3 Haz 2012

Hayırsız Ada




İstanbul göklerinde Halley  kuyruklu yıldızının[1] görülmesiyle birlikte halk arasında büyük bir panik de yaşanmış.  1910 yılının  Mayıs ayının on sekizinci günü yeniden ortaya çıkan kuyruklu yıldız dünyaya o kadar yakın geçiyormuş ki, bunun kıyamet habercisi olduğunu ileri sürenler  mabetlere toplanarak  dua ediyorlarmış..
İşte bu dünyanın sonunun geldiğini düşünen insanların günlük yaşamına bir de Abdülhamid’i tahttan indirerek idareyi ele alan İttihat ve Terakki’nin  şehri modernleştirmek adına sokak köpeklerini  toplatma kampanyası hiç de beklenilen etkiyi yaratmamış.[2] Valilik emriyle  sokaklarda görülen  tüm köpekler akla haayale gelecek en ilkel yöntemlerle toplanarak Sivriada’ya gönderiyormuş. Şehrin sokaklarının köpeklerden temizlenmesi için sürdürülen bu kampanya daha önceleri de uygulanmış. II. Mahmud ve Abdülaziz dönemlerinde biraz da yabancıların telkiniyle padişahlar, belirli dönemlerde bu kararları almışlar ama, halk arasında çıkan uğursuzluk söylentileri yüzünden de sağ kalan köpekleri geri getirmek  zorunda kalmışlar. Bazı kültür tarihçilerinin anlattığı kadarıyla bu kampanyalardan para kazananlar da hiç az değilmiş.
İstanbul ahalisi arasında  evinde köpek besleyenleri hiç de az olmadığı dikkate alınırsa; ailenin bir ferdi kadar kendisine yakın  köpeklerini kurtarmak için yetkililerden sakladıkları da anlatılıyor. Sivriadada yüz bine yakın köpeğin son derece  zalimce bir ölüme terk edilmesi halk arasında büyük bir tepkiye neden olmuş.  Adada aç ve susuz kalan  köpeklerin zamanla açlıktan birbirlerini yemelerine kadar varan süreçte tüm İstanbul ahalisi adadan yükselen acı dolu köpek ulumalarından  çok rahatsız olmuş.

  
Geceleri gökyüzünü seyreden İstanbul ahalisi ızdıraplı köpek ulumalarını ve  kuyrukluyıldızı izlerken büyük bir uğursuzluğun yaklaştığını düşünüyormuş. Aslında bu tahminler hiç de yanlış değildi.  İmparatorluğun son günleri hızla yaklaşıyordu. Bir yıl sonra imparatorluğun her köşesinden gelen kötü haberler Depremler, savaşlar  Bugün aradan geçen 102 yıl sonra bile sokak köpekleri ve kedileri için köklü bir çözüm bulunamadı. Yerel idareler eski yanlışları yapmaya devam ediyor. Köpekler ve kediler terk edildikleri gözden ırak yörelerde maalesef açlıktan ve hastalıktan ölüyorlar.
Bugün hayvan severler  Sivriada ya ölen ve öldürülen  köpekler ve tüm evcil hayvanlar  anısına bir anıt dikecekler. O yıllarda köpekleri gözden ırak ıssız adalara gönderen zihniyet, insanlara da aynı şekilde yaklaşmıştır. Doğu Anadolu’nun tüm dağları bu zihniyetin kurbanlarının kemikleriyle doludur. Sarıkamış dağlarında da 90 bin askerin soğuktan donarak ölmesi örneklerden sadece bir tanesidir.  


[1] Halley kuyrukluyıldızı, (resmi adıyla 1P/Halley veya bu kuyruklu yıldızlar üzerine çalışmalar yapan Edmond Halley'e ithafen Comet Halley), her 75–76 yılda bir görünür. Tüm periyodik kuyrukluyıldızlar arasında en meşhurudur. Her yüzyılda bir, çok uzun periyodlu kuyrukluyıldız görülmesine rağmen, Halley çıplak gözle görülebilen tek kısa periyodlu kuyrukluyıldızdır. Ayrıca insan ömründe geri dönecek çıplak gözle görülür tek kuyrukluyıldızdır. Halley kuyrukluyıldızı iç Güneş Sistemi'ne en son 1986 yılında girmiştir. Hesaplara göre 2061 yılında tekrar görülecektir.1066 yılında görüldüğü konusunda Bayeux Halısı'na kayıt düşülmüştür ve 1682'de yeniden ortaya çıkmıştır. Gökbilimci  Edmond Halley yörüngesini hesaplamıştır. Ayrıca, bu yörüngenin 1531 ve 1607'de görülen kuyrukluyıldızların çakıştığını saptayıp, dolayısıyla bu üç kuyrukluyıldızın gerçekte aynı kuyrukluyıldız olduğunu ve 1758'de döneceğini öne sürdü; bu varsayım doğru çıktı. Kuyrukluyıldız 1835 ve 1910'da yeniden ortaya çıktı. Halley kuyruklu yıldızı Dünya'nın o kadar yakınından geçti ki neredeyse dünyaya çarpacaktı. Halley kuyruklu yıldızı Dünya'ya çarpsaydı Dünya paramparça olabilirdi. Kaynak: http://www.msxlabs.org/

[2]  İsveçli gazeteci Carl Ramberg’in 1910 yılında İstanbul’u ziyaretinden sonra yayınladığı “Profetens Söner (Ahlen&Akerslunds Förlag, Göteborg, 1912 ) adlı kitabının 96. Sayfasında  “Den nya tidens Offer” adlı makalasinde  köpeklerin Sivriada’ya sürülüşünü anlatmaktadır. 

30 May 2012

Burak Özeşme





Çok uğraşarak elde ettiği golf antrenörlüğü göreviyle gittiği Fas'da yaşamını  yitiren sevgili Burak Özeşme'nin ailesi ve yakınlarına başsağlığı diliyorum. 


Işıklar içinde yatsın.

17 May 2012

Öteki Diyar



"Kendisi de aynı dönemde bir üniversite öğrencisi olan Yavuz Çekirge’nin, kuşağının maruz kaldığı acıları siyasi bir kurguyla yansıttığı romanında, “Öteki Diyar”da da süren adalet arayışına tanık oluyoruz.
İdealist üniversite öğrencisi Erhan Mert de baş eğmeyen, asi karakteriyle dönemin “güvenlik birimleri”nin hedefi haline gelerek bir süre sonra bir öğrenci eyleminde “faili meçhul” bir şekilde öldürülür. Kendisine göre ise katili “alçak sapık, ajan bozuntusu” Çetin Sarı’dan başkası değildir. Daha önce Çetin Sarı’nın ağır işkencelerinden de geçen Erhan Mert, öldükten sonra en azından “Öteki Diyar”da katiliyle yüzleşmeyi ve ilahi adaletin tecellisine tanık olmayı ummaktadır. Gelgelelim orada işler dünya mantığıyla yürümemektedir. Kendini savunma amacıyla da olsa birini öldürdüğü için hem suçlu hem de mağdur konumunda olan Erhan Mert’in hükmü Ütopsis, Heterotopsis, Nemesis, Paradoksis ve Elipsis melekleriyle yapacağı görüşmelerden sonra verilecektir.
Öte yandan meleklerle yaptığı görüşmelerde kısmen de olsa cennet ve cehennemin bazı bölümlerine girerek oradaki uygulamaları görür. Türkiye siyasi ve edebiyat tarihinin önemli iki şairiyle karşılaştığı cehennemde ise Osmanlının son dönemiyle yakın tarih arasında karşılaştırma yapma imkânını da bulup yapılan siyasi hataları idrak eder. 
Çarpık cumhuriyet ideolojisini açık bir şekilde odağına alan Öteki Diyar, Erhan Mert’in baş eğmeyen karakteri üzerinden Türkiye’nin karanlık bir dönemine ışık tutuyor.Osmanlı sonrası cumhuriyet tarihinin pek çok karanlık noktasından biri de yurt işgalleri ve 6. Filo eylemleriyle doruğa çıkan 68 Hareketi’nin maruz kaldığı şiddetin dozudur. Milliyetçi, dinci, işbirlikçi, ajan-provokatör unsurların da devreye sokulmasıyla önüne set çekilmeye çalışılan gençlik eylemleri üniversite önlerinde, yurt baskınlarında hedef gözetilerek liderlerinin açıkça öldürülmesi, ağır işkencelerden geçirilerek ruhen ve fiziksel olarak sakatlanmasını beraberinde getirmiştir."


                                                             http://www.idefix.com/Kitap/tanim.asp?sid=SI6DJLO5XD6DNBFLZRBC&searchstring=yavuz%20%E7ekirge

14 May 2012

Avrupa Bayanlar Profesyonel Golf Turu


Avrupa Bayanlar Profesyonel Golf Turu 2012 sezonu Antalya etabı geçen hafta Antalya National Golf Club’da oynandı. Dört gün süren turnuvanın galibi geçen yılın şampiyonu Christel Boeljon oldu.


Turnuvanın ilk günü çekişmeli geçti. İlk günün galibi Pernilla Lindberg son iki çukurda üst üste hatalar yaptı. Öne  geçen Boeljon istikrarlı oyunuyla en yakın rakibi ile farkı dört puana kadar çıkardı. Avrupa’nın önde gelen bayan golfçülerinin katılımıyla çok renkli geçen turnuva, Türkiye futbol lig finalinin gölgesinde kaldı.





 Galatasaray’ın şampiyon olmasıyla sona eren Türkiye futbol ligi, bu yıl bir çok skandala sahne oldu. Milyonlarla ifade edilen taraftar destekli takımların idarecilerinin adlarının karıştığı “şike” iddaaları ligin tadını kaçırmadı desek yalan olur.

 Medyanın da taraf olduğu bu iddaalar, bilet parasını ödemekten ve tuttuğu takımı desteklemekten gayri bir hatası olmayanları derin üzüntülere gark etti. Bu sahtecilik suçlamaları aylar boyunca medyanın gündemini oluşturdu. Sonuç bildirisinde TFF şike idaalarına ilişkin bir karar verdi. Bu kararın ertesinde filnaller oynanmaya başladı. Sahada oyuncuların ve idarecilerin  hakemlere uyguladığı taciz ve baskı medya tarafından sürekli alkışlandı. Bu alkışların gıdasıyla beslenen taraftardan şimdi de “FAIR” davranmasını bekleyen spor yöneticileri, medya mensupları var.

 Bu mümkün mü? Sporun ve giderek futbolun etik değerlerinin sürekli idarecileri ve medya tarafından ayaklar altına alındığı bir ortamda taraftarın nasıl fair davranması beklenebilir ki? Taraftarı eğiten ve bu hale getiren medya bu anlamda hiç bir sorumluluk da almak istemiyor. Bir "ego bulamacı" haline getirilen taraftar spor ilişkisi giderek biber gazlarının sıkıldığı, coplamaların tacizlerin, tehditlerin savrulduğu ve  uygulandığı ortamlara taşındı.

İşte bu futbol olayına yoğunlaşan taraftarların hiç bilmedikleri bir sporu izlemeleri de beklenemezdi. Doğada sadece kendi teknik gücüyle ve kelimenin tam anlamıyla “Fair” bir müsabaka çıkaran golfçülerin katıldığı bu turnuva, bir  anlamda izleyicisine huzur veren bir spor olayıydı. Toros dağlarının gölgesinde tarihi fıstık çamlarıyla çevrelenmiş doğa cenneti golf sahasında kuş cıvıltıları arasında huzurlu bir müsabaka seyretmenin keyfini hiç bir şeye değişmem. Futbolun fair olmayan tipini  sevmiyorum. Şımarık futbolcuların özürleri kabahatletrinden büyük bir saldırhganlıkla hakemleri taciz etmesini, taraftarın gözlerinden ateş saçarak sahaya maddeler atmalarını,  isterik haykırışlarını, küfürlerle dolu marşlarını, medyada şişkin egosunu tatmin eden sporcu ve hakem eskilerini, ellerini kollarını sallayarak ağızlarından tükürükler saçarak bozuk Türkçeleriyle kavga etmelerini  sevmiyorum.

Pazar günü  büyük bir çoğunluğu katılımcıların yakınları ve civar otellerde kalan turistlerden oluşan seyirci kitlesiyle çukur çukur turnuvayı izliyor, fıstık çamlarının gölgesinde Toros Dağlarından esen rüzgârın tenime dokunuşunu huzurla özümsüyordum. İki yıldır golfe bir kaç nedenle ara vermiştim. Dört yıldır da National Kulübe gelmemiştim. Üyesi olduğum National’e gelmek  beni oldukça heyecanlandırdı. Sahayı çok değişmiş buldum. Dört yıldır görev yapan yeni saha müdürünün her çukuru elden geçirdiği, bitkileri ve göletleri yeniden tasarladığı belli oluyordu. Bazı “green”lerde genişletme çalışmaları yapılmıştı.

 Çıt çıkarmadan oyuncuları izleyen belli ki golf oynayanlardan oluşan seyirci kitlesiyle hareket ediyoruz. Her detayı düşünülerek organize edilen bu turnuvada seyircilere ilişkin komutları vermek üzere görevliler yerlerini almışlardı. Görevlilerin tutukları işaretler İngilizce: “Quite Please” , “No Cameras”, “No Phones”. Genellikle golf seyircisi kurallara uyum gösteriyor. Oyunun ana teması zaten “Kurallara Mutlak Uyum ” .

Organizasyonu sağlayan LET, hiç bir tartışmaya yer vermeyecek kusursuzlukla olayın profesyonel kalitede gerçekleşmesini sağlam ıştı. her çukuru ayrı ayrı dolaşarak oyuncuları izlemek çok hoştu.



 İ

Özellikle Kuzey Avrupa ülkelerinden gelen bayan golfçülerin kusursuz fiziklerinin de turnuvaya ayrı bir renk kattığını söylemeliyim.      

1 May 2012

1 Mayıs



Biber gazı hiç yüzünüzde patladı mı?
Gözlerinizden yaşlar fışkırırken nefes almakta zorlanıyor, çaresiz kalıyorsunuz.
Size o gazı atanlar hiç bir şey olmamış gibi kin dolu bakışlarla size nefret söylemlerini birbiri ardından sıralıyor.
O  zalim bakışlı polisler sizin yurttaşlık haklarınızı hiçe sayarak gazı habire yüzünüze boşaltıyor.
Oysa siz dükkanınızın önüne koyduğunuz saksıları ve onların içine dikilmiş olan erguvan ağaçlarınızı korumaya çalışıyorsunuz. Taksime çıkan sokaklardan biri üzerinde bulunan sahaf dükkanınızın pencereleri, saksıları kırılıyor siz de biber gazıyla mücadele etmek zorunda kalıyorsunuz.
Şikâyet edecek bir merci yok. Siz bu haksızlığa katlanmak zorundasınız.
Çünkü Taksim’e çıkan sokaklardan birinin üzerinde sahaf dükkanınız var.
Bundan otuz beş yıl önce ellerinde bayraklarla Taksim meydanına gelen 37 genç de oraya devletin haksız uygulamalarını protesto amacıyla gelmişlerdi.
Bireysel hak ve özgürlüklerine sahip çıkmak için Taksim meydanına gelen binlerce kişinin arasında yerlerini almışlardı.
Tam o sırada meydana bakan binaların çatılarına yerleştirilen tetikçi ajan provakatörlerin ateşi başlayacaktı.
Kimdi bu ateş edenler?
Biber gazı atanlarla tetikçilerin bağlantısı var mı?
Bu gerçekler ortaya çıkarılmadan toplum bu cinayetlerle yüzleşmeden kimse demokrasiden söz edemez.
Demokrasi saati 1 Mayıs 1977 tarihinde durmuştur.
Yeniden çalışması için cinayetlerin aydınlatılması, aramızdaki suçluların hesap vermesi zorunludur.
DİSK’in konuya ilişkin açıklaması şöyle:

Ülkemizin demokratikleşme sürecinde önemli adımlar atması, darbelerle yüzleşmesi, 12 Eylül’e giden yolda köşe taşı olan Taksim 1 Mayıs 1977 katliamının, Çorum, Kahramanmaraş ve 16 Mart katliamlarının, Kemal Türkler, Doğan Öz, Abdi İpekçi ve benzer siyasi cinayetlerin, bütün kontrgerilla faaliyetlerinin araştırılarak ortaya çıkarılması, sorumlularının yargılanması gereklidir, kaçınılmazdır ve zorunludur.” 



Bir başka açıklama da katliamların arkasında cuntacı istihbarat örgütlerinin olduğunu ileri sürüyordu…

1 Mayıs 1977 katliamı öncesinde The Marmara’ya polislerin yerleştirildiği belgelendi”




24 Nis 2012

Nisan Anımsamaları



Nisan ayı tüm renk ve çiçek cümbüşüyle sürerken buruk anımsamaları da unutmamak gerekir.
En buruk ve tartışmalı anma günü 24 Nisan 1915 Ermeni Tehciri. Bu konuda iki ayrı görüş var. Birincisi tehcir sırasında Ermeni halka “soykırım” yapıldığı görüşü, diğeri de Osmanlı Devleti’nin kendini dış güçlerle işbirliği yapan Ermeni çetelerden savunmak için bazı elebaşlarını ve kanaat önderlerini cezalandırdığı, fakat bu süreçte masum insanlarında zarar gördüğü. Katiyetle bu hatanın soykırım olarak nitelendirilemeyeceği görüşü. Yıllardır tartışılan bu konu maalesef bir türlü sonuca varmıyor. Bir yanda acılı insanlar öbür yanda savunma refleksini kullanan devlet görüşü.
Açık Radyo’da  Ahmet İnsel’i dinliyorum. Aynı anda TRT’de Yusuf Sarınay konuşuyor. Her ikisi de 24 Nisan üzerine konuşuyor. İki profesör, iki bilim adamı olaylara yaklaşım getiriyor. Kimin doğru söylediğini nasıl anlayacağız? Neden bu konu bu kadar zayıf kanıtlara dayandırılabiliyor? Neden belgeler ortaya konarak çözülmüyor?
Bütün bu karmaşa neden? Benim anlayış sınırımın  dışına çıkıyor artık bu konu. Güven katsayım azalıyor. Kimselere güvenemez oluyorum. En iyisi belgelere dayanarak bir kanaat oluşturmak. Belgelerde ne varsa olan odur. Devletin 1915 yılından önce ve sonra hataları saymakla bitmiyor. Henüz 28 Şubat, 12 Eylül, 12 Mart, 27 Mayıs darbeleri ve hataları çözülmemiş iken, 1915 yılının çözülmesini beklemek saflık olur. Bunun için daha çok Nisan geçmesi gerek .(1)
 Roma İmparatorluğunun beş resmi dini vardı. Çok tanrılı dinlerin  güzellik tanrıçası “Venüs” veya “Afrodit”  ile özdeşleştirdiği Nisan ayı  sonuna yaklaştık. Mitolojilerde ve  dinlerde her ayın ayrı bir hikâyesi var. Zamanı kontrol etmek isteyen güçlü insanlar doğaya bakarak aylara isimler koydular. Geleneklere karşı çıkan krallar oldu.  Roma’da Nisan ayı da Venüs ile ilişkili, Yunan’da Afrodit’le. Roma Kralı Romulus’un baharın gelişi ve tabiatın canlanmasıyla bir başlangıç olarak düşündüğü ilk  otuz gün olarak belirlediği senenin ilk ayı; ondan sonra gelen krallar tarafından bir gün eksiltilerek  yirmi dokuz güne düşürülmüş. Neden sonra söylendiğine göre  Jül Sezar yeniden bir günün ilave edilmesi emrini vermiş. Nisan ayı yeniden otuz gün olmuş. Roma geleneğinde her ayın bir tanrı(ça)ya atfedildiği biliniyor. Nisan yani “April” in Latince “aperire” , “açmak” kelimesinden türediği söyleniyor ama, kimi araştırmacıya göre ise Yunan kültüründen  gelen bir gelenek. Yunan kültürü Yahudi Mısır kültürleriyle kaynaşma sürecinde Yahudi kutsal kitabı Sefer Yetzirah ‘tan a etkileniyor.
Sefer Yetzirah’a göre her ayın farklı bir rengi ve İbrani alfabesinin  harfleriyle, Zodyak sembolü ve İsrail kırallığının on iki kabilesiyle ve vücuttaki organlarla   alakası var.
“Nissan”  Yahudi takviminin ilk ayı olarak biliniyor. Türkçede de Nisan olarak yer almasının nedeni ise Süryaniceden geçmiş olduğu ihtimalinden  kaynaklanıyor. Mısırdan çıkışın ilk ayı olarak bildirilen ayın İbrani takvimin ilk ayı olduğu da söyleniyor (Exodus 12:2).
Nisan ayı Yahudi inanışına göre “ Kefaret Ayı”  Mısır’dan çıkış ve sonrasında atalarının işledikleri günahlar için af dileyen İsrail Oğullarının günahlarından arındıkları zaman: (Rosh Hashanah 11a).
Nisan İbrani dilinde mucize anlamına geliyormuş. Mucizeler ayının merkez noktası da Nisanın on beşi. Yahudi geleneğine göre bu özel günlerde sürgün hikayeleri anlatılıyor, Tevrat’tan bölümler okunuyor.
Osmanlıca ay ve gün adları  Arapça ve Farsça kelimelerden türetilmiş. Kullanılan Hicri ve Rumi takvimlerde aylar ve günler sayılarla ifade ediliyor. Bu gelenek halen Anadolu kırsalında sürdürülmektedir. Tarımla uğraşan halk arasında aylar sayılarla ifade edilmekte, zaman daha çok mevsim dönüşleriyle ifade edilmektedir. Sanayileşmeyle birlikte şehirlere göç edenler her ayın ayrı bir adı olduğu ayırımına varmaktadırlar.
Nisan ayını Venüs ve Afrodit’le ilişkilendiren , yeniden doğuşu tabiatın uyanışını bir başlangıç olarak kabul eden inanışın Anadolu’nun gerçek kültürü olduğuna inanıyorum. Anadolu kültürünün buruk anıları olduğu kadar, Nisan aylarında kendini yenileyen ve her şeye yeniden başlayan bir toprağı, kimyası da var. Bir başlangıç, yeniden doğum, samsara olduğu kadar Nisan kelimesinin Sümer dilinde ilk meyvalar anlamına gelen “nisag” kelimesinden geldiği de ileri sürülebilir.
Her şeye yeniden başlayan tabiatın bize anlatmak istediği çok şey var…


(1) Bu bağlamda Mithat Sancar'ın 24 Nisan başlıklı yazısını kayda değer bulduğumu söylemek isterim.http://www.taraf.com.tr/mithat-sancar/makale-24-nisan-2.htm 
  

17 Nis 2012

Nefret Söylemi




Nefret etmek kişisel bir duygu mudur?

Yoksa toplumda varolan kollektif değer yargılarına göre her kılığa giren bir oyuncu mudur?
Ötekileştirmeye dayanan bir psikolojik fenomen midir?

“Kayıkçı Kavgası” olarak tanımlanan, menfaatlerin çatıştığı alanda yumruklaşmalar, bıçaklamalar giderek cinayetlere  varan öfke kabarmaları da nefret duygusuyla alakalı mıdır?

Her şeyden önce burada “eylem” olarak “söz” var.
Darp yok.
Nefretin darp eylemine dönüşmesi fiili ile söz yani söylem olarak ifa edilmesi arasında fark var.
Nefret söylemi, yani  İngilizce “Hate Speech” olarak adlandırılan kavram nerede başlar nerede biter?
Ötekileştirilen insanlara sözle tacizde bulunabilmek için toplumun belirli katmanlarında bu ötekileştirme değer yargısının oluşması gerekli.

Örneğin  ”homoseksüel”,”gay”,”lezbiyen”,”travesti”,”çingene”, “zenci”, “gavur”, “kürt”, “ermeni”, “laz”, “rum”, “topal”, “kör”, “çolak”, vb. gibi bu coğrafyada çok sık kullanılan ve belirli bir kesim tarafından kabul gören ötekileştirmeler öfke anlarında nefret söylemi olarak gündeme gelmektedir.

Eğer sınıflandırmak istersek: Irk, cinsiyet, renk, etnisite, cinsel tercih, handikaplı olma durumlarına göre geliştirilmiş olan bir ötekileştirme eylemleri giderek, nefret söylemleri şemsiyesi altında  suç teşkil etmektedir.

Nefret söylemlerinin en fazla görüldüğü alanlar ise spor arenaları, okullar, kamusal alanlardır. Bu hafta medyanın gündemine taşınan iki konudan biri de bir futbolcunun diğerine uyguladığı iddaa edilen nefret söylemiydi.

Spor medyası ve spor camiası nefret söylemlerini öylesine kanıksamış  ki, bu olayı da olmamış gibi göstermek için büyük gayret sarf ettiler. Oysa spor camiasının ve spor medyasının nefret eylemleri ve nefret  söylemleri konusunda  eğitilmeye muhtaç olduğu gerçeğini görmezden gelemeyiz.

Binlerce kişinin stadyumlarda nefret söylemlerini sloganlaştırdığı, kanıksadığı düşünülürse özellikle TFF’ nun önüne çıkan bu mükemmel  fırsatı değerlendirmesi için zaman geldi de geçiyor. Geriye siyaset alanı kalıyor.

Siyaset alanındaki ötekileştirmeler ve nefret söyelemleri ise futbol alanından farklı değil. Devlet görevlilerinin halka uyguladığı nefret söylemleri, kötü muamele bakalım ne zaman gündeme gelecek?

Hakkâri İzlenimleri (1)

Yedi günlük Rize Çamlıhemşin Yaylaları ve beş günlük Hakkâri gezisinden döndükten sonra bir kaç gün şaşkınlığımı üzerimden atamadım. Hem Ka...