan ayrıldıktan sonra  kırk elli kilometre sonra Batıdan Doğuya doğru uzanan kanyonu çevreleyen dağların ihtişamı hemen sizi kendine çekiyor. Öte yandan yolun bozuk satıhlı olması, ayrıca çok dar ve sık  virajlı olması  yolculuğun keyfini çıkarmanıza engel oluyor.
 Sisle kaplı derin vadilerin  sayısız yürüyüş parkuru ile dolu olduğunu söyleyen doğaseverler var. Kuzeyde Anamas Dağı, Doğuda Sarp Dağı (2548), Güneydoğudan Bozburun Dağı (2468), Güneyde ise Akçal tepe sizi davet ediyor. Anamas Dağı ve Kovada Gölü zaten gidip adım adım keşfedilmesi gereken tabiat cennetlerinden. Anamas Vadisi yeni adıyla Aksu vadisi antik Roma yollarının kesiştiği Kuzey Güney ekseninde yer alıyor(Ceylan).  Bu bölge Kuzey Torosların oluşturduğu plato ve vadilerin bol kar yağan yöreleri. Karların erimesi Haziran ayının sonlarına kadar sürüyor. Üç bin metre yüksekliklerde her zaman kar bulmak mümkün.

Yazılı Kanyon da diğer tabiat parkları gibi günübirlik piknik yapmaya gelen yurdum insanı civar halkın tehdidi altında. Arabalara  doluşarak gelenler arkalarında çöp dağları bırakıyorlar. Bu en az yedi sekiz kişilik çevre bilincinden yoksun ailelerin tabiat parkını gezmek görmek amaçlı değil ama sadece piknik amaçlı kullanmaları yöreye doğa yürüyüşü yapmak, fotoğraf çekmek için gelenlere engel oluyor. Her yerde göze çarpan o kahredici çelişki burada da gözünüzün önünde. Kıtlıktan çıkmış gibi getirdikleri yiyecekleri silip süpüren, tükettikleri ambalajları sağa sola atan,  sonra da gölgesinde yatıp uyudukları Ardıç ağacının köklerini doğal  mangal gibi kullanan bu bencil insanların iki üç bin yıldır bu topraklarda şehirler kurmuş, heykeller yapmış, taşlara kitabeler kazımış halklarla hiçbir alakası olamaz. Sağa sola kasten atılan çöpler, kırık bira ve rakı şişeleri, yakılan ateşler, yarı sarhoş kadınlara ağızlarının suyu akarak bakan, donlarıyla suya giren  erkekler ve sıcak yaz gününde  yüzleri kıpkırmızı olmuş  kan ter içinde her yeri kapalı taş çatlasa on üç on dört yaşında genç kızlar, nasıl bir eğlenceyse eğer  günü bu şekilde geçiriyorlar. Kanyonda sırt çantaları ile  yürüyüş yapanlara hayretten fal taşı gibi açılmış gözlerle “Hello” diyen çağdaş yaşamdan bir gram bile nasibini alamamış cahil toplulukların arzularına göre şekillenen tesislerde her şey yemek ve içmek üzerine endekslenmiş.  



Kanyona giriş ücreti olarak araba başına sekiz buçuk lira ücret alınıyor. Ücreti isteyen de kanyonun kullanım haklarını ihale ile alan taşaron. Anlaşıldığı kadarıyla burası belediye tarafından kiraya verilmiş. İşletmeci de yiyecek ve içecek satışı ağırlıklı bir büfeye dönüştürmüş kanyonun en geniş cep yaptığı yerini. Tuvalet yapılmış, büyük bir olasılıkla tuvaletin gideri de akan dereye deşarj ediliyor. Kanyonda keşif ve yürüyüş yapmak üzere  gelen yerli yabancı turistlerin çadır kurması için küçük  bir alan ayrılmış. Onlardan da ayrıca geceleme parası alınıyor.

Antik Roma yolları ağının geçtiği kanyonun M.Ö. 46 yıllarında Aziz Paulus’un misyonerlik yürüyüşlerinde Efesus’dan Antiocheia’ya gitmek için kullandığı söylenir. Nitekim bu yolculukların birkaç kez tekrar edildiği bilgisi de vardır. Katolik Ansiklopedisine göre Farisi bir Yahudi olarak doğduğu Tarsus’dan ailesi tarafından eğitimi için Şam’a yollanan Aziz Paulus yeni yayılmaya başlayan Hıristiyan dinini tanır ve sinagoglarda Hıristiyanlık üzerine bir dizi konferans verir. Anadolu’da Hıristiyanlığın yayılması için yoğun misyonerlik faaliyetleri gerçekleştiren Aziz Paulus, Roma İmparatorluğu askerlerince tutuklanır ve Roma’da idam edilir.  Bölge için önemli kutsal bir kişi olarak görülmüş ki Isparta Valiliği web sitesinde son derece kapsamlı bir bilgiye yer verilmiş. Bu bilgiyi başka bir yerde bulmak mümkün değil. Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Isparta Valiliğini kutlamak gerekir.[1]  
Bu kapsamda St. Paul’un yapmış olduğu dört yolculuğu T.C. Kültür Bakanlığı sitesinde yer aldığı şekliyle  aynen aktarıyorum:

“Ben Kilikya’dan Tarsuslu bir Yahudi, ehemmiyetsiz olmayan bir şehrin ahalisindenim”
St. Paul, Resullerin İşleri, ACTS 21: 39
"Paul ve Barnabas  Perga’dan yola çıkıp  Pisidia’ya yakın bir şehir olan  Antioch’a geldiler. İbadet gününde bir sinagoga gidip sıralara oturdular.". Acts 13 v 14.


 
Aziz Paulus’un birinci yolculuğunda yukarıdaki haritada görüldüğü gibi , M.S. 46-48 yılları arasında Antiokheia’dan(Antakya) yolculuğuna başlamış ve bir liman kenti olan Seleukeia Pieria’ya (Samandağ) gelerek, buradan bir gemiyle, Kıbrıs (Salamis ve Paphus) üzerinden Attalia (Antalya) Limanı’na, ulaşmıştır. Kara yolu ile Perge’ye (Aksu) ve Kestros (Aksu) Vadisi’nden, Psidia Antiokheia’ya (Yalvaç) ulaşmıştır. Yolculuğuna devam ederek, İconium (Konya), Lystra (Hatunsaray Kasabası) ve Derbe (Aşıran Köyü) kentlerini ziyaret eder. Aynı güzergâhtan geri dönerek Psidia Antiokheia (Yalvaç) ve Kestros (Aksu) Vadisi üzerinden, Perge’ye (Aksu) oradan Attalia’ya (Antalya) ulaşır. Daha sonra deniz yolu ile Kıbrıs’a uğramadan Seleukeia Pieria (Samandağ) ve Antiokheia’ya (Antakya) ulaşarak yolculuğunu tamamlar.





AZİZ PAULUS’UN 2.YOLU(M.S. 49–52):

    San Paulus’un İkinci yolculuğun başlangıç noktası Jerusalem’dir. (Kudüs) Jerusalem’de (Kudüs) yapılan bir toplantıda alınan karar gereği, karayolu ile Antiokheia’ya (Antakya) gider. Bu yolculuğu birlikte kararlaştırmışsa da Aziz Barnabas’la aralarındaki bir anlaşmazlık yüzünden onunla değil de Aziz Silas ile birlikte yolculuğa çıkarlar. Antiokheia’dan (Antakya), Tarsus, Derbe (Aşıran Köyü), Lystra (Hatunsaray Kasabası), İconium (Konya), Psidia Antiokheia’dan (Yalvaç), Troas’a (Çanakkale) geçiş yaparak, oradan da deniz yolu ile Macedonia Neapolis’ine ulaşır. Karayoluyla (2 numaralı haritada gösterilen güzergâhtaki) Macedonia kentleri olan Philippi, Amphipolis, Apollonia, Thesallonica ve Borea’yı ziyaret eder. Buradan deniz yoluyla Kıta Yunanistan’daki Athens, Korinth’e ve Cencrea kentlerine gider. Deniz yoluyla yolculuğuna devam ederek tekrar Anadolu’ya geçer ve Efes’e (Selçuk) ulaşır. Yine deniz yoluyla Rhodes(Rodos) Adası üzerinden Caesarea’ya (Suriye) ulaşır. Jerusalem (Kudüs) yolculuktaki son duraktır. Bir süre sonra yine karayolu ile Galatya ve Frigya Bölgeleri’ni bir kez daha dolaşarak daha önceki yolculuklarında Hristiyan olan kişilerin ne durumda olduğunu olduklarını görerek, ruhen pekişmelerini sağlamak ve durumlarını görmek üzere 3. yolculuğa çıkmak için Antakya(Antiokheia) geçer.

AZİZ PAULUS’UN 3. YOLU(M.S. 53-57): 
    Antiokheia’dan (Antakya) karayolu ile önce Tarsus’a sonra Kilikia Bölgesi sınırları içerisinden devam ederek, Derbe (Aşıran Köyü), Lystra (Hatunsaray Kasabası), İconium (Konya), Psidia Antiocheia (Yalvaç) kentlerini ziyaret ettikten sonra, Efes’e (Selçuk) ulaşır. Efes’ten de Troas’a (Çanakkale) geçer. Deniz yoluyla Makedonia’ya devam eder ve Macedonia Kentleri olan Neapolis, Philippi, Amphipolis, Apollonia, Thessaionica ve Borea kentlerine uğrar. Daha sonra karayoluyla Kıta Yunanistan’da bulunan Athens ve Korinth’e ulaşır. Korinth’den geriye dönerek yine aynı güzergahı takip eder ve yine Troas’a (Çanakkale) ulaşır. Assos’a (Behramkale), Ege Denizi’ndeki adaları ve Miletus’a (Balat) ziyaretinin devamında Cos (Kos) Adası ve Rhodes (Rodos) Adası, bir sonraki durağı olacaktır. Rhodes’den(Rodos) Anadolu’ya geçer ve Patara’ya (Kalkan) ulaşır. Tekrar Deniz yoluyla yolculuğuna devam ederek Phonecia’daki Tyre, Ptolemais kentleri üzerinden Caeserias ve Jerusalem’e (Kudüs) gelerek yolculuğunu tamamlar.






AZİZ PAULUS’UN 4. YOLU(M.S. 59-69): 

    Jerusalem’de (Küdüs), Roma askerleri tarafından tutuklanır ve yargılanır. Yargılama sonrası deniz yoluyla Caesarea’dan, önce Sidon’a oradan Antiokheia’ya (Antakya) ve Tarsus’a geçtikten sonra, Myra (Demre), Cnidus (Datça) Kentlerine, Crete (Girit) ve Malta adalarına uğrar. Devam ederek Sicilia (Syracusa), İtalya’nın Rhegium ve Puteoli kentlerini ziyareti ardından karayoluyla Taverns üzerinden Rome’ye (Roma) getirilir ve Rome’de hapse atılır. Daha sonra da M.S. 64 veya 67 yılında idam edilir.


Efesus’dan Babil’e kadar uzanan Kral Yolu ya da Roma Yolu’nun bu etabının toplam uzunluğu  beş  bin kilometreden fazla olmalı. Günde otuz kırk kilometre yüründüğü düşünülürse bu yolu yürümek üç dört ay sürüyor olmalı. Bu bir ticaret yolu. Roma uygarlığının atar damarı yollar. İki ana eksen var. Kuzeyden Güneye ve Batıdan Doğuya uzanan iki farklı güzergah. Bu yolun geçtiği güzergahın kalıntıları günümüze kadar ulaşmış. Yolların dağlar ve kanyonlardan geçen bölümleri daha az hasar görmüş. Zaman zaman hiç dokunulmamış gibi duran parçalarını gördüm. Roma yolları kesme taştan yapıldığı için bugün bile mükemmel durumda denebilir. Kanyonda da bu yolun kalıntıları var. Ama çok iyi durumda değil.  Kanyonun bir diğer tarihi önemi ise antik yol üzerinde yazıtların bulunmasıdır. Bu yazıtlardan bir tanesi bir şiirdir. O dönemin ünlü filozofu Epictetus’un özgürlük şiiri. Roma askeri idaresi altında yaşayan halkların özgürlük şarkıo Kanyonun hemen başlangıcında patika üzerinde kayalıklarda bulunan kitabeler, yöre halkı ve define arayıcıları tarafından  kazma darbeleri ve dinamitle zarar görmüş. İşin tuhaf yanı bu eserler restore edilmemiş. Heyelan ve deprem tarafından yok olan antik yolun üzerinde yolcular için kitabeler bulunduğu bilgisini orada görerek öğreniyoruz. Bana kalırsa Antik Roma yolları üzerinde yer alan anıt eserlerin çoğu yok olmuş ya da edilmiş olmalı. Burada gördüğümüz şiir o zamanın medyasını oluşturuyor olabilir. Bir geçiş dönemi ne de olsa. Taş tabletlerden papirüs ve kağıda geçiş de denebilir. Hayırsever bir zengin yol üzerine bir anıt diktirip üzerine gelip geçen yolcuların okuması için ünlü bir şairin şiirini kazıtıyor. Belki de bir konaklama noktasının duvarında. Bizim yurdum insanı da bu hür bir insan için iki bin yıl önce kazınmış kitabeye kazmayla saldırıyor. Acaba o şiir  Yunan Alfabesi ile değil de  Arap Alfabesiyle yazılmış olsaydı yine kazmayla saldıracak mıydı? Bu saldırının gerçekleştiği tarih de çok önemli. Belki de cumhuriyetin ilk yıllarında Türkçülük akımının ayyuka çıktığı dönemde meydana gelmiştir ya da Demokrat Parti döneminde yükselen İslam akımından zarar görmüştür. Bunu söylemek çok zor. Yazıtların yer aldığı patika kanyonun doğusuna doğru uzayıp gidiyor. Patika işaretlenmiş. Likya Yolu’ndan bildiğim kırmızı beyaz iki kısa şerit işareti yönü gösteriyor. Bu yürüyüş parkuru da işaretlenmiş. Esas St. Paul yolu yukarıdaki haritalarda da görüldüğü gibi Antakya’dan Yalvaç’a  oradan da Efesus’a kadar uzanan bir parkur. Öte yandan Likya Yolu parkurunu da işaretleyip haritasını ve kitabını yayınlayan değerli doğa sever İngiliz asıllı Kate Clow beş yüz kilometrelik Perge’den Yalvaç’a uzanan bir parkur tasarlıyor.[2]



Kanyonun doğusuna doğru Değirmendere çayının çıkış noktasına doğru yürümek hiç de kolay değil. Kate Clow’un işaretlediği yol ormanın içine doğru uzanıp Asar Tepe’ye (1000 m.) oradan da Sütçüler kasabasına kadar uzanmaktadır. Biz o yolu takip etmeyip diğer kırmızı ve mavi işaretlenmiş ticari yolu izliyoruz. Bu patika kanyonun dere yatağını takip ediyor. Zaman zaman köprülerden geçip sulara girerek derenin içinden kaynağa doğru çıkılıyor. Mevsim itibariyle suyun en az aktığı zaman olması itibariyle derenin oluşturduğu sağlı sollu ceplerde biriken sular yaz mevsiminde yüzmek ve serinlemek için doğal   havuzlar oluşturmuş. Su çok soğuk. Uzun süre suda kalmak tehlikeli. Mutlaka özel giysiler giymek gerekiyor. Aksi taktirde karın ağrısı ve diğer üşütme belirtileri ortaya çıkabilir.
Sulara fazla girmeden kayaların üzerinden atlayarak bir kilometre kadar tırmanıyoruz. Ceplerde donlarıyla suya giren yöre gençleri bağırıp çağırarak sulara giriyorlar. Mayolarıyla suya girenler de var. Yürüyebildiğimiz kadar yürüyüp suyun kayaların altından çıktığı ilk kör noktaya geliyoruz. Kayanın tepesinden balkınca derenin dağın tepelerine doğru uzandığını görmek mümkün. Burada iki seçenek var. Ya kanyon yürüyüşü yapacak ya da ormanın içine girip yürüyüş parkurunu bulacaksınız. Hava dayanılmayacak kadar sıcak. Susuzluktan dilimiz damağımıza yapışıyor. Geriye dönmeye karar veriyoruz. Kanyonu daha az kişinin olduğu bir sonbaharda yürümeye karar verip dönüşe geçiyoruz.
8 Ağustos 2013




Kaynakça:
·       Yard.Doç.Dr.Salih Ceylan :Burdur Eğitim Fakültesi dergisi, “Yazılı Kanyon (Sütçüler, Isparta) Tabiat Parkı’nın turizm açısından önemi ve kullanımı.”
·       Fotoğraflar: Yavuz Çekirge

29 Tem 2013

Kutsal topraklara yolculuk


 Yarın 28 Temmuz 2013 sabah yedide Likya Grubu ile Gömbe’ye hareket ediyoruz. Efsanelere konu olan Kaş platosu ve Gömbe Yaylasına. Bölge ile ilgili bilgileri derleyip gezi sırasında gözden geçirmek üzere bir doküman haline getirmeyi planlıyorum. Gezi sonrası da öncesi sonrası analizi yapıp fotoğraflarla birlikte bloğumda yayınlayacağım. Önce haritadan yer tespiti yapalım.



Akdağ bu bölgenin en yüksek dağı.   İlk efsane : Uçarsu Şelalesi efsanesi . İki farklı yöne akan şelale , 6 Mayıs Hıdırellez gününden itibaren Gömbe'ye, ekim ayından itibaren de Fethiye'ye akan şelale Alevi kültüründe kutsal yerlerden biri olarak biliniyormuş. 







"Şeytan Suyu" adını verdikleri su da aynı su. Suyun çıktığı Akdağların tepe noktasına yakın Subaşı  Yaylası’na yakın kayalık bölgeden fışkıran suyun kışın buzlanma nedeniyle vadinin diğer yönüne akmasını efsanelere bağlayan yöre halkı kutsal saydıkları suyun fışkırdığı kaynağı ziyaret edip adaklar adıyorlarmış. Suyun fışkırdığı her iki yönde de Ardıç Ağaçlarını adak ağacına dönüştürmüşler. 







Adak ağaçları kaynağın bulunduğu her iki yüzde de yoğun ilgi görüyormuş.  
Yarın yapacağımız yürüyüşün rotası şöyle belirlenmiş:

GÖMBE KASABASI, SUBAŞI YAYLASI, İKİZ GÖL, YEŞİL GÖL VE UÇARSU ŞELALESİ








Torosların en ilginç yürüyüş parkuru olarak sözü geçen bu yöre hakkında daha fazla bilgi toplamak adına geçen ay bir kitapçıdan aldığım “On the Lycian Way” adlı kitaba baktım. Uranus adlı bir fotoğraf acentesi tarafından hazırlanan kitap şu alıntıyla başlıyor:






"You are my guest since your grandfather, your ancestors my grandfather Oineus, once hosted your grandfather Bellerobhontes, they presented gifts to one another. You maybe our guest in Argos and I’ll be your guest If I ever come to Lycia.” From Homer’s Iliad adapted by Jean Martin from Homesos   






Kitabın 163-165 Sayfaları Gömbe’ye ayrılmış. Antik dönemde bilinen adıyla COMBA.. haritada Komba diye görünüyor. Khomba da olabilir. Nasıl yazıldığına veya söylendiğine göre değişiyor. Ama şu bir gerçek: “Gömbe” “g”, “k”, ses değişimiyle “Kömbe” gibi söylenir olmuş olabilir. En azından şehir antik tarihini binlerce yıldır taşıyor demektir.






Comba şehrinin kendi adına basılı sikkeleri olup olmadığı bilinmiyor. Ama kutsalların kutsalı bir bölge olarak  Athena  Comba (Komba)  Mabedinin bulunduğu yer Antik coğrafyada yer alan bir bölge. . Antik kent şu anda şehrin bulunduğu yerden daha uzakta bulunuyor olmalı. Kaynaklara göre kutsal binaların çok olduğu dindar bir şehirmiş burası. Nitekim Bizans döneminde piskoposluk merkezi olarak da biliniyor.
Comba konusunda kaynak araştırması yapıyorum ama elde ettiğim bilgiler kısıtlı. Birkaç tez taraması yapıp bir iki ipucu yakalamaya çalışıyorum.












Subaşı Yaylası 2500 metre iki dağcının kurduğu çadırlarla ve çobanlarla karşılaşıyoruz.


İkiz Göller’e çıkış oldukça zorlu bir tırmanıştan sonra varıyoruz. Akdağlar tam karşımızda. Uyluk tepesi’ni görüyoruz. “ Masikytos”  tepesi’ne tırmanmak için sabah erkenden yola çıkmak gerekiyor. Bizim dağa tırmanma niyetimiz yok. Yöreyi keşfediyoruz. Öğle yemeği molası için çok uygun bir yer.







“











Akdağlar’ın antik dönemdeki adının “ masikytos”  olduğu söyleniyor. Tarama yaptığımda atlaslarda Akdağların en yüksek tepesi olarak referans veriliyor.







Uyluk tepesini arkamıza alıp geldiğimiz yoldan geri dönüyoruz. Gömbe vadisi ayaklarımız altında uzanıp gidiyor. İnanılmaz bir trafik var yolda. Pazar günü  olması nedeniyle belki de. Kutsal mekanları ziyaret eden Aleviler son model arabalarını bu dağ yoluna sürmekten çekinmemişler. Arabalar çoluk çocuk hınca hınç dolu. Herkes Uçarsu’yu arıyor. Ama Uçarsu aradıkları yerde değil dağın öbür yüzüne uçuyor yaz mevsiminde. Rehberimiz Ömer faruk Gülşen onlara şelalenin yerini tarif ediyor.  Burası motorsiklet meraklılarının da geldiği bir parkurmuş. On kadar motokrosçu büyük bir gürültüyle bizze doğru yaklaşıyorlar. İnanılmaz bir gürültü. Bu yörede hiç beklenmedik bir gürültü kirliliği. Kent kültürünün yarattığı farklı bir nesil. Motorlarıyla farklı bir olay yaşıyor bunlar. Doğanın sesini duymuyorlar. Motor sesi ve şehrin stresli yaşamını her yere kendileri bilinçsizce taşıyorlar. Bir günün sonunda ruhları da yoruluyordur bunların. Oysa doğada yürüyüş yapanın vücudu yoruluyor ama ruhu dinleniyor..


Subaşı Yaylası’na farklı bir yönden inişe geçiyoruz. Serin bir rüzgâr esiyor. Rüzgarlık giymek gerekli. Terli vücuda değen bu rüzgârın iz bırakacağı kesin. Aşağıda Yayla’da çoban koyunlarını kırkıyor. Köpeği havlayıp duruyor. Koyunlara zarar verdiğini mi düşünüyor acaba? Çoban köpeği acaba koyunları mı korur yoksa çobanı mı? Rüzgâr kokumuzu ona kadar götürüyor da olabilir. Tekrar yaylaya iniş çok keyifli.

Çobanlar artık dereye dönüşen Uçarsu üzerine köprü bile yapmışlar. Köprüden geçip yolumuza devam ediyoruz.

Kutsal Yeşilgöl’e kadar uzun bir yol yürümemiz gerekiyor. Akdağları sağımıza Gömbe ovasını solumuza alıp dağın öbür yamacına doğru yürüyoruz. Zaman zaman orman idaresinin açyığı yollardan yürüyerek Yeşil Göl’e varıyoruz.

Çadır kuran dağcılar geri dönmüş. Zirve yapmışlar. Yüzleri gülüyor. Neşeyle çıkışı ve inişi anlatıyorlar. Rehberimizi graben tanıyorlarmış.  Onlara veda edip Yeşil Göl’e yürüyüşe geçiyoruz.


Yeşil Göl adı üstünde. Yemyeşil. Bu göle acaba neden kutsal göl adı verilmiş? Alevi kültürüne göre bura ahalisinin her şeyi “Abdal Musa” ya bağlama eğilimi var. Uçarsuyun hikayesi var ama gölün hikayesi yok. Bu yazıyı yazarken bir yandan da veri toplamaya çalışıyorum. İnternette genellikle turizm amaçlı yüzeysel bilgiler var. Yılmayıp aramaya devam ediyorum. Nihayet bilimsel bir makaleye rastlıyorum. Meğerse bizim kutsal gölümüz heyelan gölüymüş. Hiç romantik değil doğrusu.  


“Deniz seviyesinden yüksekliği 1810 m olan Yeşil Göl’ün toplam alanı 1.95 km² dir. 0-10 m arasında değişen derinliğe sahip olan ve karstik kaynaklarla beslenen Yeşil Göl, fazla sularını yine karstik boşluklarla dış drenaja aktarır. Bu nedenle suları tatlıdır. Yeşil Göl ve Uçarsu Pınarı jeomorfolojik oluşumu bakımından dikkat çekici olduğu kadar sahip olduğu doğal güzellikleri nedeniyle çok sayıda ziyaretçiyi çekmektedir. Yine doğal güzelliğinin yanında Uçarsu Pınarı’nın ve Yeşil Göl’ün oluşumu hakkında dinsel içerikli menkıbelerin varlığı bölgeye özellikle “Hıdırelez Şenliklerinde” ziyaretçilerin sayısını bir hayli arttırmaktadır” Cihan BAYRAKDAR, Tolga GÖRÜM




Gölün Kuzey Doğu yamacındaki tepeye tırmanarak şelaleye giden patikayı arıyoruz. Yaklaşık bir  kilometrelik bir tırmanıştan sonra Uçarsu Şelalesi’ne tepeden bakan bir düzlüğe varıyoruz. Gömbe Vadisi alabildiğine uzanıp gidiyor. Şelalenin döküldüğü yerden vadiye kadar akan dereyi görüyoruz. Fışkırarak akıyor sular. Suyun değiştirdiği bir coğrafya burası. 







Dağın içinden fışkıran bu suların heyelana sebep olduğu kesin. Makalese jeologlar çok detaylı bir biçimde izah etmişler zaten. Oysa ben daha mistik bir şeyler arıyorum bu kutsal topraklarda. İlerde şelalenin kaynağına doğru sert bir iniş var. Oradan iniyoruz. Tehlikeli bir iniş. Uçuruma yuvarlanmak bir an meselesi. Tehlikenin büyüklüğü tüylerimizi ürpertiyor. Suyun kaynağı çok kalabalık. Civar köylerden adak için gelen köylüler adak ağacına çaput bağlayarak dilek tutuyorlar. Herkesin bir dileği var. Genç bir çift dikkatimi çekiyor. İki çocukları var. Sarışın bir kız çocuğu ve babasının kucağında bir bebek. Anne çok genç. Başı kapalı. Ayaklarını buz gibi suya sokmuş. Acaba niye geldiler? Erkek çocuk mu istiyorlar acaba? Diğer kadınların istekleri daha farklı her halde. Hıdırellezde burada adım atacak yer olmazmış diye anlatıyorlar. Dilek ağacı işte orada duruyor. Köklerinin yarısı uçurumun kenarına tutunmuş bir ardıç ağacı.







Bu ağaç yıllardır burada dilekleri kabul ediyor. Birden sen de bir dilek tutmak ve bir çaput bağlamak istiyorsun. Çantanı karıştırıp bakıyorsun. Önce boynundaki bandanayı düşünüyorsun. Sonra Faldo Golf sahasında bulduğun küçük bir havlu parçası aklına geliyor. Rengi de kırmızı. Bir dilek tutarak ağaca kırmızı havluyu bağlıyorsun.













Kaynakça ve Ekler :

İnternet kaynakları :






 Genel Bilgi



Antalya Kaş ilçesine bağlı bulunan Gömbe Köyü’nün hemen batısında yükselen ve Akdeniz Bölgesi’nin ikinci büyük zirvesi olarak kayıtlara geçen Uyluk Tepe, tamamen çıplak bir arazide ve bir kaç gölü bulunan zirvesi kayalık bir dağdır.sırasıyla Yeşil Göl, Küçük ve Büyük Kara Göller gibi düdenli gölleri dağın bir başka güzelliğidir. Yumru Dağ’ın ardıçları, zamana karşı direncini Gömbe Akdağ’a bakarak anlatıyor gibidirler. Yumru Dağ (2735 m) dağın kuzeyindedir. Kuzeyinde ve Yumru Dağ ile arsında Suçıkan Deresi mevcuttur. Yukarıdaki yaylaların ve diğer çeşmelerin sularının oluşturduğu gür suyu yaz kış hiç durmadan akar. Dere yatağının beslediği Çukurbağ ve Çakallar mevkisi tam meyve ağaçlarının bulunduğu bir cennettir. Yine kuzeyinde Subaşı Yaylaları ile Kuruova Yaylası bulunmaktadır. Yayla yolu buralara kadar gelmektedir. Kuruova Yaylasında yaz ortasına kadar içme suyu bulunmaktadır. Suçıkan Deresi’nin üst tarafında çok iyi bir suyu olan Kartalkaya Pınarı bulunmaktadır.
 http://picasaweb.google.com.tr/todosk07/GombeAkdag# fotoğraflar için tıklayınız
Kuruova Yaylası’nın daha üst kısmında Taşlı Dere bulunur. Adı üzerinde tamamen taşlıktır. Subaşı Yaylası’nın batı taraflarında kayaların ve sarp yerlerde tek tük ardıç ağaçları bulunmaktadır. Dağın doğusu uçurum ve heyelan bölgesidir. Gömbe Köyü’nün batısındaki bölge, Yeşilgöl’ün çevresi çıplaktır. Yeşil Göl 1800 m’lerde olup zemininin renginden dolayı olsa gerek adını yeşilden almıştır. Gölün doğu bölgesinde su batar ve aşağılardan bir yerden çıkarak Gömbe Ovası’nı sular. Kanlı Çay’da dağın bu tarafındadır. Çok hızlı aktığından bulunduğu bölgeyi erozyona uğratmıştır. Yeşil Göl’ün hemen güney batısında ve 2799 m’lik göllü tepenin doğusunda 50-60 m yükseklikten akan ve dağın dibinden hemen çıkıp Kanlı Çaya akan Uçan ya da Uçar Su denilen şelale bulunmaktadır. Yeşil Göl ile Uçar Su arasında patikayla ulaşılan bir sırt vardır. Uçar Suyun kıla yaklaşıldığında akmadığı ve yönünü değiştirdiği söylenmektedir. Dağın en sulak bölgesi burasıdır. Bu yüzden şadırvan Dağı da denmektedir. Güney tarafını Sütleğen ve Kıbrıs Deresi oluşturur. Batısı Eşen Vadisi’ne kadar uzanır.
 Akdağ aslında bir dağlar kabarığıdır. Dağın yüksek yeri düzensiz bir kubbe şeklindedir. Dağın üstü 6 km uzunluğunda ve 30 km genişliğinde ve düzüdür. Keskin kayalıkların arasında dolinler vardır. Akdağ’ın zirvesinin yüksekliği 3014-3015 m gibi yükseltilerle verilmiştir. Akdağ, Uyluk Tepe, Atkuyruk Sallamaz Tepesi gibi isimleri vardır. Zirvenin etrafında bulunan bir kaç gedik vardır. Bu gediklerin en zorlu çarşaklı olanı Göklen Gediği’dir. Bu gediğin yanındaki uçurumlu bölgenin adı Veyse uçuran Çukuru’dur. Ekonomik bitki türlerimizden başka yakacak olarak da kullanılan bitkilere rastlanmaktadır. Geven (astragalus), dağ çayı ve ada çayı köylülerin kullandığı bitkilerdir.
 Akdağ’ın tüm zirvelerinin bir bütün olarak Antikragos olarak anıldığı bilinmektedir. Kışın bu bölgeye çok kar yağar. Kışın kar kalınlığı 2 metreye kadar ulaşmaktadır.
 Nasıl Gidilir
En uygun bölge Kaş ilçesinin Gömbe Köyü’dür. Kaş’tan Gömbe’ye araç bulmak mümkündür. Ayrıca Antalya-Korkuteli-Elmalı ilçeleri istikametinde Kaş’a giden araçlar da bulmak mümkündür. Gömbe’ye geldiğinizde muhtarlığa bilgi vermeli ve kendinize kamp alanı belirlemelisiniz. Kalabalık bir köydür. Pansiyonda da konaklayabilirisiniz. Köyün içinden her taraftan sular akmaktadır. Alışverişlerinizi buradan sağlamalısınız. Bu yörede hayvancılık yapıldığından, yörenin et yemeklerini tatmanızı özellikle tavsiye ederiz.
 Dağın zirvesi görünmez. Çünkü siz aşağılarda ve çukur bir bölgede kalıyorsunuz. Biraz dikkat ederseniz Uçar Suyu görebilirsiniz. Sağınızda yükselen dağ Yumru Dağ’dır. ıkisinin arasından akan çay Suçıkan Deresi’dir.


Köyden kiralayacağınız bir araçla ya da yaya olarak Çukurbağ istikametine doğru hareket edin. Meyve ve ardıç ağaçlarının arasından su deposu mevkisine gelirsiniz. Burası sulu ve kayalık bir bölgedir. Suçıkan Deresi solunuzda kalır. Yaya olarak Son Eren Ardıcı’na bir buçuk saatte ulaşırsınız. Biraz ileride bulunan köprü gibi beton kapaktan geçip (bu köprüden büyük araç geçmez) sağa dönen ilk geniş virajda durun. Sola giden patikayı izlerseniz Uçarsu ve Yeşilgöl’e gidersiniz. ıster gezebilir isterseniz göl kenarında kamp kurabilirsiniz. Manzarası mükemmeldir. Eğer programınız yoğun ise burada kamp kurmadan devam edin, yukarıda daha iyi kamp alanları bulacaksınız. Dağa tırmanmak için köyden özel araçla bir günde Subaşı Yaylası’na gidip buradan yaya olarak patikadan tırmanırsanız Gömbe  Köyü’ne dönebilirisiniz. Ama bu tırmanış için bir iki gün ayırmanız tavsiye edilir.
Yola geri dönüp Kuruova Yaylası’nı görmeden  devam edip Subaşı Yaylası’na gelin. Burada yol biter. Arkanızda bulunan dağ Yumru Dağ’dır. Karşınızdaki de Akdağ. Zirve buradan görünmez. Aracınızı burada bırakıp kamp yüküyle yaylanın güney doğuya giden patikasıyla Kuruova Yaylası ya da Birinci Subaşı Yaylası’na gelmelisiniz. Burada kamp kurabilirisiniz.  Ertesi gün yayla taş duvarlarının dere boyunca giden patikasına girip solunuzda bulunan kuru yataktan pas geçin. Patikayı hiç bırakmadan Geven Gediği’nden geçip sol sırtta devam edin. Sırt düzlüğüne gelirsiniz. Zirveye ulaşmak için daha 3 saatiniz var. Buraya kadar iyi bir yürüyüşle üç saatte gelmiş olmalısınız. Sağınızdaki kayaların yanından geçip çarşaklı bölgeye girerek yükselin. Veysel Uçuran çukurunu görebilirsiniz. Sağınızdaki çukurların üstü ana zirvenin kuzeyindedir. Dönüp arkaya baktığınızda kamp yerini daha net görebilirsiniz. Temmuz ağustos aylarında gelmişseniz buzullar görebilirsiniz. Buralarda yabani tavşan ve keklik görmeniz mümkündür. Biraz dinlenin çünkü sizi yorucu bir çarşak bekliyor. Patika belirgindir. Gediğe çıkıp sağ taraftaki sırtı takip edin. Zirveye ulaşabilirsiniz. Gedikle zirve yaklaşık yarım saattir. Kartal Gölü biraz daha ileridedir. Zirve biraz düzlük ve kuzeye doğru kıvrılmaktadır. Kuzey tarafı uçurumdur. Kuzeyinde Yumru Dağ, onun arkasında Kızılcadağ(2589 m), dağın batısında Eşençayı Vadisi uzar gider. Güneyinde Atkuyruk Sallamaz Tepesi bulunur. Arkada Rahat Ovası bulunur. Burada sabahları bir başkadır. Sizlere doyumsuz bir gün doğumu sunar. 

Zirve biraz rüzgarlıdır. Güneydeki kayalıkların arasında dinlenip kampa geri dönmelisiniz.
 Ömer Faruk Gülşen
Kaynaklar
-Antik Anadolu Coğrafyası, Strabon (XII-XIII-XlV)
-Türkiye Bitki Terimleri Sözlüğü,TDK yayınları,Prof.Dr. T. Bayto
-Türkiye Florası ve Faunası, Ankara Valiliği Yayınları




16 Haz 2013

This is not the end..


End of the beginning

“Now this is not the end. It is not even the beginning of the end. But it is, perhaps, the end of the beginning.”
Sir Winston Churchill, Speech in November 1942
Artık gösterilerde polisin yarattığı istenmeyen şiddet olayları mantık ve hukuk sınırlarının ötesine taştı. Kim görüntüyü kaydetti bilmiyorum ama sosyal medyada bir polisin kendini polis aracının önüne atarak direnişini sürdürmek isteyen bir vatandaşa tekme attığını görmek çok acı.
Bu görüntüyü hazmetmek çok zor. Demokratik bir hukuk devletinde polis vatandaşa böyle davranabiliyorsa bu Churchill’in söylediği gibi “sonun başlangıcı” demektir.
12 Mart döneminde Fruko diye adlandırılan polislerle jandarmanın oluşturduğu özel güvenlik güçlerinin öğrencilere acımasızca saldırdığı dönemleri hatırladım.
Batıda tüm ülkelerin tadını çıkardıkları özgürlük demokrasi hayâliyle geçen kırk yılda bir arpa boyu yol alamadı ülkem …..
Yazıklar olsun…

10 Haz 2013

Cedrus Libani


9 Haziran 2013 Çılıkara Nikon P 510 056

Çığlıkara Ormanı adı verilen bölgeye ilk kez gidiyorsun. Kendilerine “Rota” adını veren doğa severler grubu ile. Sabah saat beşte uyanıp hazırlanıyorsun. Ormana, Elmalı Finike yolu üzerinde “Tekke” köyünün içinden geçilerek çıkılıyor. Oraya kadar gitmişken “Abdal Musa” türbesini de ziyaret ediyorsunuz.
Orman yolu dar ve tehlikeli. Minibüsün şöförü virajları alırken boncuk boncuk terliyor. Kıvrıla kıvrıla yükseliyoruz. İki bin metreye ulaştığınızda sedir ormanına girdiğinizi anlıyorsun. Anıt ağaçların en genci bin yaşındaymış. İki bin yaşında olan “Koca Ağaç” orada tüm heybetiyle karşınızda duruyor. Likya Uyarlığı ile aynı yaşta ama yaşayan bir canlı ile tanışmak çok heyecen verici.
Tarihe tanıklık eden bu sedir ağacı ve ailesi 1991 yılında koruma altına alınmış. Öncesinde kereste tüccarlarının bilinçsizce tahrip ettiği ormandan geriye kalanlar artık emniyette. Kerestecilerin ormanın hemen hemen yarısını tahrip ettikleri söyleniyor.
Gezi Parkı’nda iş makinalarının ağaçları tahrip etmesi için emir verenlerin ve tepki gösterenlerin görmesi gereken ormanlardan biri Çığlıkara Ormanı.
9 Haziran 2013 Çılıkara Nikon P 510 226

İnsanın doğayla uyum içinde yaşaması yerine sürekli doğayı tahrip ederek yok etmesinin sonuçları istatistiki verilerle sabit. Demokrasi geleneğinin  iki bin yıl önce  varolduğu bu topraklarda şimdi buyurgan bir kültür hakim. Roma İmparatorluğu’nun bu topraklarda yaşayan insanlara iki bin yıl önce getirip dayattığı buyurgan sistem. Pergamon (Bergama) kralı üçüncü Attalos’un vasiyeti gereği Roma İmparatorluğu’na hibe edilen topraklarda kurulan Asya Eyaleti, yeni bir siyasi sistemi de beraberinde getiriyordu. Sihirli siyasi kavramlar bölgeye hızla yayılıyordu.: Provincia, Magistratus, Praetor, Consül,Imperium, vb.Roma’ya yani uzaklardaki bir güce bağlı buyurgan bir idareye alışıktı yöre halkları. Üç yüz yıllık Pers hakimiyeti yerini Yunan generallerine daha sonra da Perikles’in kurduğu birliğin kurallarına göre idare edilen bölge Romalı general Pompeyus’un idaresine bırakılmıştı.
Koca Ağaç’ın daha bebek olduğu günlerde kurulan birliğin idaresinde insanların alışık oldukları demokrasi anlayışı sorunlara sebep oluyordu. Şehir devletleri bir yıllığına seçimle atanan idarecilerin  consensus idaresinden askeri idareye geçiyordu. Romalı komutanlar halkın alışık olduğu demokratik idare yerine Praetor idaresini baskı uygulayarak kabul ettirdiler. Koca Ağaç bu değişime iki bin metreden tanıklık etti. Aynen şimdi Gezi Parkı’nda ve diğer kent merkezlerinde uygulanan polis baskısını izlediği gibi. Ne farkı var? İki bin yılda ne değişti? Koca Ağaç’ın yaşadığı bölgedeki arkadaşları ve akrabaları baltalı insanlar tarafından yok edilmeye devam ediyor.
Koca Ağaç ‘a bakarken polisin şehirlerde insanlara sorumsuzca uyguladığı orantısız şiddeti düşünüyorsun. Seçimle başa gelen Preator isteklerini baskı uygulayarak kabul ettirmeye çalışıyor. Halk meydanlarda direniyor. Likyalılar’ın Romalılar’a direndiği gibi.
9 Haziran 2013 Çılıkara Nikon P 510 149
Bu bir ayakta kalma savaşı. Demokratik geleneklerin varolduğu bu topraklarda baskı uygulayanların karşısına çıkan Abdal Musa’nın  bir geyik kılığına girerek bu ormanlarda gezindiği söyleniyor. Koca Ağaç bin yaşına bastığında buna da tanıklık ediyor.
Ormanda yürüyüş yaparken bu dev sedir ağaçlarının ihtişamından heyecen duyuyorsun. Bir masal ülkesine gelmiş gibi, olanaksız bir zaman dilimini yaşar gibi havada çiçekten çiçeğe konan kelebeklerin uçuşunu izliyorsun. Kelebekler insanlardan korkmuyorlar. Ellerine konan kelebeklere bakıyorsun. Rengarenk kelebekler gerçek üstü bir dünyaya taşıyor seni. İnsanların hırslarıyla yok ettikleri doğanın cömert canlılarının çığlıklarını duyuyorsun.
Dokuz göller olarak anılan bu bölgede artık göl olarak iki gölet kalmış. Avlan ve Baranda göletleri. Bu göletlere de yerleştirilen pompalarla kontrolsüz su çeken köylülerle konuşuyorsunuz. Toprak sahibi köylüler  hiç bir sorumluluk taşımadan devleti suçluyorlar. Bu göllerin suyunu diledikleri gibi kullanma hakkına sahip olduklarını söylüyorlar. Burada çevreyi yok eden halkın ta kendisi. Ne büyük çelişki. Devletin hangi aşamada devreye girdiğini Alakır vadisi hes projelerinden biliyorsun. Halk bu projeye de karşı çıkıyor. Neden karşı çıktığını biliyor mu? Evet biliyor. Dengelerin oluşması için bilinçli bir halk ve bilinçli devlet adamları gerekiyor. Halk demokratik geleneklerden yoksun. Çevre bilincine de sahip değil. Devlet ise ne pahasına olursa olsun maddi kaynak yaratma peşinde. Kültürel eksiklik ve bilinç farkı her yerde ortaya sorun olarak çıkıyor. Sorunları çözmek yerine baskıyla yok etme yolunu seçen yeni preatorlar türüyor. Roma geleneği tümüyle yayılmış bu topraklara. Eski oysa orada duruyor. Koca Ağaç buna tanıklık ediyor….

7 Haz 2013

Çoğunluk ve Azınlık Demokrasisi


Seçim sandığından çıkan neticeye göre şekillenen bir parlementoda her oylamada sonuç aynı çıkacaktır.
Çoğunluğu elinde tutan grup hükümeti kuracak, devletin tüm olanaklarını kullanma hakkına sahip olacaktır. Çoğunluğun sürekli iktidarda kalma olanağına sahip olması ve muhalefetin iktidar şansının olmaması durumlarında demokraside hasarlar meydana getirmekte, azınlık grubun siyasi ve ekonomik menfaatleri tehlikeye düşmektedir. Bu demokrasi dengesini sağlamak için bazı düzenlemeler zorunludur.
Hangi Demokrasi? (1) sorusuna cevap aramak adına bir makale kaleme alan Dr. Nur Uluşahin demokrasinin günümüzdeki türlerini tanımlıyor:
  • a- Klasik Liberal Demokrasi ve Ulus-devlet Modeli,
  • b- Azınlık-Çoğunluk İlişkisine Açılan Farklı Pencere: Ortaklıkçı Demokrasi ve Güç Paylaşımı Düzenlemeleri,
  • c- Çokkültürlü Demokrasi ve Etnik Demokrasi, 
Bugün Türkiye'de hangi tür demokrasiyi görüyoruz? Bu görünen demokrasinin temel taşları ve eksikleri nelerdir?



Öncelikle Türkiye'de bir "Anayasa" sorunu olduğunu söylemek gerekir. Mevcut anayasa halkın demokratik taleplerini karşılamaktan öte baskıcı ve diktatoryal bir yönetime hukuki çatı oluşturmaktadır. Bireysel hak ve özgürlükler yasalarla teminat altına alınmış olmasına rağmen uygulama iktidarın siyasi amaçlarına göre değiştirilebilmektedir. Devlet ve hükümet ayrı birer kurum olması gerekirken siyasallaşan devlet bürokrasisi marifetiyle devlet hükümetin siyasi çizgisinde hareket etmektedir.

Polis halka düşmanca davranmayı görevinin icabı olarak görebilmekte, bürokratlar kendilerini ayrıcalıklı bir statüde gördükleri nedeniyle hizmet etmeleri gereken halka baskı uygulayarak yasal çizgilerden uzaklaşmakta bunu da görvinin icabı olarak göstermek istemektedir. Siyasi olarak bakıldığında 2002 yıllarına kadar askeri vesayet altında olan demokratik sistemin askerden boşalan yere hükümetin oturmasıyla farklı bir evreye girdiği söylenebilir. Çoğunluk iktidarı, iki yüzlü bir söylemle ülkeyi ikiye bölen " AKP'ye oy verenler ve vermeyenler " siyasal eğilimi devletin tüm katmanlarında hayata geçirdiği gibi medya, üniversiteler, sendikalar, sosyal ve meslek denekleri gibi STK 'larda da "yandaş ve yandaş olmayan" ayırımı meydana getirmişlerdir.
Bu uygulamalara bakılarak  mevcut demokrasinin kusurlu ve eksik olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bu eksikliği tamamlayacak olan iki önemli unsur yeni anayasa ve yeni seçim sistemidir. AKP yönetimi anayasa çalışmalarında "dediğim dedik" tavırlarıyla çıkmaz sokaklar yaratmışlardır. anayasa komisyonunun mevcut parlemento yapısıyla yeni ve herkesin mutabakat sağlayacağı bir anayasa yapması olanaksız hale gelmiştir. Baskıcı tavırlarını her geçen gün artıran, halka rağmen dayatmacı bir siyasetle demokratik hak ve özgürlükleri azaltan mevcut iktidarın desteğini yitirdiği söylenebilir.
Sonuç:
  • "Gezi Parkı Olayları" olarak adlandırılan halk ayaklanmasının "masum çocuklar tarafından 15 ağaç için" yapıldığı analiziyle yola çıkan bazı akademisyen ve gazetecilerin yanlıdığı ortadadır. 
  • Hükümetin taviz vermeyen "nobranca kibir dolu" yaklaşımı dikta rejimlerinde görülen bir tavırdır.
  • Muhalefetin beceriksizliği bu olayda da ortaya çıkmıştır. Gezi Parkı projesinin tartışılması aşamasında konuya ilişkin yasal müdahalede bulunmayan muhalefetin, ayaklanma sonucunda olayı sahiplenmeye çalışması son derece çirkin ve ucuz politika tanımına girmektedir.
  • STK 'ların siyasallaşmak zorunda kaldığı bu dönemde Batı  demokrasilerinde olduğu gibi daha aktif ve zamanında politika üretecekleri vakit gelmiştir.
  • Hükümetin yasal olmayan sansür, baskı, aşırı güç kullanımı gibi uygulamalarını yasal yollarla bertaraf edecek STK destekli   eylemlere daha fazla ihtiyaç duyulacaktır.
  • AKP bu baskıcı siyasetini sürdürdüğü taktirde önümüzdeki seçimlere kadar  halk nezdinde desteğini kaybetmeye devam edecektir. Bu ayaklanma olayıyla birlikte bu kaybın % 20-25 civarında olabileceği söylenebilir.
  • Siyasal boşluğu ortaya çıkacak yeni liberal bir partinin doldurabileceği söylenebilir.
(1) Liberal Demokrasinin Çıkmazı:Çatışma Karşısında Barış için Azınlık-Çoğunluk İlişkisini Yeniden Düzenleme Gereği Yrd. Doç. Dr. Nur ULUŞAHİN *

Hakkâri İzlenimleri (1)

Yedi günlük Rize Çamlıhemşin Yaylaları ve beş günlük Hakkâri gezisinden döndükten sonra bir kaç gün şaşkınlığımı üzerimden atamadım. Hem Ka...