16 May 2009

Swat Vadisi ve Taliban ..


Pakistan ‘ın kuzeyindeki doğa cenneti Swat vadisi artk tamamiyle Taliban güçlerinin eline geçmiş durumda.

Bölge halkı göçe zorlanıyor.Hindukuş dağlarının eteklerinde bulunan bir zamanların gözde turistik Swat vadisi artık güvenli değil. Bugüne kadar iki milyon nüfuslu bölgeden göç eden kişilerin sayısı bir milyon üç yüz bin olarak bildiriliyor.
Başkent İslamabat ‘a 100 kilometre kala Pakistan ordusunun yoğun hava desteğiyle durdurulan Taliban güçleri tüm ülkede “şeriat” uygulamasının yürürlüğe konmasını talep ediyor.

Uzun bir süredir “Pakistan ‘ın İsviçresi “ olarak bilinen bölgeye yerleşen Taleban güçleri bölgenin en etkili din adamı İmam Sufi Muhammed ‘in himayesinde yürüttükleri kampanya sonucunda tüm Swat eyaletinde şeriat uygulamasını Pakistan hükümetine kabul ettirmişlerdi.
Pervez Müşerref ‘in bir kaç yıl önce verdiği tavizler şimdi Pakistan ‘ı derinden sallayan bir siyasi krize dönüşüyor.Atom bombası kullanma kapasitesine sahip Pakistan çaresizlik içinde sivil halkı bombalıyor.

Uluslararası af örgütü Swat vadisinde kız çocukların okula gitmesinin yasak olduğunu ve katı Taleban kurallarının geçerli olduğunu ,karşı koyanları yargılanmadan idam edildiğini uzun bir süredir sürekli raporlarında bildiriyor, ve yetkililerin tedbir almasını istiyordu. Bugüne kadar öldürülenlerin sayısının 1500 civarında olduğu tahmin ediliyor.

Pakistan Ordusu özellikle Peştun kabilelerinin yaşadığı bölgede halktan destek görmüyor.ABD ‘nin desteklediği bir kampanya olan Taliban güçlerini bölgeden kazıma askeri operasyonu binlerce yöre halkını zorunlu göçe zorluyor.

Peştunlar arasında saklanan taliban güçlerini sivil halktan ayırmanın güçlüğünü yaşayan Pakistan ordusu her geçen gün biraz daha yaklaşan siyasi krizi de pek önemsiyor sayılmaz .
Benazir Butto ‘nun trajik ölümünden sonra ülkedeki siyasi gücü ele geçiren Ali Zerdari ‘nin bu krize nasıl dayanabileceği de ayrı bir merak konusu.

Uzun yılar boyunca askeri cuntalarla yönetilen Pakistan ‘ın her geçen gün demokrasiden daha fazla uzaklaştığı ,giderek ordunun yeniden güç kazandığı da gözlerden kaçmıyor.
Taliban Afganistan ‘dan sonra Pakistan ‘ı da bir siyasi kaosun içerisine doğru sürüklemekte.

Bölgede uzun yıllardır mücadele veren demokratik sivil güçlerin umutları her geçen gün daha da tükenmekte.

13 May 2009

Aşiret,Devlet ve Birey..


Mardin katliamının medyaya yansıması bir çok gerçeği gözler önüne serdiği kadar bir çok soruyu da cevapsız bıraktı.

Devletin her yere kolu uzanır mı? Eski çağlardan kalma törelerle idare edilen aşiretlere etki edebilir mi ?

Üç boyutlu bir dünyada yaşayan aşiret bireyi üç ayrı sisteme göre kendini ayarlayabilir mi ?

1. Aşiret Töresi,
2. Dini vecibeler ve yaptırımlar,
3. Devlet kanunları ,


İşte bu karmaşıküç boyutlu dünyanın içinde yaşayan aşirete mensup birey ne yapacağını şaşırmış durumdadır.

Sadece Mardin ‘de değil , aşiret düzeninin elinin uzandığı her coğrafyada geçerli bir üçleme ile karşı karşıyayız. Bugün Mardin , yarın İstanbul öbür gün Münih ...

Fotoğrafa kuş bakışı baktığımızda Mardin ‘de karşılaştığımız olay aynen, Susurluk gibi,Ergenekon gibi, 6-7 Eylül olayları gibi ve diğer devletin doğrudan ya da dolaylı olarak aracılar kullanarak etkilediği olaylar gibi görünüyor.

Yine devletin otoritesini kullanan güvenlik güçleri burada söz konusu olan gizli ajanlar değil silahlandırılmış köy koruyucularıdır.

Bu kez devletin doğu illerinde PKK ‘ya karşı mobilize ettiği binlerce korucudan bazılarının işlediği cinayetleri izliyoruz. Bu da medyaya yansıdığı kadarıyla...

Nedense bu olay birden bire tüm dünya medyasına anında yansıtıldı.Bu hızın nedenleri üzerinde de ayrıca durmak gereklidir .

Çelişkili haberler alıyoruz. Kan davası,töre cinayeti,aşiret husumeti vb.vb.
Öldürülen masum çocuklar,hamile kadınlar, masum insanlar.. tek suçları var aşiret üyesi olmaları.

Öldürenler kim ?
Akrabaları .Hala çocukları .Aynı aşiretin bireyleri.
Suçlu aranıyor ..
Kim suçlu ?
Aşiret töresi mi ? Yoksa vatandaşını bir türlü koruyamayan devlet mi ?
İçişleri bakanı yaptığı açıklamada katliamın nedenini aşiret töresi olarak gösteriyor.
Devlet yetkilileri koruyucu sistemini mercek altına alıyor.


Değiştirebiliriz diyor.

Ama ülkenin her metresine güvenlik güçleri yerleştirme imkanı var mı ?
Polis devleti uygulamalarında bile suçun önlenemediği giderek arttığı biliniyor.
Devlet de o yolu seçiyor yıllardır doğu ve güneydolu illerimizde kırsal alanda 100,000 den fazla koruyucuyu ağır silahlarla donatıyor,
Kırsal alanda tüm asayişi bu gecici ve gönüllü “devlet görevlileri”ne bırakıyor.
Denetimi yok,kimin ne olduğu ve ne yaptığı belli değil. Koruyucuların öldürdükleri PKK militanları acaba gerçekten PKK militanı mı ?

Bu bölgelerde asayişi kim sağlıyor?

Çoğunluğu Kürt aşiret liderlerinin adamları olan koruyucu ordusu .

Vurulan ölen kimler ?
Topraksız, fakir dağ köylüleri... PKK militanı olup olmadıkları konusunda yeterli kanıt yok.
Hukukun üstünlüğü adalet ve eşitliği sağlamak ve vatandaşını korumak zorunda olan bir devletin içine düştüğü durum son derece dikkat çekici.
Medyada güvenlik ve asayiş konularında ortaya çıkan haberlere bir göz atarsak durumun vehameti iyice ortaya çıkmaktadır.
Kendini ve ailesini korumak zorunda kalan insanlar silahlanmaktadır.
Türkiyede ruhsatlı silah adedi 3 milyonun üzerinde ,ruhsatsız silahların ise 7 milyona yakın olduğu tahmin edilmektedir.


Bu ne anlama gelmektedir ?


Giderek insanlar silahlanma ihtiyacı duymaktadır. Yakında devletin kendisini korumadığını hissedenlerin temin ettikleri silahlarla adalet arayacaklarını söyleyebiliriz. Kendi istek ve arzularını sorumsuzca temin ettikleri silahlarıyla sağlamaya çalışan bireylerin oluşturduğu bir sosyal düzeni kentlerde hayal etmek güç ama kırsal alanda malesef gelinen nokta bundan ibaret.

Bir siyasi parti çıkıp koruyucu sistemini savunabiliyor.Onlara sahip çıkmak adına koruyucuların işledikleri cinayetleri de makul ve meşru karşıladığını beyan ederek destek veriyor.

Jandarma ,asker ya da polis düzeni sağlayamıyor bir sağlayalım diyor . Devleti savunmuyor eli silahlı milyonların düzenini savunuyor.Hukuk ya da bireysel özgürlükler anlamında tek kelime yok .Geçmişinde Maraş olayları gibi,Sivas ve Trabzon olayları gibi şaibeli sicili olan bir parti eli silahlı kontrolsüz gücü savunuyor.

Bu coğrafyada yaşayan insanların onulmaz üçlü çelişkisi her yanı sararken kimi siyasi partiler güvenlik gücü oluşturmaya çalışıyor,devlet şaşkın,vatandaş şaşkın .

Hukuk ve bireysel özgürlükler yolunda ilerleme kaydedilmesi gerekirken demokrasinin zemini kayıyor; özel güvenlik birimlerinin kontrolsüz hukuksuz zeminine doğru kayıyoruz.

İşte öylesine bir cumhuriyete doğru bizi sürüklemek isteyenler var.

Aşiret cumhuriyeti olma yolunda ilerliyoruz.


7 May 2009

Mardin


Mardin ‘de aralarında çocuk ve hamile kadınların da bulunduğu 44 kişinin ağır silahlarla hunharca öldürülmesi ülkeyi ve adaylığımızı destekleyen bazı AB ülkelerini şok etti.


TV dizilerinde sık sık romantik bir biçimde işlenen ve neredeyse imrendirilen “aşiret” sistemi birden bire gerçek yüzünü göstererek tüm dizi film izleyicilerini şok etti .


Bu hunhar cinayet, daha doğrusu “katliam” tüm kentlerde yaşayanları ve devleti yönetenleri şok ederken; bir kez daha ne kadar istemesek de ülkenin doğu ve güneydoğusunu kaplayan yoğun ve amansız cehaletin kara yüzünü bir kez daha gördük.


Ortadoğu ve Afrika ülkelerinde işlenen kabile cinayetlerini anlayabilmek ve bu cinayetlerin etrafında olup biteni bir kentlinin anlayabilmesi için öncelikle” Kabile kültürü”nü ve bu kültürün ana bileşeni olan "kabile" ya da "aşiret " aidiyeti anlamını kavraması ve tanıması gerektiğini söylüyor Prof . Philip Carl Salzman.


Salzman 'ın önümüzdeki günlerde yayınlanması beklenen kitabı "Culture and Conflict in the Middle East" Türk ,Arap ve Pers giderek “kabile “kültürü üzerine bazı gözlemlere yer veriyor.
Kitabında Suriye , Irak,Filistin ,İran ve doğu Anadolu bölgelerinde belirgin olan "Kabile şerefi","kendini feda etmek","cihad" ,"şehadet",”töre cinayetleri “ gibi bu kabilelere ait insanlar için son derece önemli sosyal değer yargılarına da yer veren Salzman ,Kanada , Montreal McGill Universitesi 'nde antropoloji dersleri veriyor.


Salzman 'ın yapmış olduğu gözlemlere göre kabile kültürünün hakim olduğu bölgelerde yaşayan insanlar için akrabalık,kabile,aşiret aidiyeti yaptırımları “devlet otoritesi”ninden daha güçlü.
Mardin katliamı ve bölgedeki diğer katliamlar aslında devlet otorisenin değil de daha farklı bir otoritenin bu insanları ve bölgeyi yönettiğini gösteriyor. Nitekim binlerce yıldır bu topraklarda hakim olan bu biat kültürünün yarattığı otorite, demokatik hukuk devleti olma yolundaki ülkenin bireylerinin ana çelişkisi olarak sürekli karşımıza çıkmaktadır.


Feodal yapının hakim olduğu toplumlarda ekonomik olarak bağlı bulunulan birim , aile kabile ya da aşiret olmak durumundadır. Birey olmak ,bireysel haklarını istemek bu tür topluluklarda anlaşılır bir değer yargısı değildir. Sosyal birim eğer aile ise aile reisi, aşiret ise aşiret reisi son sözü söylemektedir. Tek kutuplu bu ilişkiler yumağı bireyi değil topluluğun ( Kabile ya da aşiretin ) belirlediği menfaatleri dikkate almaktadır.


Eğer aşiretin menfaatleri çatışmayı gerektiriyorsa , çatışma kaçınılmaz olmaktadır.Bu anlamda Mardin ‘de kabilenin iki ailesi arasında çıkan husumetin nasıl sonuçlandığını görmekteyiz. Burada söz konusu olan büyük bir olasılıkla kabile liderliği mücadelesidir. Kurbanlar zaten kendilerini feda etmeye hazırlar. Yıllar boyunca bir kul olarak biat edenler için değişen bir şey yoktur.


Ne din ne de devlet bu karmaşık ilişkiler yumağına çağdaşlık getirme gücüne sahip değildir .
Hukuki açıdan devlet, belirli bir toprak üzerinde yaşayan insan topluluklarının bir egemenlik anlayışı ve hukuku içinde bir otorite altında örgütlenmesidir. " Siyasal iktidar” olarak da adlandırılan otorite , topluluğun alelade bir kalabalık olmadığının, her şeyden önce kendisini yönetme kabiliyetini haiz, siyasal toplum olduğunun göstergesidir.


AŞİRET NEDİR ?


Yapılan antropolojik araştırmalara göre kabile sisteminin de bir yapısı vardır. Bir aşiretin oluşabilmesi için en az iki Kabile‘nin bir araya gelmesi gerekmektedir.Bir Kabile 2 Bav‘dan, bir Bav 2 Malbat‘dan, bir Malbat ise 2 Mal‘dan oluşmaktadır.


Mal ise, temel olarak bir aile demek oluyor. Bu aile bir baba, oğul , torun , torunoğlu , torunun torunu ile bütün bunların çocuklarından (ortalama 300-600 kişi arası) oluşmaktadır. Eğer bu 5 kuşaktan daha büyük bir aile birliği varsa bunlara Ate, eğer geçmişte akraba olan iki Ate, bir birlik kurmuşlarsa buna da Taxim denilmektedir.


Aşiretler bu tip yapıların bir araya gelmesiyle oluşmaktadır.
En az iki aşiret de bir araya gelerek Mîr’likten daha küçük ve bir tür konfederasyon olan Ebr‘i meydana getirmektedir.


1- Aşirette "aristokrat" bir ailenin ve reisin bulunması,

2- "Abitler" adı verilen hizmetli sınıfın ve ailelerinin bulunması,

3- Aşiret bireylerine ya da aşiretin üst sınıfına ait toprakların bulunması,

4- Molla ve şeyh ailelerinin mevcudiyetinden oluşan bir "ruhban" sınıfının bulunması.


Görüldüğü gibi yüzlerce belki de binlerce yılın izlerini taşıyan bu sosyal ve siyasi yapı ,toprağa dayalı "feodal " birimler oluşturmaktadır .


Ortadoğuda devlet kavramı yeterince anlaşılır bir kavram olmanın ötesinde anlaşılmak ve sözünü dinletmek için "totaliter " dönüşümleri de kendi bünyesinde yapmak zorunda kalmaktadır.


Günümüzde bazı cumhuriyet rejimleri siyasi liderleri sözlerini ancak "aracılar " yardımıyla dinletebildikleri bir tuhaflıklar bileşkesine dönüşmüştür. Nitekim 84 yıllık cumhuriyet tarihimizde siyasi partilerin oluşumu ve oy potansiyeli içerisindeki kabile nosyonu yeterince irdelenmiş değildir.Doğuda büyük oy patlaması yapan etnik oylar bir anlamda “kabile oyları” olarak karşımıza çıkmaktadır.


Endüstri toplumunun bireyi , feodal yapının kaderci kabile üyesini anlamakta ne kadar zorlanıyorsa ,bir cemaat kulu da özgür düşünceyi ,birey olabilmeyi anlamakta o kadar zorlanmaktadır..


Çağdaş Türkiye cumhuriyetinin en büyük paradoksu işte burada, tam gözlerimizin önünde durmaktadır.

1 May 2009

"Makûl " bir Bayram kutlaması


Eğer" makûl" bir kalabalık olursa Taksim Meydanı 'nda toplantı yapılabilir iznini veren İstanbul Valisi her halde meslek yaşamının en zor günlerinden birini daha yaşamıştır.
1977 yılının 1 Mayıs tarihinde kimine göre 37 kimine göre 41 kişiye mezar olan Taksim Meydanı'nda neler olduğu bugün hala resmen açıklanamıyor.

Bugün açılan pankart belki de en “makûl” pankart olarak 1 Mayıs tarihine geçecektir.
Cumhuriyetimizin savcıları,hakimleri,gazetecileri yaptıkları tüm tahkikatlerden eli boş döndüler.katiller , ajan provakatörler bulunamıyor.Bu davadan hüküm giyen tek bir suçlu bile bulunmamıştır.
Devletin emniyet güçleri her yıl bu olayları yeniden yaşamamak için çaresiz Taksim Meydanı'nda önlem alıyor. Kalabalıkları sayısına göre makûl ve makûl olmayan gruplara ayırıyor ve işçi sendikalarının temsilcileri oldukları bile şüpheli az sayıdaki gruplara meydanda toplanma iznini şartlı olarak veriyorlar.
Bir barış ve kardeşlik dayanışma günü olması gereken 1 Mayıs bayramı devletin emniyet güçleriyle halkın (işçilerin) çatışması haline dönüştürülüyor. Bazı "makul olmayan " gruplar geçtikleri yolları talan ederek, önlerine çıkan her şeyi yakıp yıkarak ,dükkanları işyerlerini tahrip ederek bir amaç peşinde mi dolaşıyorlar ?

Bu grupların cep telefonlarıyla haberleşerek ,devletin hassas güvenlik kameralarında,TV 'de gazetelerde boy boy fotoğrafları yayınlanıyor ama tutuklanan yok, telefon konuşmalarını dinleyen de yok .Gruplar belirli fonksiyonu icra eder gibi çekinmeden ellerindeki sapanlarla, molotof kokteylleriyle devletin emniyet güçlerine saldıracak kadar fütursuz .

Kimdir bu kişiler ? Neden böylesine bir eylem yaparlar ? Devletin emniyet güçleri bunlara neden engel olamaz ? Aylar öncesinden bilinen bu eylemlerin teknolojik olarak istihbaratının yapılması bu kadar mı zor ?

Dükkanının vitrini kırılıp malları talan edilen esnafın zararını kim karşılayacak ?
Bundan kim ne çıkar sağlıyor sorusunu yanıtlayan da yok ..

Yine 1977 yılından bu yana değişen bir şey yok .Makûl olanla makûl olmayanın fiziki olarak ayrılamadığı, ne anlama geldiği de bir muamma haline gelen , ajan provakatörlerin cirit attığı bir 1 mayıs daha yaşadık.
Devletin emniyet görevlileri malesef makûl olmayanları ayıklayamadı, yine makûl olanları tutukladı ,ıslattı ve copladı.
.
Dükkanı tahrip olan esnaf sözün bittiği yerde durup emniyet güçlerinin kendisini korumasını bekledi.
Açık oturumlarda kanal kanal gezerek boy gösteren gözde yorumcular bir hukuk devletinde nasıl olup da bir günlük "makul " bir sıkıyönetimin hangi hukuk prensibine göre ilan edildiğini konuşacaklar mı acaba ?

Hiç sanmıyorum..

21 Nis 2009

James Graham Ballard


Ünlü İngiliz yazar vefat etti.

Her yazar öldüğünde gökyüzünden bir yıldız eksilir gibi gelir bana.


Kimileri fark etmez bile.


Milyarlarca yıldızın arasından bir iki tane eksilmiş kim fark edebilir bunu ?


O yıldızı izleyen ve gözleyenler fark eder.


Yaşamı fırtınalarla Şankay ‘dan Kanada’ya savrulan yazar Londra’nın kuzeyinde bir kasabada huzur bulur.


Eşinin veremden erken ölümü üzerine üç çocuğunun sorumluluğuyla farklı bir yaşam mücadelesine girer.


Çok acımasız ve sert bulduğu çağdaş yaşamı yumuşatmak için lüks tüketimden ve doğa düşmanı ürünlerden ve kapitalist dünyanın son dönemi olarak tanımladığı vahşi kent yaşamından uzakta yaşar .


Güneş imparatorluğu " adlı filmdeki afacan çocuğun Şanghay 'da 1930 yılında doğan küçük James Ballard ile benzerliklerini görmemek elde değildi.Bir çocuğun gözleriyle kameralara Steven Spielberg tarafından yansıtılan filmin senaryosu yazar hakkında bir çok ipucu vermiyor muydu ?


Tek kelimeyle yoğun bir göçebe yaşamı süren James Ballard 'ın yazarlık serüveni de bu göçebenin izlenimleri gibi yansıyor kurmaca öyküler dünyasına .Küçük yaşta esir kamplarında edinilen izlenimler daha sonra Kanada'nın karlı topraklarında sürüyor ve yakalanılan amansız hastalıkla verdiği mücadele sürüp gidiyor.


Yazarın dostu ve ajanı Margaret Hanbury yakalandığı hastalık nedeniyle Ballard 'ın 78 yaşında vefat ettiğini basına duyurana kadar onun yok olacağını düşünmemiştim.


Yazar bir söyleşide "unutmak için yirmi yıl hatırlamak için de bir yirmi yıl " daha harcadığı çocukluk anılarını anlatıyordu.


Bilim kurgunun günümüzün edebiyat tarzı olduğunu savunan yazar, içinde yaşadığımız dünyanın bir bilim kurgu dünyası olduğunu, insanların ise uzaydan bu dünyaya geldiğini düşündüğünü anlatıyordu.


Evet dünya edebiyatının çok önemli yıldızlarından biri daha söndü.Geriye okunmayı bekleyen 20 ye yakın eseri kaldı.


Yazarın yapıtlarının Türkçe çevirileri Ayrıntı Yayınları tarafından yayınlandı.

30 Mar 2009

Seçim Mesajları



Çok önemli bir demokrasi merhalesi daha geride kaldı:


Seçimin ülkenin dört bir yanında nasıl cereyan ettiğine dair tarafsız haberler alamamaıza rağmen yine de olaysız ve sakin bir seçim yaşandığı söylenebilir.


Bu konuda uluslararası tarafsız gözlemcilerin raporlarını çok kısa sürede okumayı umuyoruz .
Yerel seçimlerin verdiği mesajların çok kısa bir özetini yapmak gerekirse :


AKP için sandıklardan şu mesaj çıkmıştır:


" Saflarda Erime ve parçalanma başlamıştır " Seçmen kesin bir mesaj vermiştir. "Mağrur olma padişahım ,senden büyük Allah var... " demiştir.


Bu ne anlama gelmektedir ?


Son aylarda iyice ortaya çıkan ve seçim kampanyaları sürecinde de açıkca izlenebilen,şişkin ego sendromlarının dayanak noktası zayıflamıştır:


Artık ,Türkiyede tek parti, tek adam ,milli şef ,padişah rüyalarının kesinlikle çağdışı olduğu seçmen tarafından vurgulanmıştır.


Seçmenin çoğunluğu % 61 i AKP 'ye oy vermemiştir .


Bunu da rakkamla ifade etmek gerekirse : AKP 'ye oy veren 18 Milyon kişi vermeyen ise 28 milyon kişidir.


Bu durumda demokrasinin gereği olarak AKP 'nin "dayatma " baskılarının kaynağı olarak nitelendirdiği çoğunluktan söz etmek oldukça güçtür.


Hesap ortadadır.


CHP için :


Gelecek seçimlerde Kılıçdaroğlu gibi bir başkanla iktidara gelebilirsiniz.Baykal görevi "Gandi" ye devret demiştir.


MHP İçin :


Aslında seçimlerde en büyük sıçramayı yapan parti MHP olmuştur.


Bunun nedeninin çok iyi analiz edilmesi gereklidir.


ANAP ve DYP 'den kopan siyasi unsurların bir bölümünün MHP 'de ortaya çıktığı söylenebilir.


Bu anlamda MHP 'nin gelecek seçimlerde ciddi bir koalisyon ortağı olarak ortaya çıkabileceği ihtimali vardır.


Doğu illerinde firesiz "Kürt" etnik realitesi belirgin bir biçimde bir kez daha ortaya çıkmıştır.


Diyarbakır başta olmak üzere Doğu ve GüneyDoğu illerinde ciddi bir etnik potansiyel olduğu ve yaklaşık 3 milyon kadar seçmenin "Kürt " kimliğinin siyasi olarak da vurgulanmasını istedikleri realitesiyle karşı karşıyayız .



Bu sonuçlar yalnızca Türkiye'de değil AB ülkelerinde de değerlendirilecektir.Bu anlamda etnik siyaset AB görüşmelerinde masaya getirilecektir.


Türk Medyası malesef bu seçimlerde çok kötü bir sınav vermiştir. "


Yandaş medya" ve "Tüccar medya" gibi tanımlarla seçmenin gözünde hırpalanan medya mensupları siyasi anlamda bir kamplaşmanın odağına doğru sürüklenmiş ve bir bölümü taraf tutmak zorunda kalmışlardır.


Bazı medya kuruluşları açıkca militanlaşmış , "tarafsızlık " ilkesi ciddi anlamda ikinci plana itilerek seçmen ve uluslararası kamu oyu nezdinde güvenirliği sorgulanır duruma gelmiştir..


Bu mesajların arasında satır aralarında okunması gereken ana mesaj aslında ülkenin yavaş yavaş içine girdiği ekonomik krizin önümüzdeki günlerde yaratacağı hasarların boyutudur.


Siyasi anlamda H.B. Obama 'nın ziyaretiyle gündeme gelecek iki önemli konu bu atmosferde nasıl nasıl çözümlenecektir ?


ABD Ordularının Irak 'dan çekilerek Afganistan 'a konuşlandırılması lojistiğinde acaba TBMM 'nde ne ölçüde bir "Teskere" sorunu yaşanacaktır ?


Ekonomik krizin ağırlaşmaması için gerekli olan ilk etapda derhal bulunması gereken 25 Milyar dolarlık destek nereden ve nasıl sağlanacaktır ?


Cumhurbaşkanı Abdullah Gül 'ün başlattığı ve Kuzey Irak başta olmak üzere "Kürt " açılımı olarak tanımlanan siyasi stratejinin, İran,İsrail,Irak, Afganistan dörtgeninde nasıl uygulanacağı büyük bir merak konusudur.


Önümüzdeki günlerde muhalefetin "erken seçim " baskısı büyük bir olasılıkla artacak,sertleşen polemiklerin yaratacağı gerilimli günlere hızla girileceği ve bu gerilimli ortamda işsizlik , yolsuzluklar, "Ergenekon" hukuksal süreci ,"İnsan Hakları " ihlâlleri , "kişisel özgürlükler ve söz hürriyeti " gibi ana konularda ciddi sarsıntılar olacağını tahmin edenlerin sayısı az değildir .

1 Mar 2009

Günümüz Türkiye’sinde düşünce akımları üzerine bazı notlar :


Bugünlerde seçim havasına girmiş Türkiye ‘de meydanlarda ,medyada ve açık oturumlarda ,verilen demeçlerde seçmen kitlesine bazı mesajların iletilmeye çalışıldığını görmekteyiz:


Ayrıca değişik platformlarda Osmanlıcılık”,”Türkçülük”,”İslamcılık”,”Garpcılık” ,”Atatürkçülük” gibi türlere ayrılarak incelenebilecek ideolojik ve kimi anlamda siyasi düşüncelerin canlandırıldığı gözlemlenebilmektedir.


Hiç şüphesiz bu düşünce akımlarının günümüzde geçmişe göre daha farklı algılandığı da söylenebilir.


Düşünce akımları olarak da nitelendirilebilecek bazı temel kavramları burada açmakta sonsuz yararlar olduğunu düşünmek istiyorum .


Osmanlı İmparatorluğu bir gecede çökmemiştir.Sahip olduğu coğrafya ve etnik ve dini aidiyetlerin çeşitliliği göz önüne alındığında “imparatorluğu kurtarma kuramı “ geliştiren düşünürlerin de oldukça fazla olduğunu söylemek gerekir.


Günümüzde de ülkenin gidişatını farklı açılardan gören siyasi akımların “Cumhuriyeti Kurtarma “ adına dayandıkları düşünce akımlarının o günlerde geliştirilen kuramsal tabandan kopuk olmadığı düşünülebilir. Günümüz siyaseti ve siyasetcileri de bir anlamda bu düşünce akımlarının tam olarak olmasa da ,belirgin ölçüde iskeletini taşıyan tabloları çizerek halktan oy toplamaya çalışmaktadırlar.


Bu nedenle bu düşünce akımlarına kısaca değinmekte sonsuz faydalar vardır.

Osmanlıcılık,


Osmanlı İmparatorluğu içindeki tüm etnik grupların üzerinde bir "Osmanlılık" duygusunu ve bu duyguya paralel olarak bir "Osmanlı Milletini" ortaya çıkararak Osmanlı Devleti'nin menfaatleri doğrultusunda gayret sarfetmelerini sağlamaya yönelik bir düşünce akımı olarak ortaya çıkmıştır.


Bu düşüncenin savunulmaya başlandığı Tanzimat döneminde, İmparatorluk içindeki değişik etnik grupların bağımsızlık düşüncesi paralelinde geliştirdikleri söyleme karşıt bir tez olarak da geliştirlimiş olableceği düşünülebilir.


1839'da ilan edilen "Gülhane Hattı Hümayunu"nda bu fikir prensip olarak da tespit edilmiş oldu. Dolayısıyla Osmanlıcılık fikrinin esas gelişimi Tanzimat'tan sonradır. Yeni Osmanlılar ve Jön Türkler, pek çok konuda birbirlerinden farklı düşünmelerine karşın; "Osmanlıcılık" fikrinin ana programı konusunda ortak bir düşünceye sahiptirler:Bu düşünce ortak platformu da tek bir cümleyle ifade etmek gerekirse.


“Osmanlılar hukuken eşittir. Hukuk ve hürriyetleri teminat altındadır.”


İslamcı Süleyman Nazif, Batıcı Celal Nuri, osmancılığı savunurken ,Yusuf Akçuraoğlu ise; Osmanlıcılık fikrini gerçekçi bulmadığını ifade eder.


Osmanlıcılık fikrinin hukuki çatısı Mithat Paşa ve arkadaşlarının da gayretleriyle 1876'da Kanun-ı Esasî'nin ilanıyla kuruldu. Fakat II. Abdülhamid'in, Osmanlıcılık fikrinin zararlı olduğu kanaatına varması o dönemin en can alıcı siyasi hareketi olarak değerlendirilmelidir.Nitekim islamcıların etkisinin daha güçlü bir rüzgârla sardığı padişahın Meşrutiyet idaresine ara vermesi ve yeniden bütün yetkileri kendisinde toplayarak İslamcılık fikrini ön plana çıkarması zaman içerisinde bu düşüncenin küllenmesine ve öneminin kaybolmasına sebep olmuştur.


İslâmcılık


Bir düşünce akımı kimliğiyle İslamcılığın tam olarak II. Abdülhamid döneminde Osmanlıcılığa ve giderek Jön Türk akımına karşı bir cephe olarak oluşturulduğu söylenebilir. II. Abdülhamid, İslamcılık politikasıyla hem Balkanlardaki "Panislamizm"i etkisiz duruma sokmak, hem de içeride siyasal rakiplerinin halk içindeki gücünü kırmak istiyordu.


İslamcılara göre, Osmanlı İmparatorluğu'nda çöküşün sebebi, Batıcıların ileri sürdüğü gibi İslamiyet'ten kaynaklanmıyordu. Bu düşüncesin şidddetli savunucularından birinin de Said Halim Paşa' olduğu söylenmektedir. .


İslamcılar çoğunlukla "Sırat-el-mustakim", "Sebilürreşat" ve "Beyan-ul hakim" gibi dergilerde düşüncelerini dile getirdiler . M. Şemsettin Günaltay'a göre, çöküşün sebebi Cinci Hoca, Seyyit Mustafa gibi dar görüşlü, yobaz fikirli adamlardı.


İslamcılar, Batı'nın Osmanlı Devleti'nden teknolojik anlamda ileride olduğunu kabul etmişlerdi. Bu yüzden Batı'dan teknik ilericiliğinin alınmasının şart olduğunu savundular. Buna karşılık anlamını her geçen gün daha da anlaşılmaz bir hale getirdikleri İslami “ahlak ve maneviyat” bakımından Batı ‘nın açıkca söylemeseler de Hıristiyan olması nedeniyle geride olduğunu ileri sürüp mutlak Batı taklitçiliğine karşı çıktılar.


İslamcı düşünürlerden biri de İstiklâl Marşı Şairi ,Mehmet Akif'tir.islamcı düşüncesin önde gelen şahsiyetlerinden biri olarak bilinen Mehmet Akif , Batı'nın teknolojik üstünlüğünü kabul eder fakat Batı tekniğinin alınmasını isterken mutlak taklitçiliği reddeder.Batı’nın ilerlemesini durdurmanın yolunun “İslam Cephesi “ ni kurmaktan geçtiği tezi de oldukça büyük bir taraftar kitlesi bulmuştur.


"İttihad-ı İslam" adı verilen bu cephenin kısa sürede başarılmasının mümkün olmadığını da bilirler. Diğer düşünce akımlarından Batıcıları, körü körüne bir taklitçilik peşinde olduğu için tenkid ederler. İslamcılar başlangıçta Osmanlıcılığa olumlu bakmalarına karşın Balkan Savaşı'ndan sonra bu konudaki düşüncelerini tamamiyle değiştirirler.Milli mücadelenin kazanılmasında İslamcı düşünürlerin katkısının ne denli olduğu tartışmalı bir konudur. İşte bu nedenle günümüzde bu cephenin bazı düşünürler ve siyasi akımlar tarafından bir tez olarak hala savunulduğunu görmekteyiz.



Türkçülük


Türkçülük Balkan savaşları ,trablusgarp ve diğer Arap yarımadasındaki cephelerde uğranılan yenilgilerden sonra ileriye sürülen bir tez olarak diğer akımlara oranla daha geç ortaya çıkmasına karşılık Milli Mücadele'nin başarıya ulaştırılması ve Cumhuriyetin örgütlenmesinde rol oynayan İslamcılık kadar etkili olan çok önemli bir düşünce akımıdır.


Düşünce akımının önemli temsilcilerinden Yusuf Akçura, Türkçülük akımının başlangıcını, Mustafa Celaleddin Paşa'nın 1869'da Sultan Abdülaziz'e sunduğu bir kitaba kadar geri götürmektedir.


Kasım 1908'de Rusya'dan kaçarak İstanbul'a gelen bazı “Türkçü”lerin kurdukları "Türk Derneği" bu akımın beşiği olmuştur. Türk Derneği'nin kendi kendisini kapatmasından sonra Türkçüler bu kez Ağustos 1911'de kurulan "Türk Yurdu Cemiyet"inde toplanmaya başladılar.


Fakat Türkçülüğün asıl örgütlenmesi bu derneğin de kendisini feshederek Asker" Tıbbiyelerin öncülüğünde 3 Temmuz 1911'de kurulan "Türk Ocağı" derneğinde gerçekleşti. Derneğin resmi kurucuları şair Mehmet Emin (Yurdakul), Ağaoğlu Ahmet ve Dr. Fuat Sabit (veznedar) Beylerdir. Balkan Harbi'nden sonra seçilen yönetim kurulunda Hamdullah Suphi Tanrıöver (Reis), Akçuraoğlu Yusuf (İkinci Reis), Halis Turgut, Hüseyin Ragıp, Dr. Akil Muhtar (Özden) ve Dr. Hüseyin Ertuğrul Beylerden oluşmaktadır.


Özellikle Balkan Savaşı'ndan sonra Osmanlı bayrağı altında yaşayanları bu kez osmanlı olarak değil de etnik Türk kimliği duygusuyla bilinçlendirmek, milliyetini idrak ettirmek gibi gayretler içinde gelişen bu akım “Türk Ocağı “ akımı olarak bilinmektedir.


Siyasal amaçlara ulaşabilmek için, millî bir iktisadi politikanın izlenmesi ve özellikle de kapitülasyonlardan kurtulmanın gereği vurgulanmıştır. Ziya Gökalp, Tekin Alp gibi yazarlar "Türk Yurdu", "İktisadiyat Mecmuası" gibi dergilerde "Millet Nedir? Millî İktisat Neden İbarettir"; "İktisad-ı Millî; "Milli İktisada Doğru" vb. yazılar yazarak kamuoyunu aydınlatmaya çalışmışlardır..Daha sonra Türklük kavramının kapsamını değiştirerek “Turan “ fikrini ortaya atan düşünürler de Asya'da bulunan Türk illerini Osmanlı bayrağının gölgesinde toplayarak büyük ve kuvvetli bir "İLHANLIK" oluşturma hayali de dikkat çekicidir . Bu anlamda Ziya Gökalp "Turan" adındaki şiirinde manifestosunu açıkca ortaya koymuştur.


“Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir; TURAN.”


Balkan Savaşları, imparatorluğun üçde iki çoğunluğunu oluşturan Hıristiyan tebanın kopuşunu da beraberinde getirmiştir. Ortadoğu'da Araplaretnik kökenlerine göre kendi bağımsızlıklarını ilan etmek için fırsat kollarken, Anadolu ‘da Türkcülük ve İslamcılık ekseninde Milli Mücadele organizasyonuna gidilmiştir.


Bu organizasyonun iki ana teması Türkçülük ve İslamcılık düşüncesi ,Milli Mücadele sonrasında kurulan Modern Türkiye Cumhuriyeti hukuk düzeni içerisinde “cumhuriyetcilik “ akımının da başlangıcı olmuştur. İşte günümüze kadar ciddi bir hesaplaşma içinde olduğu gözlenen bu üç akımın siyasi hesaplaşmalarının örneklerini kolaylıkla görmek mümkündür.

Garbcılık (Batıcılık),


Osmanlı devletini kurtarmak ve modernleştirmek yolunda ortaya çıkan fikir akımlarından biri de Garpçılık’tır. Bu düşünce akımı belki de teşhisi kolay ,fakat etkilerinin zorlukla tefrik edildiği bir siyasi alan olarak karşımıza çıkmaktadır.


Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde ıslahat faaliyetlerinin başlangıcı ile garpçılığı ilişkilendirmek sanırım yanlış olmaz. I. Meşrutiyet'e gelinceye kadar Batılaşma hareketinin önderleri, toplumun en üst kesimleridir ; ya padişahların bizzat kendileri ya da onların desteklediği devlet adamlarıdır.

Gülhane Hatt-ı Hümayunu altı yüz yıllık bir gecikmeyle bir ölçüde İngiltere’de 1200 yıllarında Magna Carta ‘ benzeri hükümdarla “tebaa” yani “kullar “ arasındaki münasebetlerin yeni hukuk esaslarını belirlemeyi amaçlıyordu.


I. Meşrutiyet, Batılılaşma hareketlerinde bir dönüm noktasını teşkil eder. Bu akımın etrafında toplanan fikirler çoğunlukla "İçtihad" dergisi etrafında toplanan düşünürler tarafından savunulmuştur. Garpçıların devletin çöküş sebebi olarak "devlet adamlarını” ve “aydınları" sorumlu tutmaları dikkat çekicidir.Bu siyasal eğilim, bir tür kültür ihtilali yaparak batının tüm kurumlarını taklit ederek özümsemek yani toplumu ve devleti "Garplılaşmaktır" ,"Nur ondadır."


Garpçıların en önemli düşünce adamlarından Abdullah Cevdet ve arkadaşları birinci grubu oluşturur. İkinci grubu oluşturan Celal Nuri ve arkadaşları ise Batının yalnız teknolojisinin alınması gerektiğini, Osmanlı Devleti hakkında düşmanca duygular besleyen Batıya kültürel açıdan karşı çıkılmasının kaçınılmaz olduğunu savunur.her iki grubun birleştiği ortak nokta ise İslam dini bağlamında gündeme gelir :


İmparatorluğun gelişmesine ve ilerlemesine din, tek başına bir engel değildir. Fakat İslamiyet'in yanlış yorumlanması ve bir dizi batıl itikatların gelişmesi kalkınmaya engel olmaktadır.Özel teşebbüsün desteklenmesi gerekmektedir.


Batıcılar "İttihad-ı Anasır" yani Osmanlı birliğine taraftardırlar. Bu anlamda Tanzimat ve Tanzimatçılığı savunmaktadırlar.Ayrıca Batılı krallar gibi padişahın tek eşli olması, fes'in atılarak şapkanın benimsenmesi, kadınların diledikleri tarzda giyinmelerine ve dolaşmalarına izin verilmesi, mevcut alfabenin atılarak Latin harflerinin kabul edilmesi, okuyuculuk, üfürücülük, falcılık vb. davranışların yasaklanması, medreselerin kapatılarak batı kolejleri tipinde okulların açılması, birer tembellik yuvası olan tekke ve zaviyelerin kapatılması gibi düşünceler daha sonra Cumhuriyet döneminde devlet adamları ve düşünürleri tarafından uygulanmıştır.


Bir anlamda imparatorluğun son yıllarında garpçıların etkilerinin ne denli kuvvetli olduğu en azından ordunun idaresinin yabancı generallere bırakılmasından anlaşılabilir. Tanzimat döneminde Osmanlı ordusu üst kademesi tümüyle yabancı general ve mareşallerin emri altına girmiştir.


Sonuç


Günümüz siyasi partilerine ve savundukları düşüncelere incelendiği zaman yukarıda açıklanan yelpazeyi tümüyle ya da kısmen görmek mümkündür.İslamcılık ve Tükcülük akımının zamanın ekonomik ve siyasi konjüktürü paralelinde belirli dönüşümler geçirdiği şüphe götürmez.
Siyasi polemiklerin “garpçılık” ağırlıklı bir siyaset izleyen Cumhuriyet hükümetlerinin eleştirisine dönüştürüldüğü ve çoğunluğun dini duygularının paralelinde popülist bir çizgiye doğru kaydırılması da dikkat çekicidir.


Son altı yıldır hızlanarak yürütülen AB ile uyum sürecinin ne ölçüde “garpçılık “ düşüncesine ilişkin olduğu da ayrı bir tartışma ve inceleme konusudur . AKP iktidarının siyasi anlamda hangi yolu izlediği de hala büyük bir merak konusudur .


Cumhuriyet hükümetleri geleneğinden gelen siyasi partilerin son dönemlerde “İslamcılık” ve “Türkçülük” çizgisinde siyaset değişikliği yaparak taban genişletme çabaları da giderek yok edilen orta sınıfın bir türlü yaratılamadığının bir başka kanıtı olarak önümüzde durmaktadır .

Hakkâri İzlenimleri (1)

Yedi günlük Rize Çamlıhemşin Yaylaları ve beş günlük Hakkâri gezisinden döndükten sonra bir kaç gün şaşkınlığımı üzerimden atamadım. Hem Ka...