3 Haz 2013

Baranda Gölü



Baranda Gölü 1 Haziran 2013 148

Elmalı Kaş karayolu üzerinden İslamlar köyü sapağından toprak yola sapıyorsunuz. Likya Dağları ve Yaylaları doğa sevenler kulübü organizasyonunda Baranda Gölü ve çevresinde günübirlik yürüyüş yapıyorsunuz. Minibüslerden indikten sonra toprak yolda beş kilometrelik bir tırmanıştan sonra göl ayaklarınızın altında.
Yörenin en yüksek dağı Akdağlar Kızlar Sivrisi (3070 metre)’nin yamaçlarındaki karlar  henüz erimemiş. Gölün yer aldığı vadi yükseklikleri 1600-1700 metre civarında olan Akdağlar sıradağlarından Tezekli Dağı ve Bozburun Dağı arasındaki vadide yer alıyor.
Baranda Gölü 1 Haziran 2013 134
Bu bölgede Toros sediri ve Katran Ardıçı ormanlarının yer aldığı söyleniyor. Gölün çevresindeki tepelerin ardıç ağaçları bakımından zengin olduğu gözleniyor. Sedir ormanlarının ise daha ilerde Kızlar Sivrisi eteklerinde  Çığlıkara adı verilen vadide yer aldığı söyleniyor. Yılkı atlarının da otlaklarının yer aldığı bölgeye yapılacak bir gezide yaşları beş yüzün üzerinde anıt sedir ağaçlarına rastlanacağı anlatılıyor.
Göl ve çevresinin  bir kaç yıl önce bölge ahalisi tarafından otlak olarak kullanılmaya başladığı açılan karayolu ardından gölden su çekilmeye başlandığı bunun da doğal dengede olumsuz etkiler yarattığı tespit edilmiş. Bölgede araştırma yapan orman fakültesi araştırmacılarından birinin  tespitlerine göre civarda açılan taşocaklarının ekolojik dengeyi olumsuz yönde etkilediğini dinliyoruz. Toprağın su tutma özelliği ve su miktarının özellikle sedir ağaçlarının ömrünü kısalttığı bir sonuç olarak ortaya çıkmış.
Baranda Gölü 1 Haziran 2013 086
Gölün Kuzeyinden  esen güçlü bir rüzgâr var. Soğuk esiyor. Çobanlar bu rüzgara karşı hayvanlarını korumak için barınaklar yapmışlar. Buz gibi esen rüzgardan kurtulmak için oraya sığınanlar var. Göle balık tutmaya gelenler oluyormuş. Onlarla birlikte gelen çevre kirliliğinin izleri görülüyor. Bira şişeleri, naylon poşetler sağa sola atılmış. Bir kaç yıl içerisinde eğer önlem alınmazsa bu doğa harikasının kabusa döneceğinden kimsenin kuşkusu yok. Yaptığın yürüyüşlerde bunu çok yakından gördün. Arabaların girdiği yerlere “kirleten bilinçsiz  insanlar” da giriyor. Kısa sürede çöp dağları oluşuyor. Bu bölgenin insanında hiç olmayan bir duyarlık. Çevre duyarlılığı. Oysa tam tersi olması gerekirdi. Bu doğadan geçimini sağlayan insanların daha saygılı olmaları menfaatleri icabı değil mi?
Korku içinde ve baskı altında yaşayan insanların sürekli bir huzur duygusu ve umudu olmaz. Geçireceği anın sanki son anıymışçasına değerlendirmesi de bu psikolojinin eseri diye düşünebilirsin. Başkalarının varolmadığı yalnızca kendi ben duygusunun giderek şiştiği bir dünyada yaşar modernite kurbanı birey. Verilen hiç bir sözün tutulmadığı sahte bir dünyada varolma savaşı verdiğini düşünür. “Benden sonrası tufan”, diye düşünür. Yağmalayan, vuran, kıran ve çalan bir kişilik geliştirir. Kendi menfaatlerinin tehlikeye düştüğünü gördüğü vakit ise her türlü yolu deneyerek kazanmak için değişmekten kaçınmaz. Bir bukalemun gibi her rengi almaya kurulu içgüdüsü her sosyal kalıba uygun davranıp baskı uygulayan tirana kul olur. Kul olmak istemeyenleri kınar ve onları ötekileştirir. İşte çürüme böyle başlar bir anlamda. Değer yargıları çeşitliliğin geniş dünyasından yekdüzeliğin kısır dünyasına evrilir. Dünyada seksen ya da yüz milyon civarında canlı türü olduğu dile getirilmektedir. Bu türlerden sadece bin yedi yüz tanesi keşfedilmiştir. Geriye kalan türlerin keşfi için bir ihtiyaç duymayan toplumların daralan ve kısırlaşan çevresi fikri anlamda da sönükleşmeye mahkumdur. Farklı türleri birer birer çürüdüğü bir ormanda tek başına kalan bir türün kime ne faydası olabilir ki? Bütün çiçekler gül bütün ağaçlar çam ağacı bütün uçanlar kuş bütün yüzenlerin balık olarak adlandırıldığı yekdüze bir dünyada fakirleşen ve çürüyen bireyler…
Kaynaklar:
  • Prof. Dr. Salih TERZİOĞLU,Dr. Alper UZUN,Arş. Gör. Mustafa KARAKÖSE,BİTKİSEL BİYOÇEŞİTLİLİK,Karadeniz Teknik Üniversitesi Orman Fakültesi 
  • Said DAĞDAŞ,Doğu Akdeniz Bölgesinde Kurulu Toros Sediri (Cedrus libani A. Rich.) Orijin,Denemelerinin 6. ve 10. Yıl Sonu Ara Sonuçları,I. Ulusal Akdeniz Orman ve Çevre Sempozyumu, 26-28 Ekim 2011, Kahramanmaraş.
  • Elmalı Sedir Araştırma Ormanı (Çamkuyusu),Raporu 

5 May 2013

“Citta-Slow” ya da “Sakin Şehir”



İstanbul’da bir hafta boyunca trafikte günde üç saatten yirmi saat hapis kalınca “cittaslow” ne demek anlamaya başladın.

Her saatte tıkalı yollarıyla bu dev şehir insanın bir yerlerinde hasar bırakıyor olmalı. Arabalarının içinde tevekkülle yolun açılmasını bekleyen sürücülerin çoğu kaderini kabullenmiş görünüyor. İsyan eden yok. Yaklaşık yarım saat bekleyerek geçilen yolun neden tıkalı olduğunu anlayınca gülümsemekten kendini alamıyorsun. Yola cepheli restoranların arabalı müşterilerinin tıkadığı ana yolun açılmasını sağlayan kimse de yok. Arabasının içinde boynu bükük bekleyenlere öfke duymamak elde değil. Hiç kimse tepki vermiyor. İstanbullu artık yeni bir yaşam tarzını benimsiyor. Kimseye bulaşma, arabanın içinde sesini çıkarmadan bekle. Hızlı şehirde yaşamanın faturası bu.

Seferihisar üzerine bir araştırma yaptın. Bulgular ilginç:

“Öncelikle insanın düşünüldüğü, alternatif enerji kaynaklarının kullanıldığı, elektromanyetik alanlardan olabildiğince uzak, trafik kirliliği, gürültü kirliliğine karşı duran, organik üretimin korunduğu, büyük şehirlerin koşturmacalarından uzak, salyangozların sembolize ettiği, küçük ve sakin yavaş şehir (cittaslow) oluşumunun ülkemizdeki adresidir Seferihisar.”[1]

İstanbul artık farklı bir  yaşam tarzı sunuyor. Yeni yerleşim alanları yeni uydu kentler yaratılıyor. Bahçeşehir, Ataşehir, Halkalı, Göktürk, Çekmeköy, vb. Bu şehirlerde yaşam çok hızlı. Yüksek binalara “kule” adı veriliyor. Birbiri ardından yükselen kuleler ve toplu konut siteleri İstanbul’un etrafını kuşatmış durumda. Projeler birbiriyle yarışıyor. Gazeteler ve televizyonlar konut reklamlarıyla dolu.

Rezidans ya da site yaşamının kaçınılmaz unsurlarından biri olan alışveriş merkezleri de denklemde yerini alıyor. Hızlı şehirlerde hızlı yaşam tarzları oluşuyor. Bütün bunları bir korku filmi gibi izliyorsun. Hızlı yaşam hızlı yaşamaya kurgulu değişik bir insan tarzını da oluşturmuyor değil. Paraya odaklı hırslı yaşamın gerektirdiği özellikleri değer yargılarına bir kılıf gibi geçiren hızlı şehir insanları  yaratılıyor.  
İtalya da başlayan yeni bir akımdan söz ediyoruz. Rönesans’ın başladığı coğrafyada şimdi yeni bir akım başlıyor: Salyangoz resminin anlamı ne acaba?

Salyangozu tanımlarken sakin şehir kavramını açıklamak gerekiyor: Bu konuda araştırma yapan bir dergiden alıntı yapalım:[2]  




“Ülkemizde de başta İzmir-Seferihisar olmak üzere, Muğla-Akyaka, Çanakkale-Gökçeada, Sakarya-Taraklı, Aydın-Yenipazar kentleri Slow City’e üye olan yerler. Seferihisar’ın dışındaki 4 kent, Polonya’da düzenlenen 2011 Slow City Genel Kurulu’nda birer Slow City olarak seçildiler yani daha çok yeniler. Muğla-Akyaka; biyoçeşitliliği ve Özel Çevre Koruma Bölgesi olması nedeniyle, Sakarya-Taraklı; karakteristik mimari yapısı ve çok sayıda binayı restore etmeye verdiği önemle, Aydın-Yenipazar; başta meşhur pidesi olmak üzere yöresel yemekleriyle, Gökçeada ise mevcut organik üretimi ve Slow Food hareketine verdiği desteklerle Slow City olmaya hak kazandılar. Ayrıca 2013 yılındaki Uluslararası Slow City Genel Kurulu da Seferihisar’da gerçekleştirilecek. Seferihisar halkı bu Slow City hareketini o kadar iyi benimsemiş ki, Belediye Başkanı Tunç Soyer’i el üstünde tutuyor, destek oluyorlar.”



Seferihisar’a  yolculuk göründü. Gidip görelim bakalım…

17 Nis 2013

Gelidonya Feneri[1]



Bir rüyan daha gerçek oldu. Nihayet Likya Yolu Parkurunun  Adrasan Gelidonya Feneri Korsan Koyu etabını yürüdün.
Bu fotoğrafı çekebilmek için on dokuz kilometre yürüdün. Son tırmandığınız tepe neredeyse seksen dereceydi. Söylendiğine göre buraya “Keçi Bağırtan” rampası adını vermişler. Haksız da değiller. Grup parça parça oldu. Yürüyüşçüler kervanının büyük bir bölümü dili bir  karış dışarı çıkmış halde sağa sola dağıldı. Neden sonra son bir gayretle kalan kısım da tırmanılıp tepe aşıldı. Muhteşem  manzara görülünce her şey unutuldu.
Sabah Adrasan’a otobüslerle geldiniz. Çok ama çok kalabalık bir yürüyüşçüler grubu.Bu kalabalığı görünce keyfin kaçtı.  İki yüzden fazla  katılımcı bu şahane parkuru yürümek için heyecanla bekliyor. Her yaştan insan var. İlk kez yürüyüşe katılanlar giyimlerinden özellikle de ayakkabılarından belli oluyor. Tüm ikazlara rağmen ince tabanlı ayakkabılarla gelenler var. Çekingen davrananların yanı sıra artık bu yürüyüş gruplarını katılarak hiç durmaksızın konuşan ders anlatır gibi hayat hikayesini, çocuklarını torunlarını son derece can sıkıcı ve basmakalıp kelimelerle anlatan emekli öğretmenler de var. Grup büyüdükçe hantallaşıyor. Toplanması yürümesi durması kalkması çok daha fazla zaman alıyor. Tecrübesiz yürüyüşçülerin en büyük zararı farkında olmadan yaptıkları hatalardan kaynaklanıyor. Ellerindeki sopayı arkadan gelene çarpan mı dersin, aniden durup uçurum kenarında resim çekmeye kalkan mı dersin, bağırıp çağırarak etrafı taciz eden mi ararsın. Hepsi var. Bu disiplinsiz ve gürültücü kalabalıktan kurtuluş yok. Oysa ormanlık patikayı yürürken bülbül seslerini duymak istiyordun. Onun yerine bu eğitilmesi imkansız grubun gürültüsüne tahammül etmek zorundasın.
Makilikler ve çam ormanları arasından arasında yürüyorsunuz. Yabani zeytin, funda, katran ardıcı, keçiboynuzu, sakızağacı, laden, böğürtlen, defne, menengiç, mersin, kocayemiş,sedir, kızılçam,çınar, kermes meşesi, pırnal meşesi, süpürgeotu, zakkum ve katırtırnakları arasında yürüyorsunuz. Yüksek sedir ve kızılçam ağaçlarının bol olduğu bir parkur. Denize paralel uzayıp giden keçi yollarından yürüyorsunuz . Etrafınızda ölü ağaçların devrilmiş gövdeleri ve dağdan yuvarlanan kayaların meydana getirdiği engeller var. Patikalar tehlikeli sayılabilir. Her an kayıp uçurumdan yuvarlanabilirsiniz. Çok dikkatli yürümek zorundasınız. Grubun ön sıralarına doğru yer değiştiriyorsun. Orta rehberi geçmene izin veriyor.Denize yedi sekiz  yüz metreden bakıyorsunuz. Yavaş yavaş iniyorsunuz sonra da dik bir rampayla daha yükseğe tırmanıyorsunuz.
Tek başına bir ada görüyorsun. “Sulu Ada ” diye anılıyormuş. Gemicilerin tatlı su aldıkları çok değerli bir durak. Bütün ihtişamıyla orada öyle duruyor. Adada insan yaşamıyor. Bol miktarda  tavşan olduğu söyleniyormuş. Adaya su almaya gelen gemicilerin oraya bırakıp gittikleri  tavşanlardan üredikleri söyleniyor. Hızla çoğalan tavşan nüfusu su almaya gelen gemiciler tarafından ustalıkla dengeleniyormuş. Ada hem tatlı su hem de taze et deposu imiş. Şimdi sadece turist teknelerinin koylarına demirlediği adanın enfes kumsalları uzaktan görünüyor.
Tepeden aşağıya kıvrıla kıvrıla inen parkur irili ufaklı sivri taşlarla dolu. Yürümesi oldukça zor. Ucu bir bıçak kadar keskin küçük kaya parçaları sizi zorluyor. Zorlanıyorsunuz. Ayağınızın altından taşlar kayıyor, dengenizi sağlamakta zorlanıyorsunuz.  1934 yılında yapımına başlanan fener denizden üç yüz metre yükseklikte inşa edilmiş. 1936 yılında hizmete girmiş. Mekanik olarak kurularak çalışan bir fener. Elektrik yok. Su yok. Bu parkurda su yok. Dağ taş  su dolu ama bu parkurda su yok. Sürekli inişli çıkışlı bu zorlu parkurda iki buçuk litre su tüketiyorsun. Geriye yarım litre suyun kalıyor. Fenerin su deposundaki suyu içmek istemiyorsun. Artık Korsan Koyu’nun oradaki çeşmeye kadar suyunu idareli kullanacaksın. Çare yok.

Grubunuzda ayakkabıları yetersiz olanların ciddi sorunları baş gösteriyor. Yürüyemiyorlar. Ayakları acıyor. Tabanı ince ayakkabılar sivri taşlara karşı ayakları korumuyor. Genç bir öğrenci yolun kenarına oturmuş arkadaşına pişmanlıkla dert yanıyor. Bu zorlu parkura ekipmanı yetersiz olarak katılanların çok cesur olduklarını söylemek gerek. Hele birinin bileğinde çatlak varmış meğerse. Ona rağmen katılmakta bir sakınca görmemiş. Bileği şişmiş. Yolun kenarında oturmuş ağlamaklı ne yapacağını bilemiyor. Rehberler yardımına koşuyor. Yürüyüş temposu giderek düşüyor. Yolda küçük gruplar halinde yürüyen Alman, İngiliz, Çek, Fransız, İsveçli yürüyüşçülere rastlıyorsunuz. Yolun kenarına çekilip sizin geçmenizi bekliyorlar. Hepsi sırım gibi. Tam ekipmanlı ve güler yüzlü. Ellerinde haritalar planladıkları yürüyüşü gerçekleştiriyorlar. Bir Alman çift Korsan Koyu’na çadır kurduklarını oradan Adrasan’a yürüyerek Çıralı’da geceleyeceklerini söylüyor. Diğerleri  Karaöz’den yürümeye başlayıp Fener’de geceliyor sonra Adrasan’a yürüyorlarmış. Geceyi Fenerde geçirmek çok keyifli oluyormuş. Siz Fenere geldiğinizde dört çadır gördünüz. Dört genç Alman çift. Orada geceleyeceklermiş. Rüzgar çok güçlü. Gecelemek çok da kolay olmayabilirmiş. Eğer rüzgar çok şiddetlenirse çaresiz Korsan Koyu’na geri döneceklermiş.
Likya Yolu ‘nun en güzel etabının Gelidonya Feneri olduğunu sen de onaylıyorsun. Bu etabı da yürüdüğün için kendini şanslı sayıyorsun. Bu güzelliği yaşamak için, bir çok şeye katlanmak zorundasın. Parkurun uzunluğu, tırmanma rampaları, keskin kaya parçaları dolu patikaları seni ürkütmüyor. Zorlandığın taraf insanlar. Ter kokan, bağırıp çağıran, sızlanan, hamaset edebiyatı yapan bozuk karakterli insanlar. Onun da bir yolunu buldun. Artık sık sık geride kalarak yada öne geçerek bu engelleri bertaraf etmeyi öğrendin. Eğitilmesi hemen hemen imkansız olan kişiliklerden kaçarak saklanmak en çıkar yol. Sen de öyle yapıyorsun.

Gece uyumak için gözlerini kapadığında tek bir fotoğraf kalıyor.

Fenerler “Faros”, ışığı arayanların geldiği bir yer.

 Bu bölgenin gecenin karanlığını bölen tek fenerii Gelidonya. Tüm sahil boyunca başka fenerlede var. Hepsinin de ayrı bir öyküsü. Birisi çıkmış bunları derlemiş: 

http://www.sihirlitur.com/belgesel/deniz_fenerleri/index.html


Işığı arayanlar kendi fenerlerini bulacaklar mı?











[1] Antalya ilinin Kumluca ilçesi Taşlık Burnu mevkiinde yer alır. 

8 Nis 2013

Sagalassos


Burdur'un tarihi eserleri arasında Selçuklu kervansaraylarının ve Sagalassos antik kentinin çok önemli bir yer tuttuğunus öyleyebiliriz. Sususz Han ve İncirli Han. Susuz Han'ı restore edenlerin çok başarısız olduğu hemen anlaşılıyor. On ikinci yüzyıldan kalma bir yapıyı hangi akla hizmet ederek bir hapishane mimarisine çevirdikleri de anlaşılır gibi değil.


Restorasyonda bölgede bulunan antik çağdan kalma bazı taşların kullandığını da görmek mümkün. özellikle Korint tarzında sütun başlıkları ve saçak süslemelerinin de yer aldığı kalıntının tam bir hayal kırıklığı olduğunu söylemeliyim. Birlikte seyahat ettiğimiz doğa yürüyüş derneği rehberimiz Cemal Bey yöresel halka indirilemeyen hiç bir tarihi mirasın başarılı olamayacağını söyledi. Yerel yönetimlerin hiç bir biçimde sorumluluk almadığı bu paha biçilmez eserler devletin kısıtlı imkanlarıyla ayakta tutulmaya çalışılıyor. Halk ve yerel idareler ise seyirci konumunda.  Burdur Müzesi çaresizlikten kıvranıyormuş. Yine bir arkeloji öğrencisinin söylediğine göre müzenin depolarında 65,000 parça eser yersizlikten depoda saklanıyormuş. 



"Mülkiyeti Vakıflar Genel Müdürlüğüne ait olan İncir Han,Burdur İli,Bucak ilçesinde,İncir köyü yakınında,Burdur-Antalya karayoluna 5 km mesafede yer almaktadır. Diğer yandan Antalya’yı İç Anadolu’ya bağlayan Kervan yolu üzerinde yer alan Evdir Han, Kırkgöz Han,Susuz Han’dan sonra dördüncü konaklama yeridir.
13.yy II.Gıyasettin Keyhüsrev Bin Alaaddin Keykubat zamanında yapılan bu kervansarayın 200 mt yakınında,hamam ve çeşmesi mevcuttur.Hamam bugün yıkık olmakla beraber çeşmenin suyu akar vaziyettedir. Hamam, İncir Han ile külliye oluşturmaktadır.
Büyükçe bir tepenin eteğinde inşa edilen bu kervansarayın avlu bölümünün hemen önünde geçen antik yol bugün seçilebilir ve tarlalara ulaşmak için halrn kullanılmaktadır. Yapı iri kesme yonu taşları ile inşa edilmiştir. Kapalı kısmı ayakta lmakla beraber avlu bölümü tamamen yıkılmış durumdadır. Kapalı bölümün önünde yeralan ve yıkık olması nedeni ile mimari şekli belli olmayan avlunun sadece temel duvarları belirgindir.Kapalı bölüm 44.00x33.50 metre ölçülerinde dikdörtgen planlı olarak inşa edilmiş,arka köşelerinde daire,ön köşeleri kare ve aralarında ise prizmatik planlı payandalarla özellik arzetmektedir.Tonozlardan oluşan çatı kısmının bir bölümü yıkık ve üzeri toprakla kaplıdır." Kaynak: http://www.tarihicarsilar.org/index.php?option=com_content&view=article&id=178:ncir-han&catid=49:antalya&Itemid=267




Sagalassos Antik kenti








"SAGALASSOS ANTİK KENTİ


Ağlasun ilçesinin 7km kuzeyinde, Akdağ eteklerinde yer alan Sagalassos antik kenti, modern Burdur ilinin zengin kültürel mirasının önemli bir parçasıdır. Hellenistik
Dönem’den Ortaçağ’a kadar kentsel hayatın farklı ölçeklerde devam ettiği antik şehir, terk edilişini takiben, kısa sürede erozyon tabakaları altında kalmıştır. Bu sayede antik dönemin en iyi korunmuş kentlerinden biri olmuştur 
Kentin Batılılar tarafından ilk keşfi, Fransız gezgin Paul Lucas tarafından yapılmıştır. Kalıntıların Sagalassos antik kentine ait olduğu, İngiliz rahip F. Arundell tarafından belirlenmiştir. 1884-1886 yılları arasında Polonyalı Kont K. Lanckoronski kapsamlı mimari ve epigrafik çalışmalar yürütmüştür (Waelkens 1993, 37-81).
80’li yılların sonunda Stephen Mitchell başkanlığında Pisidia bölgesinde yürütülen yüzey araştırmalarını takiben, Sagalassos ve civarında, 1990 senesinden beri Leuven Üniversitesi tarafından disiplinler arası arkeolojik araştırmalar sürdürülmektedir. Çalışmalar, antik dönemde kentsel planlama, mimari, ekonomi, ticaret, zanaat, sanat, arazi kullanımı, bitki örtüsü, fauna ve günlük yaşam hakkında önemli bilgiler sunmaktadır.
Akdağ’a sırtını dayamış, 1400m yüksekliğe kurulmuş olan kentin yer seçiminde, savunmasının kolaylığının yanı sıra, zengin su kaynakları ve ormanlarının rolü olmuştur. Bölgedeki mevcut su kaynakları yılda 38,5 milyar metreküp su vermektedir. Araştırmalarla antik çağdaki bitki örtüsünün bugüne kıyasla çok daha zengin olduğu, bugün erozyonla çıplaklaşmış olan yamaçlarda, sedir, karaçam ve meşe ormanlarının bulunduğu, bölgede zeytin yetiştirilmiş olduğu bilinmektedir (Vermoere 2000).
Kentin yazılı kaynaklardan bilinen tarihi, Büyük İskender’in M.Ö.333 yılındaki fethi ile başlar. Pisidia yüzey araştırmaları ve Sagalassos kazıları, İskender’in fethini takiben bölgenin süratle Hellenleşme sürecine girdiğini göstermiştir (Mitchell 1999, 421). İskender’in ölümünün ardından kent, kısa bir süre seleflerinin idaresinde kalır. M.Ö. 281 itibariyle, Seleukoslar’ın kontrolü altına girer. Kent, M.Ö. 188-133 yılları arasında Attaloslar'ın Bergama Krallığı’nın parçası olur. M.Ö. 129’dan itibaren çeşitli Roma eyaletleri içine dâhil edilen Sagalassos, son olarak M.Ö 39’da Roma’nın Galatya eyaletinin en önemli kenti olur. Romalılaşma süreci ve antik kentin tarihi, kazılarla ortaya çıkarılmış kent kısımları ve mimari kalıntılar üzerinden takip edilebilir (Waelkens 2002, 313-314)."

Not: Bu yazı  Marc Waelkens tarafından 1. Burdur Sempozyumu kapsamında bildiri olarak sunulmuştur.











Sonu -ssos'la biten antik kentler konusunda değişik görüşler ileri sürülüyor. Kimine göre çift "s" kullanımı anadolu ile alakalı bir gösterge; kimine göre de bu kimi yöresel dillerin "Helenleşme" sürecinde adaptasyonundan kaynaklanıyor: Konuyla ilgili ilg,inç bir makale aşağıdaki linkten okunabilir:
http://minoablog.blogspot.com/2010/08/pre-greek-place-names-of-aegean.html


21 Mar 2013

Dahhâk



   Firdevsi’nin Şehnamesi’nde adı geçen bu hükümdarın Arap olduğu ve Hint Mitolojisi’sinden alınan bir hikaye olduğu söylenmektedir.[1] Dahhâk’ın Feridun ile mücadelesinin  “Zendavesta”dan alındığı “Azidahaka” adlı ejderin “Seritun” adlı bir kahraman tarafından öldürülüşünün hikâyesi olduğu ileri sürülmektedir. Asur hükümdarı “Astiag” ın da aynı kişi olduğundan bahsedilmektedir.

“Şöhrete tapan bu Dahhâk adlı çocuk çok cesur ve çevikti. Fakat çok kötü huylu idi.Onu Pehlev diliyle Biyaresb diye çağırılardı. (…) Bir gün şeytan, sabahleyin erkenden iyiliği seven bir insan tavrı ile, bunun yanına geldi. Bu büyük adamı azdırdı, iyilik yolundan çevirdi.”Şehname,Birinci cilt, s. 47

Şehname’de anlatılan hikâyede Dahhâk’ın saltanatının bin yıl sürdüğü ifade edilmektedir. Şeytanla işbirliği yapan Dahhâk’ın zamanla her omuzunda bir ejder oluşur. Ejderler insan beyni ile beslenmektedir. Her gün iki insan öldürülerek beyinleri ejderlere yedirilir. Feridun’un bin yıl sonra Dahhâk’ı öldürmesiyle hükümdarlığı sona erer ve her gün iki insanın kurban edilmesine son verilir. Bu hikayenin bir diğer yönü ise Kürtlerin oluşumunu anlattığı bölümdür. Demirci Gâve bölümünde ise  hükümdara karşı yapılan  bir isyanın hikayesi anlatılır.

Kürt kültürü kaynaklarında   Nevruz kutlamalarının başlangıcı ile ilgili  iki farklı efsaneden söz edilir. İlki demirci “Kawa” ile kral “Zuhak” ın hikâyesidir. Diğeri ise Avesta’dan alınan Hürmüz ile Ehrimen hikâyesidir. Bu efsanelerin inanç düzlemleri veya siyasi bir içerikle yorumlandığı da görülmektedir. Demirci Kawa’nın zalim hükümdara karşı halkı ayaklandırdığı yönüyle günümüzde siyasi bir çerçevene oturtulduğu da gözlenmektedir.

Baharın gelmesini engelleyen zalim krala karşı direnen ve bu mücadeleyi kazanarak baharın gelmesini sağlayan kahramanın anısına yakılan bahar ateşleri, 21 Mart tarihinde yani bahar ekinoksunda yakılır. İlkbahar kutlamalarının bir çok kültürde yapıldığı bir gerçektir.

Yeni yıl ve bahar şenlikleri Orta Doğu kadim kültlerinde öldürülen tanrı (Ba’al, Oziris, Anat, Möt, El), Yeraltına inen tanrı (Tammuz, Istar, Ereskigal, Ea ), Kaçırılan tanrıça ( Astarte, Ba’al, Yam, Adon, Kybele, Hades, Core, Demeter, Orkus), kaybolan tanrı ( Telipinu, Nerik) anısına düzenlenirdi. Bu şenliklerin başlangıç zamanı ekinoks zamanı olan 21 Mart olarak belirleniyordu.


  



[1] Firdevsi, Şehname,Çeviren: Necati Lugal,MEB yayınları, üçüncü baskı,Ankara,1967, s.425,Açılama 

15 Mar 2013

Akitu Festivali[1]



“Haydi canlar arpa ekme zamanı ” diye bağırdı Titu. Akidu festivalinin ilk günüydü.[2] On iki gün sürecek olan Akidu Festivali başlıyordu Babil’de. Yaklaşık üç bin yıl önce Mezopotamya ve Anadolu’da Sümer Asur kültünün ortak geleneklerine göre kutlanan mevsimsel bayramların en önemlisi, yeni bir yılın başlangıcı yani toprağın yeniden canlanmasını kutlamak amacıyla düzenlenen ve on iki gün süren festivalin farklı kültürlerde de benzerlerini görmek mümkündür.
İster Kuzey Yarımkürede olsun isterse de Güney yarımkürede dünyanın güneş etrafındaki  dönüşünden kaynaklanan kozmik olaylar zincirini hatırlamakta fayda var. Dünya’nın ekseni ekliptik düzleme tam dik değildir.  Dünya ekseni ile ekliptik düzlemi arasında 66° 33', Ekvator düzlemi ile ekliptik düzlemi arasında 23° 27' lık bir açısı vardır.[3] Bu açının neden olduğu kozmik olayların günümüzde bile tarım toplulukları için hayati önem taşıdığını anlamak gerekir.
Göçebelikten yerleşik tarım toplumlarına geçiş insan yaşamında köklü değişimlere neden olmuştur. Ekim ve hasat zamanlarında düzenlenen festivaller doğanın mevsimsel döngüsüne bağlı olarak yerleşik yaşam kültürünün ayrılmaz bir parçası olarak göze çarpıyordu.
İlkbahar festivallerinin ekinoks dönemine rastlaması bir tesadüf değildir. Arkeolojik kazılarda elde edilen bilgilere göre Hint, İran, Sümer, Hitit ve Asur kültürlerinde doğanın canlanışı yaratılış efsaneleriyle izah edilmiştir. Hindistanda günümüzde de kutlanan bahar ve yeni yıl bayramı Vasant Panchami[4],Enûma Eliş destanı tabiatın mevsimsel döngüsünün bir hikâyesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Buna yaşam döngüsü demek de yanlış olmaz.




Dünyanın kozmik hareketleriyle alakalı  daha geniş bilgi şu linkten elde edilebilir: http://www.cografyasaati.com/docs/3bolum.pdf

Sümer, Asur ve Babil medeniyetleri M.Ö. 4000 yıllarında Mezopotamya adı verilen bölgede Dicle ve Fırat nehirleri arasında bugünkü Irak sınırları içerisinde “Bereketli Hilâl” adı verilen ve tarıma çok elverişli topraklarda kurulmuştur.(Bak. Harita 1) İlk uygarlıkların kurulduğu bu bölgede kültürlerin birbirlerinden etkilenerek geliştirdikleri bilgi ve inanç sistemleri  benzer ritüelleri ve tanrıları paylaşmalarına da neden olmuştur. Bereketli yıllar, kurallık yılları da ayrı değerlendirilmiş, kuraklık süresince bereket tanrılarının kaybolduğu inancı yaygınlaşmıştır. Yedi yıllık, dokuz yıllık ve nihayet on iki yıllık döngülerde kutlanan festivaller kozmik olaylara yani tanrılarla ilişkilendirilmiştir. Günümüzde Süryaniler arasında halen kutlanmakta olan Akitu Festivali bu kadim kültürün Babil kültüyle beş bin yıllık bağı nedeniyle ortaya çıkmaktadır.




Harita 1[5]


“Tanrı EN.AN.KI/Ea Tammuz’un yılın yarısında dünyaya dönmesini ve Ištar ile birleşerek doğanın yeniden canlanmasını sağlar. Bu öyküde Tammuz’un Ištar ile birleşmesi tohumlanmayı simgeler.”[6]
Yeni yıl festivallerinin ana konusu tabiatın canlanması üzerinde yoğunlaşır. Bu bağlamda karşımıza tanrı ikilemeleri ve üçlemeleri çıkar: Zaman ve yaşam döngüsü her yörede kendine özgü ritüellerle kutlanır. Günümüze kadar gelen kurban, tütsü, heykel taşıma, yumurta boyama, vb. gibi geleneklerin geçmişle bağlantısı kurulabilir. Bunlardan tütsü kokulu bitkilerin yakılarak ölülerin ruhlarının yeraltından çağrılması anlamını taşımaktaydı.
On iki gün süren Akitu festivalinin birinci gününde tanrıların heykelleri Akitu tapınağına taşınırdı. Kralın başkanlık ettiği bu törene herkes katılmak zorundaydı. Kurbanlar kesilir, tütsüler yakılır arpa ekilirdi. Akşamları yakılan büyük ateşlerin etrafında dans edilir,  soma adı verilen bir tür şarap içilirdi. Akitu tapınağı rahibeleri tanrıların çocuklarını doğurmak için halkın arasından seçtikleri yakışıklı erkeklerle  çiftleşirlerdi. Sümer, Babil, Mısır, Asur, Fenike, Frigya, Lidya, Yunan, Roma, vb. gibi uygarlıkların yeni yıl ve bereket tanrıları ikili ve üçlü efsanelere konu olmuştur. Enûma Eliş, Gılgamış, Homeros Troya ve Odisea  gibi destanlarda dünyanın yaratılışı, tanrılar ve yaşam döngüsü vurgulanmıştır. Bu destanların hepsinde ortak olan şey yeniden doğuş ve ölümdür. Yani yaşam döngüsü. Hiçbir şey sona ermez. Her döngü bir diğerini kovalar. Gece gündüzü, bahar sonbaharı.

·       Tammuz- Istar-Ba’al ………Babil
·       Isis- Oziris-Seth ---------------Mısır
·       Mot-Anat-Ba’al---------------Asur
·       Adon-Astate-Eshmun ------- Fenike
·       Attis –Kybele--------------- Frigya
·       Adonis-Aphoride ---------- Yunan
·       Baccus-Venüs-----------   Roma
·       Demeter-Persephone ------ Yunan

Akitu Festivalinin beşinci günü krallar için hiç de kolay değildir. Kralın aşağılanması töreni Babil- Asur kültünün önemli özelliklerinden biri olarak kabul edilmektedir.[7] Tapınakta yapılan törende baş rahibin kralın tacını ve asasını alarak Ba’al (Marduk) heykelinin ayakları dibine bırakmasıyla kralın aşağılanma töreni başlar. Törene kimlerin katıldığı konusunda farklı görüşler var. Kimi araştırmacıya göre bu tören sadece başrahibin ve kralın tapınağın en kutsal bölmesinde ikili olarak  katıldığı bir tören olarak anlatılmaktadır. Diğer araştırmacılara göre ise tören halka açık olarak yapılmaktadır. Törende başrahibin  kralın gözünden yaş getirecek kadar şiddetli tokatlar attığı, kralın da belirli bir yemin metnini okuduğu anlatılmaktadır.[8] Kralın yabancı güçlere boyun eğmediğini, tebaasına kötü muamele etmediğini, tanrının kurallarına bağlı olduğunu tekrar tekrar söylemesiyle birlikte başrahip krala asasını ve tacını iade eder. Günahlarından arınmış olarak tekrar vazifesine dönen krala başrahip şiddetli bir tokat daha atar. Böylelikle törenin krala ilişkin arınma bölümü sonuçlanır.
Bu törenin siyasi olarak yorumunu yapan araştırmacılar Babil Krallığının bağımsızlığını ve bekasını koruyan kralların bir tür arınma töreni icra ettiklerini söylemektedirler. Nitekim Mısır eski firavunlarının da buna benzer törenler icra ettiklerine ilişkin belgelerin varlığından söz ediliyor. Babil ve Asur geleneğinde de diğer geleneklerde görülen “arınma” ritüeli her yıl tekrar edilmekle siyasi bir amaç güdülmüştür. Burada başrahibin şahitlik rolünü üstlenmesi ise onu kralın da üzerinde bir hiyerarşiye yerleştirmektedir. Siyasi lider olan kralın dini liderden daha aşağıda bir hiyerarşide olduğu gerçeği tüm ilkçağ ve ortaçağda süregelmiştir. Günümüzde ruhban sınıfının bu gücünü muhafaza ettiği ülkeler vardır. Örneğin İran’daki vekalet-i fakih sistemi ve papalık buna iyi bir örnek olarak gösterilebilir. Sümer, Asur ve Babil kültlerinde siyasi amaca hizmet eden Akitu festivalinin  günümüzde Süryaniler tarafından  farklı bir içerikle kutladıkları da bilinmektedir.[9] Bu bağlamda siyasi rejimi, monarşiyi veya egemen güçleri eleştirmek amacıyla propaganda amacıyla da kullanılan festivalin başaktörü hiç şüphesiz ruhban sınıfı olmuştur.
İran ve Kürdistan yörelerinde kutlanan yeni yıl festivalinin adı Nevruz olarak bilinmektedir. Bu festivalin içeriğinin Babil ve Mezopotamya gelenekleriyle olan bağlantısı da tartışma konsudur. Gerek Kürt gerekse de İran kültür tarihçilerinin Akitu festivaliyle bağlantı kurulmasına karşı konmasının siyasi nedenlerle olduğunu ileri süren araştırmacılar da yok değildir.
Sonuç :
Sonuç itibariyle Akitu festivalinin “ Enuma Eliş” efsanesinde anlatıldığı gibi kutlanıp kutlanmadığı konusu günümüze kadar intikal eden iki tür kaynakla teyit edilmektedir. İlki kazılarda ortaya çıkan kil tabletlerdeki belgeler, diğeri ise günümüzde Süryani, Kürt, İran kültürlerinde hala yaşamakta olan geleneklerdir. Bu iki kaynağa dayandırılarak yapılacak araştırmalardan ortaya çıkan sonuç Akitu festivalinin muhtevasının binlerce yıl süresince çeşitli kültür öğelerine senkretizm yoluyla sızdığı ve günümüze kadar  ulaştığı gerçeğidir.

Yavuz Çekirge, Antalya 15 Mart 2013



[1] İnternet Referans: Mezopotamya yılı arpa hasadı sonrası baharda gündüz gece eşitliğiyle başlardı; dolayısıyla Babil takviminde 1 Nisan tarihi bizim takvimimize göre 21 Marta denk düşerdi. Böylelikle bahardaki gündüz gece eşitliği tarihiyle başlayan Akitu kutlamaları da 21 Marta tekabül ederdi. Bununla birlikte ilerleyen süreç içerisinde zaman zaman Babil takvimindeki 1 Nisan tarihinin değiştiği de görülmektedir. Örneğin Babil metinlerine göre MÖ 626-536 tarihlerinde 1 Nisan, 16 Marta tekabül etmiştir (Black, 1981:42). Eski Mezopotamya’da yüce tanrı adına 1 Nisanda (21 Martta) kutlanmaya başlanan Akitu festivali tarımsal ve kozmogonik karakterli bir bayramdır (Bakınız Pallis, 1926). Adına yeni yıl festivali düzenlenen bu yüce tanrı genellikle Babil'in yüce tanrısı Marduk’tur (Thomas, 1958:11). Bununla birlikte, ay tanrısı Sin ya da bir başkası da olabilir. Örneğin güney Mezopotamya’da Akitu, Marduk adına düzenlenirken kuzey Mezopotamya’da Sin adına düzenlenmektedir. Yine Babil kralı Nabukadnezzar’la ilişkili tabletlerde Nabukadnezzar’ın Nisan ayında yüce tanrı Bel için yeni yıl kutlamaları tertiplediği belirtilmektedir (Thomas, 1958:79). http://www.dinlertarihi.net/nevruz/eski-ortadogu-da-yeni-yil-bahar-kutlamalari.html

“Güneş ışınlarının yeryüzüne düşme açısı yıl boyunca değişir. Güneş’in doğuş ve batış saatleri ile yerleri değişir.
·       Aydınlanma çemberinin sınırı mevsimlere göre değişir.
·       Mevsimlerin oluşumuna neden olur.
·       21 Aralık’ta Güney Yarım Küre’nin, 21 Haziran’da ise, Kuzey Yarım Küre’nin Güneş’e daha dönük olmasına neden olur.
·       Gece ile gündüz süreleri arasındaki farkın, Ekvator’dan kutuplara gidildikçe artmasına neden olur.
·       Yıl içinde cisimlerin gölge uzunlukları değişir.
·       Dönencelerin ve kutup dairelerinin sınırlarını belirleyerek, matematik iklim kuşaklarının oluşumuna neden olur.
·       Matematik İklim Kuşaklarının Oluşmasının Temel sebebi Eksen eğikliğidir...”

[5] Bu harita Heidel Alexander, Enûma Eliş, Babil yaratılış Destanı, Çeviren: ismet Birkan, Ayraç yayınevi,nden alınmıştır.
[6] Eski Önasya’dan Günümüze Yeni Yıl Bayramları, Bereket ve Yağmur Yağdırma Törenleri Doç. Dr. A. Tuba ÖKSE,Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Arkeloji Bölümü / ANKARA
[7] Benjamin Sommer: The Babylonian Akitu Festival: Rectifying the King or Renewing the Cosmos? Northwestern University
[8] Benjamin Sommer (aynı makale)
[9] Fred Aprim ,Akitu (the New Year Festival) and Newruz (Nuroz)

14 Mar 2013

Faros ve Ekinoks




“Pharos” ya da “Faros” deniz feneri anlamında kullanılıyor. Denizcilerin en büyük korkusu bilmedikleri tanımadıkları denizlerin uzak kıyılarındaki sarp kayalıklara çarpıp parçalanmak. Kilikyalı korsanların  en büyük tuzağı. Ticaret gemilerini yanıltarak kayalara oturtuyor sonra da onları soyuyorlarmış. Deniz fenerleri milattan çok  önce bile kullanılıyormuş.  En bilineni “Pharos of Alexandria yani İskenderiye  Feneri” Fenerin yapılış tarihi M.Ö. 280 yıllarında Ptoleme Krallığı tarafından yapılmış. Büyük İskender’in kumandanlarından Ptoleme tarafından kurulan krallık Mısır Dini ve kültürünü benimsemiş yerel kültlerle kaynaşmıştır. Kendini firavun ilan eden Ptoleme M.Ö: 323 yılında bölgenin tek hakimi olmuştur. Fener o zamanın en muhteşem yapılarından biri olarak kabul edilmiştir.  Zamanın ünlü Helen mimarı Öklid’in talebesi Sostratus tarafından inşa edilmiş. Tarihçilerin verdikleri bilgilere göre üç kattan oluşan fener kulesinin yüksekliği yüz yirmi metreye yakınmış. Depremlerle yıkılan fenerin zamanının en önemli yapısı olduğuna hiç şüphe yok.

Bugün denize bakarken gördüm küçük deniz fenerini. Güneşe kafa tutuyordu. Güneş ise tüm görkemiyle sahneden çekiliyor meydanı Faros’a bırakıyordu. Bin yıl önce denizciler için sahilde ateşler yakılacak karanlıkları aydınlatmaya çalışacaklardı.

Güneş daha da güçleniyor artık. Mimozalar ha patladı ha patlayacak. Bu hafta içinde açacaklar her halde. Önce ağaçların üst dallarında açacak o harika sarı çiçekler. Kokulu olanlar ada mimozası. Diğer tipi ise ağaç türü. Çiçekler  kokmuyor.

Bir kaç gündür güneyden çöl rüzgarlarının getirdiği kum ve toz atmosfere karışıyor. Havadan çamur yağıyor sanki.  Her gündönümünde bu  hava değişimleri kaçınılmaz oluyor. Sıcak ve soğuk dengesi üzerine kurulu bir yaşam alanı. Güneşin elini değdiği yerler ısınıyor, değmediği yerler soğuk. Çöllerde ısı bir gidiyor bir geliyor. Işık da öyle. Güneş varsa ışık var o yoksa ışık da yok.

Berlin Özgür Üniversitesi araştırmacılarından Dominik Bonatz ‘ın bir makalesini okuyorum. “The Iceonograph of Religion”. Hitit güneş tanrısını inceliyor Bonatz:  Arinna  dört ayrı krallığın ortak tanrıçası olarak kabul ediliyor.  Anadolu ve Orta Doğu’nun dört önemli halk grubu olan Hitit, Huri, Luwi ve Arami  krallıklarının ortak yanları arasında güneş tanrıçasını da saymak mümkün. Bu kadim  tanrılar panteonunda güneş, ay, deniz, bereket, savaş , fırtına tanrıları arasında en güçlüsü olarak yerini alıyor. Kadim uygarlıkların ortak yönü kralla tanrıların ilişkisi üzerine kuruluyor. Kral ve tanrı inanç sisteminde sarsılmaz bir hiyerarşi oluşturuyor. Kral tanrının yeryüzündeki temsilcisi olarak daha doğrusu yeryüzündeki akrabası olarak kabul ediliyor. Tanrının soyundan gelen krallar geleneği Hitit kültürünün ana temasını oluşturuyor. Siyasi rolün gereği kral tüm tanrı ve tanrıçaların yeryüzündeki temsilcisi ve koruyucusu olarak törenlerde başrolü oynuyor. Halk inançları gereği krala hem dini hem de siyasi lider olarak boyun eğiyor. Bu muazzam otoritenin yansımaları yapılan kazılarda en belirgin haliyle ortaya çıkıyordu. Tapınakta ortaya çıkan kabartma ve heykellerin yorumu şu şekilde yapılıyordu:
“Hitit kült (dini tören) metinlerine göre yeni yıl ve ilkbahar törenlerinde bir araya gelen tüm tanrılar “fırtına tanrısı’nın evi’nde” toplanırlardı. Bu şenlikte kentin diğer tüm tapınaklarından tanrı heykellerinin törensel bir alayla Yazılıkaya’ ya taşınmış olabileceği değerlendirilmektedir. Ana sahnede fırtına tanrısı ile eşi güneş tanrıçası ve ortak çocuklarının karşılaşması tasvir edilmiştir. Ana sahnenin karşısındaki duvarda daha büyük boyutlarda büyük Kral IV. Tuthaliya işlenmiştir. Kral, güneş tanrısı’nın törensel kıyafetinde, elinde egemenlik sembolü olan ucu kıvrık asa tutar durumda, iki tepe üzerinde tasvir edilmiştir. Bu kutsal alanın bu kral tarafından yaptırıldığı anlaşılmaktadır.”[1]

 Öte yandan Ra” Mısır Dininin en büyük tanrısı olarak panteonda yerini alırken,  tarihler M.Ö. 4000 yıllarını gösteriyordu. Güneşin gücüne duyulan korku inanca dönüşecekti. Bugün hala güneşin karşı konamayan etkisini yadsımak mümkün değil. Güneşin neden olduğu kozmik değişimler insan yaşamını yakından ilgilendirmektedir.

İşte aradan geçen 6000 yıl sonra bulutların arasından süzülen bu ışıklar Apollon un altın okları denizi kırmızıya boyuyordu. Zaman insanlar için farklı kozmik nesneler için daha da farklı döngüleri gösteriyor. Dört milyar yıllık kozmik ömrü olan güneşle 75-80 yıllık ömrü olan bir insanın arasındaki derin uçurum inanılır gibi değil.

20 Mart saat 07:02 de ilkbahar ekinoksunun  gerçekleşeceği bildiriliyor.

Dört büyük kozmik olaydan biri ve belki de en önemlisi. Kuzey yarımkürede baharın başlangıcı yeni bir yılın başlangıcı. Nevruz da bu bağlamda “Pagan” olarak nitelendirilen tarım toplumlarının kutlama törenlerinin  yapıldığı zaman dilimi.

Bu konuda yazdığım ilk yazı bu değil. [2]

Bakalım bu yıl  neler olacak?

Hakkâri İzlenimleri (1)

Yedi günlük Rize Çamlıhemşin Yaylaları ve beş günlük Hakkâri gezisinden döndükten sonra bir kaç gün şaşkınlığımı üzerimden atamadım. Hem Ka...