23 Haz 2009

İran ‘da mollaların sonunun başlangıcı


Bugün itibariyle artık İran dünya medyasının tam merkezine oturmuştur.Bir süre de bu merkezde kalacaktır.

Ortadoğu dengelerinin İran’da meydana gelen bu sosyal ve siyasi zelzeleden nasıl etkileneceğini tahmin etmek çok zor değil.

İran ‘da birden bire ortaya çıkan bu siyasi karmaşa, kanla bastırılan gösteriler ve seçimlere hile karıştırılmasının resmi kurumlarca teyid edilmesi skandalların da ötesinde ve ışık hızıyla mevcut rejimin çatırdayacağının aleni bir göstergesidir.

Giderek İranlı mollaların tüm dünyayı hiçe sayarak dayatmaya çalıştıkları nükleer hırsları ve hiç bir otorite tanımayan küstah şark tavırları nedeniyle ortaya çıkan uluslararası diplomatik kriz git gide ülkeyi ve çevre ülkeleri içinden çıkılması çok zor bir girdaba doğru sürüklüyor.

Geçen yıllardan bu yana (molla rejiminin kimbilir hangi gündemle ulaşmak istediği bu korkunç güç ) uluslararası toplum, İran rejiminin insan hakları ve demokrasi ihlalerini ve tüm kaynaklarını faturası çok ağır bir nükleer güç elde etme yolunda heba ettiğini açık bir şekilde kullandığını ortaya çıkarttığı gibi, en son gelişmelerin de bu hedefe yönelik büyük gelişmelerde bulunduğunu doğrulamaya yardımcı oluyor.

Aslında bu güç, ortadoğuyu hiç kimsenin tahmin edemeyeceği bir biçimde değiştirmeye başladı bile.
İran Cumhubaşkanı Mahmud Ahmedinecad,mollaların kendisine verdiği görev gereği ; İran İslam devrimini ihrac etme misyonunu kitle imha silahlarının yayılması stratejisiyle birleştirerek tüm uluslararası dengeleri tehdit eden bir bir devlet politikası haline dönüştürdü.

1979 yılında iktidarı kanlı bir şekilde elde eden mollaların İslam Devrimi otuzuncu yılına girerken çok derin bir yara aldı.

Halkı İran Irak savaşıyla uzun sure oyalayan mollalar ABD ‘nin Irak kampanyasıyla durmak zorunda kaldılar.Bu dönemde ABD ‘nin tüm kaynaklarını Irak Çöl savaşı operasyonuna seferber etmesiyle oluşan boşluktan yararlanan iki siyasi akım giderek güçlendi.
Bunlardan biri Al kaida diğeri ise İran’dı. İran ‘ın nükleer güç kampanyası ve bu kampanya etrafında oluşturulan örgütlenme; Hamas,Hizbullah ,Müslüman Kardeşler ve Taliban gibi radikal İslami örgütleri açıkca destekleyen İran rejimi fakir halkının beklentilerine cevap veremedi.

Bugün sokaklarda gösteri yapan gençlerin yaşı otuzun altında.11 Şubat 1979 öncesini ve sonrasını hiç yaşamamış milyonlar.
Ellerinde cep telefonları,internet Facebook ve Twitter kullanan dünyanın dört bir yanında buluna yaşıtlarıyla aynı değer yargılarını paylaşmanın çelişkisini yaşıyorlar.Mollalar dab u gerçeği göremiyorlar.

Nedir bu değer yargıları: Özgürlük , fırsat eşitliği , eğitim olanağı.ve anlamlı bir iş .

Tüm dünyanın gözleri önünde” Kapalı Kutu İran “ açılıyor ; aralanan kapıdan yep yeni bir İran halkı yani molla rejiminin çok yaklaşan sonu görünüyor…


15 Haz 2009

İran 'da Ruhban sınıfı kararlı...


Seçime hile karıştırıldığı iddaasıyla Tahran sokaklarına dökülen ve gösteriler yapan kişilerin kimler olduğu konusunda çelişkili görüşler var. Kimine göre Siyonist ajanların provakasyonu,kimine göre de özgürlük isteyen demokratik güçler. Seçimin galibi ilan edilen ve ikinci dönem cumhurbaşkanlığına seçilen Mahmud Ahmedinecad ‘ın ülkeyi idare eden ruhban sınıfının ve atanmışlar kurullarının tam desteğini aldığı da anlaşılıyor.Seçim sonuçlarının açıklanması sürecinde ülkede uygulanan elektronik blokaj,telefon ve data iletişim sistemlerini tamamiyle susturdu. İçişleri bakanlığı tarafından uygulanan blokajın sokaklarda ağır silahlarla donandırılmış motorize güçlerin göstericileri sert bir biçimde etkisiz hale getirmesi ve seçmenin yüzde 33 ‘ oyunu alan reformist Mir Musavi’nin de evinde göz hapsine alması yıldırım hızıyla cereyan etti.
Köklü bir bürokrasiye, devlet geleneğine ve kültür birikimine sahip olan İran tarih boyunca ortadoğu’nun etkili ülkeleri arasında sayılır. Kurulan Pers İmparatorlukları , İsmaili ve Sasani İmparatorluğu binlerce yıldır bu bölgenin etkili gücü olmuştur . İran ortadoğu ‘nun Sünni ülkelerinin aksine İslamın heterodoksi mezhebi olan Şii mezhebindendir . Bu dini ayrılık ve Şii-Sünni ayırımı İran ‘ın siyasetine yansımıştır. Sünni Suudi Arabistan ve diğer körfez prenslikleriyle ile olan ilişkileri hep soğuk olmuştur . Binlerce yılın mezhep ayırımı beş on yılda çözülecek kadar basit değildir . Ortadoğu ülkeleri bunun sıkıntısını uzun yıllar çekmiş hala da çekmektedir.
İran ‘da İslam dini yayılırken bölgede etkin olan dinlerle bir tür senkretizasyon yaşandı .O bölgede yaygın olan Zerdüştlük Manicilik ve Yahudiliğin kurumsal yapısında etkili olan , ulu rahiplerin üstlendikleri konum sosyal realiteler gereği Şiiliğe senkretize oldu. Bu yüzyıllar süren süreç kimi zaman asker kimi zaman da din adamlarının yani ruhban sınıfının gücünü ortaya çıkardı.
İran tarihsel ve coğrafi oluşum gereği İsmaili akıma daha yakın durdu ve diğer İslam ülkelerinin aksine bir yol izleyerek Şii mezhebini kabullendi.Tüm dünyada esen özgürlük rüzgarları İran ‘ı da demokratik reformlar sürecine taşıdı.İran aristokrasisi (Şah Rejimi ) askerleri tercih edip teokratik güçleri yani ruhban sınıfını saf dışı bırakınca 1979 yılına kadar süren karmaşa süreci Şah rejimi’nin sonunu getirdi. Feodal gelenekleri sürdüren ve petrol gelirleriyle geçinen halkın günlük yaşamında devletten daha çok etkili olan ruhban sınıfı askerleri ve aristokrasiyi tasfiye ederek idareyi ele aldı.
İran siyasetini anlamak için ülkedeki dinsel kurumları iyi analiz etmek gerekli. İran ‘da demokrasi olup olmadığı bir çok yerde tartışılıyor.Nitekim bu seçimler tüm dünya medyasında İran’da batılı anlamda bir demokratik siyasi sistem olduğu imajını yansıttı. Bunun ne kadar doğru olduğunu ancak ülkedeki dini ve siyasi kurumları analiz ederek anlayabiliriz.
Atama yoluyla oluşturulan tek lider Uma Ali Hamaney mutlak bir güce sahip. Ülkedeki tüm politikaları belirleyen kurula başkanlık ediyor. Cumhurbaşkanlığı makamı ise halkın çoğunluğunun oylarıyla belirleniyor ama adayların ruhban sınıfı tarafından onaylanması gerekiyor. Cumhurbaşkanlığı tamamiyle sembolik bir liderlik.Aslında hiç bir yaptırım gücü olmayan her şekilde ruhban sınıfının denetlediği bir makam.
Ruhban Sınıfı ‘nın radikal kanadında yer alan Mahmud Ahmedinecad’ın ikinci kez yüzde 63 lük bir oyla seçilmesi ülkede son yıllarda oluşan reformcu akımın giderek yaygınlaşmaya başladığının da ayrı bir göstergesi.
Ayetullah Ali Hamaney, ‘in bu seçimlerde aktif bir rol oynadığını ileri süren siyasi yorumcular, esas siyasi hedefin Ayetullah Ali Hamaney olduğu konusunda hemfikir.
Son yıllarda ortaya çıkan siyasi ve ekonomik krizler İran ‘ın ruhban sınıfını giderek batıyla bir diyaloğa girmeye ve giderek demokratik ve laik bir sisteme doğru zorluyor . Petrol gelirindeki düşüş, sübvansiyonların getirdiği yükler, yeni teknoloji ihtiyacı, yabancı sermaye yetersizliği gibi ekonomik ve pratik gerekçelerle muhafazakar radikal gruplar dışında olan geniş genç halk kesiminden herkes tercihini dünyaya entegre liberal ekonomi politikalarından yana yapmak zorunda hissediyor.
Reformcu cephede yer alan Hüseyin Mir Musavi , radikal ekonomik politikalarıyla ülkenin hızla liberalleştirilmesi ve rejimin dini karakterinin yeniden yorumlanmasını isteyenleri temsil ediyor.Öte yandan ülkenin olmazsa olmaz kuralı olan “ŞERİAT “ düzeni de reformcuların da savunduğu düzen olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bu seçimler bir bakıma ruhban sınıfı liderlerinin yani Rafsancani ve Hamaney ‘in nihai hesaplaşmasını gösteriyor.Reformcu kanadı açıkça destekleyen Rafsancani bir anlamda Hamanay ‘in istemese de Ahmedinecad ‘a destek sağlamasına neden olmuş olabilir.Hamaney ‘in destekleyeceği Musavi ‘nin oylarının 33 lerin çok üzerinde olacağına kesin gözle bakılıyor.
Öte yandan diyalog çağrısı yapan ABD başkanı Obama’nın önümüzdeki dönemde ruhban sınıfından ve onların sözcüsü Ahmedinecad ‘dan bir açılım görmeyeceği de ortada.Önümüzdeki süreç oldukça sert uluslararası müzakerelerinyapılacağı platformlarda taviz vermeyecek olan İran ‘ın giderek Ahmedinecad usulünce değişik gruplar aracılığıyla Irak,Suriye ve Afganistan ‘da ciddi provakasyonlar yaratacağına da kesin gözüyle bakabiliriz.

8 Haz 2009

Kahire

Anlaşıldığı kadarıyla Kahire ABD diplomatları ve danışmanları tarafından İslam aleminin başkenti olarak görülüyor.

Eski büyük elçilerin bir sözünü hatırlamamak elde değil ..

Kahire olmadan ne savaş ne de barış olmaz.

Neden Kahire bu kadar önemli ?

Zamanda bir yolculuk yapmak gerekiyor bunu anlamak için.

Sırrı hala çözülemeyen piramitleri ve beş bin yıllık Mısır Dini ve Firavunlar döneminden sonra Kahire yeniden "evrenin" merkezi olmaya aday.İslam evreninin.Hükümdarlar ve ulu rahipler oturdukları tahtlarının dünyanın merkezi olduğuna inanırlardı."Kutsal Kent"lerde başkentte oturular oradan da dünyayı yönettiklerine inanırlardı.

Mezapotamya,Mısır ve Sami mitolojisinde de varolan "Gökyüzü Kırallığı " daha sonra tektanrılı dinlere de sekretize olmuştur.

Göğe doğru yükselen yüksek yapılar Ziggurat yani dünyanın direği ,gök ile yeryüzünün birleştiği yer olarak tanımlanıyordu.

Başkentlerde bulunan yüksek yapılar hep aynı fikri anlatmaya çalışır.Dante'nin ilahi komedyasında anlatılanlar da aynı alegoriyi kullanır.Kudüsdeki Beytü'l Mukaddes M.Ö. 586 yılında Babil Kıralı Buhtunnasır tarafından yıkıldıktan sonra Babil kulesi dönemin tek abidesi olarak kalmıştır. Paris deki Eyfel kulesi , Newyork'daki Hürriyet abidesi gökle yerin arasında bir yerde özgürlüğün hüküm sürdüğü bir ara'f ın varlığını temsil etmektedir.

Amerikalı için bu abide kutsaldır.Amerikan başkanı da binlerce yıl önce kendisinden önceki hükümdarların yaptığını yapmaya çalışmaktadır.Bugün ABD 'nin Irak ve Afganistan 'da yaptığı katliamlar ve cinayetlerin izah edilebilir bir yanı yoktur.

İlkçağda güçlü hükümdarların kurdukları kentler,uygarlığın beşiği kabul edilen Mezapotamya 'da yani Irak 'da ölüm meleği kol gezmektedir.Milyona yakın ölü beş milyondan fazla mültecinin yarattığı insanlık trajedisinin nedeni neydi? Şimdi yeni başkan Kahire'de yapacağı bir özür konuşmasıyla sıfırlayabilecek mi ?
  • Bugünkü Kahire 'nin neyi temsil ettiğinden ziyade neyi temsil etmediği belli.
    Kahire demokrat Arapları temsil etmiyor.

  • Müslüman kardeşleri de temsil etmiyor .
    Şiileri de temsil etmiyor.

Peki neyi temsil ediyor ?

"İngiliz İmparatorluğu'"nun 1.dünya savaşı sonrası kurdukları bir dikta rejimini.
Hüsnü Mubarek 'in ve onun destekleyicisi olan güçlerin silah zoruyla sürdürdükleri bir dikta rejimi.

B.H. Obama ve danışmanları bunun farkında.

Planlarını da ona göre yapmışlar.Irak 'daki ABD varlığını Fransız yazar Amin Maalouf lale tarlasında yuvarlanan su aygırı alegorisiyle anlatmaya çalışıyor.
Danışmanlar öncelikle İslam alemine seslenmek için bir Arap kentinin seçilmesinin önemi üzerinde durulmuş olmalılar.

Araplar etnik olarak Müslümanların çoğunluğunu oluşturmuyorlar ama İslam dininin ve kutsal kitabın yazıldığı dilin Arapça olması ayrı bir ağırlık ve öneme sahip; giderek Arap İsrail savaşında da önemli bir rol oynayan Mısır yeni ABD stratejisinde yeni bir cephe görevi de görebilir.ABD artık Ortadoğu'da yalnızca İsrail 'le nereye kadar gidebileceğini anlamış durumda.

Kahire bu anlamda en önemli Arap kenti olarak ortaya çıkıyor.Burada Ankara 'nın da ikinci cepheyi oluşturduğunu unutmamak gerekiyor.

Kahire'nin El Ezher Üniversitesi ise Sünni mezhebinin merkezi olması itibariyle de ayrı bir özellik katıyor olaya .

Bu konuşmanın Kahire'de yapılması oldukça büyük sorunları da beraberinde getiriyor.
Sünni mezhebi muhattap olarak alınıyor ama Şii'ler alınmıyor mesajı da ortaya çıkıyor.
Filistinliler'e destek veriliyor ama Yahudilere verilmiyor.

Müslüman Kardeşler , Hamas ve Hizbullah gibi tabanı güçlü örgütler muhattap alınmıyor ,diktatörlere destek veriliyor.
Buradan çıkan mesaj şu aslında .


Ne yaparsanız yapın ama Amerikalılara dokunmayın....

2 Haz 2009

Osmanlıca'nın dayanılmaz cazibesi ..


"Apologia" ya da daha doğrusu "Apologetics". ilginç bir kavram.Bir konuşmacının kendi tezini ya da görüşlerini savunması anlamında kullanılıyor .
İngilizcede buna yakın olarak "disambiguation " kavramıyla karşılaşıyoruz. Tükçede "anlam ayrım" gibi bana kalırsa biraz zorlama bir açıklama yapılıyor.
Oysa Plato 'nun ünlü eseri "Apology of Socrates" , Türkçe de "Sokrat 'ın savunması" olarak bilinir.
Son zamanlarda gazetelerde ve bazı TV programlarında sık sık gördüğüm bir "polemik" türü giderek bir dönüşüme uğruyor.Bazı köşe yazarları "Osmanlıca" yı ve "Osmanlı tarihi" ni paylaşamıyor.
" Ben bilirim sen bilmezsin .." polemikleriyle başlayıp örnekler vererek belden aşağıya serbest atışa geçen ve bunu yaparken de "pejoratif " bir tarz seçen yazar,çizer,programcı her telden çalan,o pozisyonlara nasıl ve hangi özellikleriyle geldikleri anlaşılmayan kişiler yeni bir tarz oluşturuyor.Tarz aslında yeni değil .Binlerce yıldır varolan bir gelenek. Apologist geleneği.
Tarih boyunca "ortodoksi ,heterodoksi "ikilemi dinamizminin yarattığı bir akım da denebilir.
Dini olduğu kadar bilim ve sanat konularında da apologistlerin varlığı biliniyor.
Hıristiyanlığın yayıldığı ve pagan ve Yahudi düşünceleri tarafından çok güçlü bir direnişle karşılaştığı yıllarda Hıristiyan apologistlerinden söz ediliyor.
Bunlardan ilki bir kilise rahibi olan Tertullian.
Latin Kilisesi'nin kurucusu olarak kabul edilen bu din adamının "Trinity " yani "üçleme" kavramının da kurucusu olduğu biliniyor.Tertullian 'ın Latin Kilisesi 'nin Hıristiyan Teolojisinin temel kavramlarını 150 yıllarında bir çok yerde savunduğu ve yerleştirdiği bilinmektedir.
Apologia günlük lisanda artık eski anlamında kullanılmıyor.Bir savı güçlendirmek ,bir bilginin ya da tezin çürütülmesi ya da bir düşünürün kendi görüşlerine tutamak elde etmek için gerekli kanıtları pejoratif (Aşağılayıcı bir biçimde ) ortaya koyması anlamında da kullanılıyor.
Teknik olarak "Apologia " terimi eski Yunancada hukuki bir kavram olarak kullanılıyor;Savcının iddaanamesine "kategoria" ,sanığın savunmasına da " apologia" adı veriliyordu.
Zaman içerisinde tüm ilkçağ sonu ve ortaçağ boyunca hukuki olmaktan çok dini bir kavram haline dönüştü.
Yahudi ,Hıristiyan ve İslam apologistleri dini argümanlarını her platformda savunma yoluna başvurdular.
Hıristiyan apologistleri arasında en ünlüleri : Tarsus 'lu Paul,Thomas Aquinas ,G.S. Lewis,Dr.Frank Turek olarak bilinmektedir .
İslam açısından en kayda değer apologist Şeyh Ahmet Deedat olarak bilinmektedir. İncil konusunda ortaya attığı savlarla tüm Hıristiyan dünyasında kısa sürede tamnınan Şeyh özellikle Royal Albert Hall 'da yaptığı Hıristiyanlık eleştirileriyle tanındı.
Bu bağlamda son günlerde bazı yazarların Osmanlı apologistliğine soyunduklarını görüyoruz. Bunun geç kalmış olsa da yine de belirli bir faydası olacağı düşünülmelidir.
Çok az kişi tarafından okunup yazılabilen Osmanlıca'nın engin bir bilgi hazinesi olduğu tartışılmaz.
Öte yandan bu bilgi hazinesinin anahtarı olan Osmanlıca bilgisinin bir statü sembolü gibi gösterilerek genç kuşakların özendirilmesi de zaman içinde okullarda Osmanlıca öğretilmesine vesile olabilir .
Türkiye Cumhuriyeti Milli Eğitim bakanlığı 1928 yılında harf devrimiyle terk ettiği yazıyı yardımcı ders olarak okutabilir mi okutamaz mı ?
Bunu söylemek çok zor .
Osmanlı apolojistlerinin ana amacının bu olduğu kuşku götürür; nihayetinde bilgi kaynağını paylaşmak apologistlerin elini zayıflatıp onları sıradan yazarlar haline getireceği için ana amacın "retorik" paydalı olduğunu düşünebiliriz.
Sonuç olarak estirilen fırtınaların ardından tartışmanın ana konusunun ne olduğunu anlamakta zorlanıyoruz ..

16 May 2009

Swat Vadisi ve Taliban ..


Pakistan ‘ın kuzeyindeki doğa cenneti Swat vadisi artk tamamiyle Taliban güçlerinin eline geçmiş durumda.

Bölge halkı göçe zorlanıyor.Hindukuş dağlarının eteklerinde bulunan bir zamanların gözde turistik Swat vadisi artık güvenli değil. Bugüne kadar iki milyon nüfuslu bölgeden göç eden kişilerin sayısı bir milyon üç yüz bin olarak bildiriliyor.
Başkent İslamabat ‘a 100 kilometre kala Pakistan ordusunun yoğun hava desteğiyle durdurulan Taliban güçleri tüm ülkede “şeriat” uygulamasının yürürlüğe konmasını talep ediyor.

Uzun bir süredir “Pakistan ‘ın İsviçresi “ olarak bilinen bölgeye yerleşen Taleban güçleri bölgenin en etkili din adamı İmam Sufi Muhammed ‘in himayesinde yürüttükleri kampanya sonucunda tüm Swat eyaletinde şeriat uygulamasını Pakistan hükümetine kabul ettirmişlerdi.
Pervez Müşerref ‘in bir kaç yıl önce verdiği tavizler şimdi Pakistan ‘ı derinden sallayan bir siyasi krize dönüşüyor.Atom bombası kullanma kapasitesine sahip Pakistan çaresizlik içinde sivil halkı bombalıyor.

Uluslararası af örgütü Swat vadisinde kız çocukların okula gitmesinin yasak olduğunu ve katı Taleban kurallarının geçerli olduğunu ,karşı koyanları yargılanmadan idam edildiğini uzun bir süredir sürekli raporlarında bildiriyor, ve yetkililerin tedbir almasını istiyordu. Bugüne kadar öldürülenlerin sayısının 1500 civarında olduğu tahmin ediliyor.

Pakistan Ordusu özellikle Peştun kabilelerinin yaşadığı bölgede halktan destek görmüyor.ABD ‘nin desteklediği bir kampanya olan Taliban güçlerini bölgeden kazıma askeri operasyonu binlerce yöre halkını zorunlu göçe zorluyor.

Peştunlar arasında saklanan taliban güçlerini sivil halktan ayırmanın güçlüğünü yaşayan Pakistan ordusu her geçen gün biraz daha yaklaşan siyasi krizi de pek önemsiyor sayılmaz .
Benazir Butto ‘nun trajik ölümünden sonra ülkedeki siyasi gücü ele geçiren Ali Zerdari ‘nin bu krize nasıl dayanabileceği de ayrı bir merak konusu.

Uzun yılar boyunca askeri cuntalarla yönetilen Pakistan ‘ın her geçen gün demokrasiden daha fazla uzaklaştığı ,giderek ordunun yeniden güç kazandığı da gözlerden kaçmıyor.
Taliban Afganistan ‘dan sonra Pakistan ‘ı da bir siyasi kaosun içerisine doğru sürüklemekte.

Bölgede uzun yıllardır mücadele veren demokratik sivil güçlerin umutları her geçen gün daha da tükenmekte.

13 May 2009

Aşiret,Devlet ve Birey..


Mardin katliamının medyaya yansıması bir çok gerçeği gözler önüne serdiği kadar bir çok soruyu da cevapsız bıraktı.

Devletin her yere kolu uzanır mı? Eski çağlardan kalma törelerle idare edilen aşiretlere etki edebilir mi ?

Üç boyutlu bir dünyada yaşayan aşiret bireyi üç ayrı sisteme göre kendini ayarlayabilir mi ?

1. Aşiret Töresi,
2. Dini vecibeler ve yaptırımlar,
3. Devlet kanunları ,


İşte bu karmaşıküç boyutlu dünyanın içinde yaşayan aşirete mensup birey ne yapacağını şaşırmış durumdadır.

Sadece Mardin ‘de değil , aşiret düzeninin elinin uzandığı her coğrafyada geçerli bir üçleme ile karşı karşıyayız. Bugün Mardin , yarın İstanbul öbür gün Münih ...

Fotoğrafa kuş bakışı baktığımızda Mardin ‘de karşılaştığımız olay aynen, Susurluk gibi,Ergenekon gibi, 6-7 Eylül olayları gibi ve diğer devletin doğrudan ya da dolaylı olarak aracılar kullanarak etkilediği olaylar gibi görünüyor.

Yine devletin otoritesini kullanan güvenlik güçleri burada söz konusu olan gizli ajanlar değil silahlandırılmış köy koruyucularıdır.

Bu kez devletin doğu illerinde PKK ‘ya karşı mobilize ettiği binlerce korucudan bazılarının işlediği cinayetleri izliyoruz. Bu da medyaya yansıdığı kadarıyla...

Nedense bu olay birden bire tüm dünya medyasına anında yansıtıldı.Bu hızın nedenleri üzerinde de ayrıca durmak gereklidir .

Çelişkili haberler alıyoruz. Kan davası,töre cinayeti,aşiret husumeti vb.vb.
Öldürülen masum çocuklar,hamile kadınlar, masum insanlar.. tek suçları var aşiret üyesi olmaları.

Öldürenler kim ?
Akrabaları .Hala çocukları .Aynı aşiretin bireyleri.
Suçlu aranıyor ..
Kim suçlu ?
Aşiret töresi mi ? Yoksa vatandaşını bir türlü koruyamayan devlet mi ?
İçişleri bakanı yaptığı açıklamada katliamın nedenini aşiret töresi olarak gösteriyor.
Devlet yetkilileri koruyucu sistemini mercek altına alıyor.


Değiştirebiliriz diyor.

Ama ülkenin her metresine güvenlik güçleri yerleştirme imkanı var mı ?
Polis devleti uygulamalarında bile suçun önlenemediği giderek arttığı biliniyor.
Devlet de o yolu seçiyor yıllardır doğu ve güneydolu illerimizde kırsal alanda 100,000 den fazla koruyucuyu ağır silahlarla donatıyor,
Kırsal alanda tüm asayişi bu gecici ve gönüllü “devlet görevlileri”ne bırakıyor.
Denetimi yok,kimin ne olduğu ve ne yaptığı belli değil. Koruyucuların öldürdükleri PKK militanları acaba gerçekten PKK militanı mı ?

Bu bölgelerde asayişi kim sağlıyor?

Çoğunluğu Kürt aşiret liderlerinin adamları olan koruyucu ordusu .

Vurulan ölen kimler ?
Topraksız, fakir dağ köylüleri... PKK militanı olup olmadıkları konusunda yeterli kanıt yok.
Hukukun üstünlüğü adalet ve eşitliği sağlamak ve vatandaşını korumak zorunda olan bir devletin içine düştüğü durum son derece dikkat çekici.
Medyada güvenlik ve asayiş konularında ortaya çıkan haberlere bir göz atarsak durumun vehameti iyice ortaya çıkmaktadır.
Kendini ve ailesini korumak zorunda kalan insanlar silahlanmaktadır.
Türkiyede ruhsatlı silah adedi 3 milyonun üzerinde ,ruhsatsız silahların ise 7 milyona yakın olduğu tahmin edilmektedir.


Bu ne anlama gelmektedir ?


Giderek insanlar silahlanma ihtiyacı duymaktadır. Yakında devletin kendisini korumadığını hissedenlerin temin ettikleri silahlarla adalet arayacaklarını söyleyebiliriz. Kendi istek ve arzularını sorumsuzca temin ettikleri silahlarıyla sağlamaya çalışan bireylerin oluşturduğu bir sosyal düzeni kentlerde hayal etmek güç ama kırsal alanda malesef gelinen nokta bundan ibaret.

Bir siyasi parti çıkıp koruyucu sistemini savunabiliyor.Onlara sahip çıkmak adına koruyucuların işledikleri cinayetleri de makul ve meşru karşıladığını beyan ederek destek veriyor.

Jandarma ,asker ya da polis düzeni sağlayamıyor bir sağlayalım diyor . Devleti savunmuyor eli silahlı milyonların düzenini savunuyor.Hukuk ya da bireysel özgürlükler anlamında tek kelime yok .Geçmişinde Maraş olayları gibi,Sivas ve Trabzon olayları gibi şaibeli sicili olan bir parti eli silahlı kontrolsüz gücü savunuyor.

Bu coğrafyada yaşayan insanların onulmaz üçlü çelişkisi her yanı sararken kimi siyasi partiler güvenlik gücü oluşturmaya çalışıyor,devlet şaşkın,vatandaş şaşkın .

Hukuk ve bireysel özgürlükler yolunda ilerleme kaydedilmesi gerekirken demokrasinin zemini kayıyor; özel güvenlik birimlerinin kontrolsüz hukuksuz zeminine doğru kayıyoruz.

İşte öylesine bir cumhuriyete doğru bizi sürüklemek isteyenler var.

Aşiret cumhuriyeti olma yolunda ilerliyoruz.


7 May 2009

Mardin


Mardin ‘de aralarında çocuk ve hamile kadınların da bulunduğu 44 kişinin ağır silahlarla hunharca öldürülmesi ülkeyi ve adaylığımızı destekleyen bazı AB ülkelerini şok etti.


TV dizilerinde sık sık romantik bir biçimde işlenen ve neredeyse imrendirilen “aşiret” sistemi birden bire gerçek yüzünü göstererek tüm dizi film izleyicilerini şok etti .


Bu hunhar cinayet, daha doğrusu “katliam” tüm kentlerde yaşayanları ve devleti yönetenleri şok ederken; bir kez daha ne kadar istemesek de ülkenin doğu ve güneydoğusunu kaplayan yoğun ve amansız cehaletin kara yüzünü bir kez daha gördük.


Ortadoğu ve Afrika ülkelerinde işlenen kabile cinayetlerini anlayabilmek ve bu cinayetlerin etrafında olup biteni bir kentlinin anlayabilmesi için öncelikle” Kabile kültürü”nü ve bu kültürün ana bileşeni olan "kabile" ya da "aşiret " aidiyeti anlamını kavraması ve tanıması gerektiğini söylüyor Prof . Philip Carl Salzman.


Salzman 'ın önümüzdeki günlerde yayınlanması beklenen kitabı "Culture and Conflict in the Middle East" Türk ,Arap ve Pers giderek “kabile “kültürü üzerine bazı gözlemlere yer veriyor.
Kitabında Suriye , Irak,Filistin ,İran ve doğu Anadolu bölgelerinde belirgin olan "Kabile şerefi","kendini feda etmek","cihad" ,"şehadet",”töre cinayetleri “ gibi bu kabilelere ait insanlar için son derece önemli sosyal değer yargılarına da yer veren Salzman ,Kanada , Montreal McGill Universitesi 'nde antropoloji dersleri veriyor.


Salzman 'ın yapmış olduğu gözlemlere göre kabile kültürünün hakim olduğu bölgelerde yaşayan insanlar için akrabalık,kabile,aşiret aidiyeti yaptırımları “devlet otoritesi”ninden daha güçlü.
Mardin katliamı ve bölgedeki diğer katliamlar aslında devlet otorisenin değil de daha farklı bir otoritenin bu insanları ve bölgeyi yönettiğini gösteriyor. Nitekim binlerce yıldır bu topraklarda hakim olan bu biat kültürünün yarattığı otorite, demokatik hukuk devleti olma yolundaki ülkenin bireylerinin ana çelişkisi olarak sürekli karşımıza çıkmaktadır.


Feodal yapının hakim olduğu toplumlarda ekonomik olarak bağlı bulunulan birim , aile kabile ya da aşiret olmak durumundadır. Birey olmak ,bireysel haklarını istemek bu tür topluluklarda anlaşılır bir değer yargısı değildir. Sosyal birim eğer aile ise aile reisi, aşiret ise aşiret reisi son sözü söylemektedir. Tek kutuplu bu ilişkiler yumağı bireyi değil topluluğun ( Kabile ya da aşiretin ) belirlediği menfaatleri dikkate almaktadır.


Eğer aşiretin menfaatleri çatışmayı gerektiriyorsa , çatışma kaçınılmaz olmaktadır.Bu anlamda Mardin ‘de kabilenin iki ailesi arasında çıkan husumetin nasıl sonuçlandığını görmekteyiz. Burada söz konusu olan büyük bir olasılıkla kabile liderliği mücadelesidir. Kurbanlar zaten kendilerini feda etmeye hazırlar. Yıllar boyunca bir kul olarak biat edenler için değişen bir şey yoktur.


Ne din ne de devlet bu karmaşık ilişkiler yumağına çağdaşlık getirme gücüne sahip değildir .
Hukuki açıdan devlet, belirli bir toprak üzerinde yaşayan insan topluluklarının bir egemenlik anlayışı ve hukuku içinde bir otorite altında örgütlenmesidir. " Siyasal iktidar” olarak da adlandırılan otorite , topluluğun alelade bir kalabalık olmadığının, her şeyden önce kendisini yönetme kabiliyetini haiz, siyasal toplum olduğunun göstergesidir.


AŞİRET NEDİR ?


Yapılan antropolojik araştırmalara göre kabile sisteminin de bir yapısı vardır. Bir aşiretin oluşabilmesi için en az iki Kabile‘nin bir araya gelmesi gerekmektedir.Bir Kabile 2 Bav‘dan, bir Bav 2 Malbat‘dan, bir Malbat ise 2 Mal‘dan oluşmaktadır.


Mal ise, temel olarak bir aile demek oluyor. Bu aile bir baba, oğul , torun , torunoğlu , torunun torunu ile bütün bunların çocuklarından (ortalama 300-600 kişi arası) oluşmaktadır. Eğer bu 5 kuşaktan daha büyük bir aile birliği varsa bunlara Ate, eğer geçmişte akraba olan iki Ate, bir birlik kurmuşlarsa buna da Taxim denilmektedir.


Aşiretler bu tip yapıların bir araya gelmesiyle oluşmaktadır.
En az iki aşiret de bir araya gelerek Mîr’likten daha küçük ve bir tür konfederasyon olan Ebr‘i meydana getirmektedir.


1- Aşirette "aristokrat" bir ailenin ve reisin bulunması,

2- "Abitler" adı verilen hizmetli sınıfın ve ailelerinin bulunması,

3- Aşiret bireylerine ya da aşiretin üst sınıfına ait toprakların bulunması,

4- Molla ve şeyh ailelerinin mevcudiyetinden oluşan bir "ruhban" sınıfının bulunması.


Görüldüğü gibi yüzlerce belki de binlerce yılın izlerini taşıyan bu sosyal ve siyasi yapı ,toprağa dayalı "feodal " birimler oluşturmaktadır .


Ortadoğuda devlet kavramı yeterince anlaşılır bir kavram olmanın ötesinde anlaşılmak ve sözünü dinletmek için "totaliter " dönüşümleri de kendi bünyesinde yapmak zorunda kalmaktadır.


Günümüzde bazı cumhuriyet rejimleri siyasi liderleri sözlerini ancak "aracılar " yardımıyla dinletebildikleri bir tuhaflıklar bileşkesine dönüşmüştür. Nitekim 84 yıllık cumhuriyet tarihimizde siyasi partilerin oluşumu ve oy potansiyeli içerisindeki kabile nosyonu yeterince irdelenmiş değildir.Doğuda büyük oy patlaması yapan etnik oylar bir anlamda “kabile oyları” olarak karşımıza çıkmaktadır.


Endüstri toplumunun bireyi , feodal yapının kaderci kabile üyesini anlamakta ne kadar zorlanıyorsa ,bir cemaat kulu da özgür düşünceyi ,birey olabilmeyi anlamakta o kadar zorlanmaktadır..


Çağdaş Türkiye cumhuriyetinin en büyük paradoksu işte burada, tam gözlerimizin önünde durmaktadır.

Hakkâri İzlenimleri (1)

Yedi günlük Rize Çamlıhemşin Yaylaları ve beş günlük Hakkâri gezisinden döndükten sonra bir kaç gün şaşkınlığımı üzerimden atamadım. Hem Ka...