28 Eyl 2008

Roş Aşana

Roş Aşana Yahudi takvimine göre Yeni Yıl Bayramı olarak kutlanır. Bu gün ile birlikte ‘Atseret Yeme Hateşuva’ denilen on günlük nedamet ve ibadet günleri başlar. Tişri ayının ilk günü -Yılbaşı- Roş Aşana olarak anılır. Bu yıl Roş Aşana Bayramı’nı 30 Eylül-1 Ekim tarihlerinde kutlayacağız. Şana Tova...'
Yahudi yeni yılı, diğer inanışlarda olduğu gibi neşeli, coşkulu, eğlenceli bir kutlama düzeni ile değerlendirilmez. Roş Aşana son derece ciddi bir kutlamadır. Kefaret günü olan Yom Kippur’a değin geçen 10 pişmanlık gününün başlangıç gününü temsil eder. Bu gün Tanrı’nın geçen tüm yıl boyunca her bir Yahudinin, günlük hayatlarının her gününde neler yaptığını tarttığı günlerin başlangıcıdır.
Ama bu yargılama günlerine değin, her Yahudi’nin çok önceden ciddi bir hazırlığa girişmesi gerekir.
İbrani takviminin aylarından biri olan Elul, Tanrı’nın yargılama dönemine giden bir önceki aydır. Bir Yidiş atasözüne göre "Elul ayında balıklar bile titrer."
Bu ay içinde bazı Yahudiler mezarlıklarda yatan yakınlarını ziyaret ederek, kendileri için Tanrı’dan affedilmelerini dilerler. Yine bu ay içinde Yahudiler Tora’yı çok sık okurlar. Onu bir kez daha öğrenmeye ve anlamaya çalışırlar. Günlük dualarının içinde özür ve bağışlanma dileği içeren bölümler ve ilahiler bulunur. Roş Aşana’dan önceki son Şabat geceyarısı Selihot adı verilen özür ve pişmanlık duaları okunur.
Yahudi inanışına göre Roş Aşana günü Tanrı katında üç kitap açılır, bunlar Tanrı’nın kendi kulları için kaydettiği, yaptıkları iyiliklerin yazılı olduğu "yaşam kitabı", yaptıkları kötülüklerin yazılı olduğu "ölüm kitabı" ve genel anlamda ne çok kötü, ne de çok iyi olmayan davranışların kaydedildiği üçüncü bir kitaptır.
İnsanlar, 1 Tişri’den, 10 Tişri (Yom Kipur)ye kadar olan 10 pişmanlık gününde (Atseret yeme ha Teşuva) içlerinde bu huzursuzluğu duyarak, yaptıkları hataları, kötülükleri hatırlayarak, bunun yanısıra yaptıkları iyi şeyleri de ekleyerek Tanrı’ya bağışlanmak için yakarırlar. Daha doğru bir söylemle o günlerde özellikle yeni hatalar yapmamaya azami dikkat ederler.
Her insanın kaderi Roş Aşana’da bellidir ama Yom Kipur’a kadar silinebilir. Sinagoglarda U’ne taneh tokef duası okunur. Bu dua ilk günün anlam ve önemini kapsar. "Kim ölecek ve kim yaşayacak? Kim ateşle ve kim su ile sınanacak?" Duada, pişmanlık duygusu, yakarı ve iyi davranış vaadleri vardır. Tanrı katında tüm yakarılar tek tek değerlendirilir. Bu yüzden insanlar özellikle bu günlerde davranışlarına çok dikkat ederler. Her kişi kendi kişisel davranışından sorumludur.
İnsanlar, bu günlerin geleceklerini şekillendireceğine inanırlar. O yüzden kendilerine göre ekstra önlemler de alırlar. Örneğin Roş Aşana döneminde birbirlerine iyi dilekler içeren kartlar, notlar ve armağanlar gönderirler. "Tanrı seni hayat kitabına yazsın", "iyi bir yeni yıl dilerim" gibi notları özellikle kullanırlar. Kartların üzerinde şofar, sefertora, kutsal topraklardan özel bir fotoğraf veya magen David figürleri çokça kullanılır. Herkes özüne olasıya döner.
Levililer kitabının 23:4 bölümünde bu günün kutsal olduğu ve güçlü seslerle anılması gerektiği yazar. Bu güçlü sesler ancak Şofar ile gerçekleşebileceğinden bu gün "Şofar sesinin duyulduğu gün" olarak nitelendirilir. 1. Bet ha mikdaş döneminde bu gün Yılbaşı olarak kutlanmazdı. Bu yüzden de yeni yıl kutlaması yapılmazdı.
M.Ö. 5. yüzyılda Babil’e sürgüne gönderilen ve 70 yıl sonra yeniden kutsal topraklara dönebilen Yahudiler, Babililerin dili olan Aramice’den tercüme ederek "Taşiru" ayını "Tişri" olarak değiştirdiler. Yüzlerce yıl sonra Din bilginleri Tişri ayının 1. gününü dünyanın kuruluşunun 1. günü olarak ve yargılanma günü olarak tespit ettiler. Böylece –Roş Aşana- yani "Yıl başı" kavramı ortaya çıktı. Günümüze kadar Roş Aşana "şofar çalma günü" olarak düşünülür ve uygulanır. Geleneğe göre Roş Aşana gününde şofardan 100 adet ses çıkartılır.
Şofar birçok sebeple üflenir. Öncelikle Avraam Avinu’nun oğlu Yishak’ı Tanrı adına kurban etme girişimini anımsatmak içindir. Avraam’ın imanı Tanrı tarafından bu biçimde sınanmış ve Avraam bu sınavı başarı ile verdiğinden oğlunun canı bağışlanmış, onun yerine yeryüzüne indirilen bir koç kurban edilmiştir.
Midraş kitabına göre Satan (Şeytan) Tanrı’yı Avraam’ı sınaması için ikna etmiş, böylece bu olay gerçekleşmiştir. Şofarın sesi sembolik olarak olaya neden olan Satanı ve kötü ruhları etraftan uzaklaştırmak içinde kullanılır.
Roş Aşana ve Kipur günleri arasında tsedaka (hayırseverlik) yapmak gerekir. Bu günlerde ihtiyaçlı olanlara yardımcı olmak bir dindaşlık görevidir. Nehemya kitabının 8:10 bölümünde "Hazırlığı olmayanlara da bir pay gönderin, çünkü bugün Rabbiniz için kutsal bir gündür" şeklinde bir ifade vardır.
24 Eylül 2008 SARA YANAROCAK -ŞALOM GAZETESİ

15 Eyl 2008

Knidos ' un cazibesi ..



Datça'ya bağlı Yazı Köyü sınırları içindeki Reşadiye Yarımadası'nın tam ucunda yer alan 2 bin 600 yıllık Knidos Antik Kenti'nde, Prof. Dr. Ramazan Özgan başkanlığında 21 yıldır süren kazı ve kurtarma çalışmaları, durduruldu.

“Knidos” antik kentindeki kazılarda usulsüzlük yaptığı müfettiş raporuyla tespit edilen Prof. Dr. Ramazan Özgan "ın kazı izni iptal edildi.


Raporlarda, kazı sırasında tarihi eserlerin tahrip edildiği, Stoa'daki 2 bin yıllık sütunların parçalanarak aralarından pis su boruları geçirildiği, Helenistik ve Roma dönemine ait 148 eserin envanter altına alınmadan bir depoda saklandığı, iki bin yıllık antik köprü üzerine 'kazı evi' adı altında baraka yapıldığı, tarihi mozaiklerin çalındığı ve yasak bölge olan antik limanda dalış yapılıp eser çıkarıldığı tespit edildi.

Bu iptal olayı Arkeoloji alanında ortaya çıkan ne ilk ne de son iptal olacak.

Knidos'da ilk kazılar İngiliz araştırmacı Charles Newton tarafından 1856- 1858 yıllarında yapılmıştır. Knidos, Antik Çağ'ın önemli bir ticaret merkezi olmasının yanı sıra aynı zamanda da bir kültür ve sanat kenti olmuştur.

M.Ö. IV'üncü Yüzyıl'ın ünlü heykeltraşı Praksiteles'in Knidos Aphrodite Tapınağı'na yapmış olduğu Knidos Afroditi, arkeoloji yönünden ünlü bir eser olarak tanımlanmıştır.

İon kentlerinin katılmasıyla Knidos'ta yapılan dini festivallerde Aphrodite sanatçılar tarafından sürekli ön planda tutulmuştur.

M.Ö. 450 yılında Polynotos'un duvar resimleri de kentin ününü artırmıştır.

Bunların yanı sıra gezegenlerin aynı merkeze bağlı olarak hareket eden yuvarlaklar olduğunu söyleyen ünlü astronom Eudoxos, M.Ö. 409- 356 yıllarında burada yaşamıştır.




İskenderiye Feneri'nin mimarı Sastratos da yine Knidoslu bir sanatçıdır. Strabon, Knidos'un kıyı boyu ile önündeki adada kurulduğunu belirtmektedir.



Knidos ‘da daha önce de kazı iptalleri gerçekleşti. Amerikalı arkeolog, Iris Cornelia Love’ın kazı izni de aynı gerekçeyle iptal edildi.

1968 ile 1973 yılları arasında Knidos’da kazı yapmaya başlayan Love bir arkeolojik kazıdan çok tarihi eser arama çalışması yapıyordu .”İndiana Jones” filmlerini aratmayan arama tarama çalışması da Knidos ‘da bulunduğu varsayılan ünlü Grek heykeltıraş Praksiteles ‘in yaptığı Afrodit heykeli için yapılıyordu.Tarihi eser kaçakçılarının cirit attığı kazı bölgesinde yapılan araştırmalar ve düzenlenen müfettiş raporları sonucunda kazı izni iptal edildi .
Praksiteles’in heykelini bulmayı saplantı haline getiren Iris Cornelia Love,’ın heykeli bulup bulmadığı anlaşılamadı .

25 Ağu 2008

Lost Dizisi ve Dharma


Ünlü TV dizisi "Lost" Hinduizmin temel felsefesine temellendirilmiş metaforlarıyla izleyicilerin hiç alışmadığı bir "zaman" kavramını gündeme getiriyor.

Bir ada . Adada yaşayanların ölüp tekrar dirildikleri , geçmişleriyle geleceklerinin belirsiz bir zaman parabolünde kurgulanan sanal yaşamlarıyla , mucizelere ve sırlara gömülü olaylarla izleyicinin klasik TV dizi tipi olan "Soap Opera " tarzını farklı bir kültürel boyuta taşıyor.

Yahudi -Hıristiyan ve İslam kültüründen gelen izleyiciyi oldukça zorlayan üç boyutlu sıçramalar birbirinden ilginç gizemleri de beraberinde getiriyor .

Senaryo yazarlarının ustaca Hinduizmin temel kavramlarıyla şifreledikleri kişiler ve yaşamları yeni bir TV kültürünü de beraberinde getiriyor.

Adada ilginç sembolüyle de ortaya konan "Dharma İnitiative" kavramı ,"reinkarnasyon " örneklerini de gözler önüne seriyor.

Dizinin şifrelerini çözmek için Hindu felsefesinin temel kavramlarını tanımak gerekiyor :

Hindistan nüfusunun yüzde 80'i olan 600 milyon kişinin kabullendiği Hinduizm, bu ülkedeki en yaygın dindir.

Hindistan'dan başka Nepal'de ve Endonezya'nın bir bölümünde de izlenmesi nedeniyle Hinduizm, Asya'nın en büyük dini niteliğindedir.

Tarihte, İndüs ırmağı çevresinde gelişen uygarlığın Hinduizm'e çok benzeyen bir din geliştirdiği bilinmektedir.

Bu din, daha sonra güneydeki Dravidyanlar ile kuzey Hindistan'ı işgal eden Aryan'ların birleşmesiyle Hinduizm'e dönüşmüştür.

M.Ö. 1000 yıllarında Veda'ların yazılmasıyla bu dinin ilk yazılı kaynakları ortaya çıkmıştır. Hinduizm'in günümüzdeki önemli kitapları:



  1. Krishna'yı anlatan Bhagavad Giita bölümüyle ünlü Mahabharata Destanı,

  2. Rama'nın hikâyesini anlatan Ramayana Destanı,

  3. Veda'lar,

  4. Upanishad'lar ve Purana'lardır.

Hinduizmin temel inanışına göre insanlar, bir seri enkarnasyon yolu ile dünyaya birçok kez gelip gider.

Bu geliş gidişlerin sonunda (yeniden doğma) zincirinin kırılması ile (moksha) -özgürlük- seviyesine ulaşılır.

Her yeniden doğuşla bu ebedi sona biraz daha yaklaşılır, burada belirleyici faktör; sebep ve sonuç yasasını oluşturan (karma)dır.

Yaşam boyunca yapacağınız kötü davranışlar kötü karma oluşturmanıza, sonuçta da aşağı bir beden almanıza sebep olacaktır.

Aksine, bu yaşamınızdaki iyi davranışlarınız iyi bir karma oluşturarak bir sonraki yaşamınızda tekrar doğma zincirinden kurtulmanızı ve özgür kalmanızı sağlayabilir.

Hinduzm'de Dharma adı verilen doğa yasaları, yaşamın sosyal, ahlaki ve ruhsal uyumunu gösterir.

Üç tip Dharma vardır.



  1. Birincisi tüm evren ile ilgili evrensel uyumu belirler.

  2. İkincisi kastları ve kastlar arası ilişkileri anlatır.

  3. Üçüncüsü ise bireyin uygulaması gereken ahlakî kuralları oluşturur.

Hindu dininde üç temel uygulama vardır.



  1. Puja denilen ibadet biçimi,

  2. Ölülerin yakılması,

  3. Kast sisteminin yasa ve kuralları.

Toplumsal yaşamda dört temel kast ve bunların altında yüzlerce alt sınıf bulunur.

Bütün alt gruplar kendilerine özgü tanrı, tanrıça, ve putlara ibadet ederler. Batılıların Hindu dinini anlamakta karşılaştıkları en büyük güçlük, bu kadar çok sayıda tanrıyı ve kutsal varlığı sınıflandırmaktır. Bunu kolaylaştırmak için bütün farklı tanrıların, ana tanrının çeşitli durumlarda yeniden biçimlenen farklı ifadeleri olduğu düşünülebilir.

En üstün gücü sembolize eden, her şeye gücü yeten ve her zaman var olan yüce Tanrı; Brahma'dır.

Brahma'nın üç fiziksel ifadesi vardır.



  1. Brahma - yaratıcı,

  2. Vişnu - koruyucu

  3. Şiva - yokedici ve yeniden yaratıcıdır.

Brahma'nın her yeri görme özelliği nedeniyle dört yöne bakan dört kafası vardır.
Dört Veda'nın bu dört ağızdan yayıldığına inanılır.

Tanrılar, ayrıca bazı hayvanlarla birlikte gösterilir, bu hayvan, o tanrının kullandığı araçtır.

Her tanrı, elinde bir de sembol taşır. Bu sembole ve araca bakarak tanrının hangi konu ile ilgilendiği anlaşılabilir.

Brahma'nın temel enkarnasyonlarından birisi, öğrenme tanrıçası olan Sarasvati'dir.

Bir kuğu üzerinde ve elinde vina adlı bir müzik aleti ile birlikte gösterilir.

21 Ağu 2008

Surp Asdvadzadzin ya da Anahit günü

Bu hafta Hıristiyanları tarafından üzüm bayramı olarak kutlanmaktadır.Binlerce yıldır bu topraklarda doğan ,yaşayan dönüşen ve ötekileşen inançların hangisinin hangisinden kaynaklandığı günümüzde en karmaşık bulmacalardan biridir .
“Üzümün kutsanması “ ritüeli Hitit,Sumer ,Babil kültünden bu yana Anadolu’nun vazgeçilmez törenlerinden biri olmuştur .
Üzüm ve şarap tanrısı Dionysos adına yılda iki kez yapılan “Büyük Dionysos Ayinleri” Hıristiyanlık dininin yayılışıyla birlikte , bağbozumu ritüelleri doğayı kutsama ayinleri, İsa ile yeni bir boyut, yeni bir evrilme kazanmıştır.
Özde değişen fazla bir şey olmamış. Fakat ritüel tekniği vedoğayı algılama ve içrek tapınım tarzı, şarap ve üzümün yerini,şarap ve üzüm olmaktan çıkarmış, asma kütüğüne yansıyan doğanın kanı kültü olarak algılanır kılmıştır.
Hıristiyanlığın kabulünden sonra kuzey yarım küresi pagan kültürü için bolluk bereket günleri olan Ağustos ortalarına (eski - navasart) da astvatsatsin (meryem ana) ya da verapokhum (göğe alınış) bayramına dönüşmüştür.
Bunun bir nedeni de “Kutsal Meryem”'in vefatının Ermeniler’in en önemli tanrıçası olan “Anahit” gününe rastlamasıdır.Bu günün arifesinde rahip sağ eline makas, sol eline haç alıp tören giysileriyle ve yardımcıları eşliğinde mumlar ve kandiller yakılan manastır olan yerlerde manastırın bahçesine, olmayan köy ve kasabalarda açık hava ayini (andastan) icra ederlerdi.
Bu kutsamadan sonra bağlardan üzümler toplanır, ancak ertesi gün kilisede masdotz (ayinler kitabı) ile kutsanmadıkça üzüm yenmezdi. Geleneklere gore Kutsanan ilk salkım üzüm su kaynaklarına ve haçkarların üzerine bırakılırdı.
Bu zengin binlerce yıllık ritüelin “Surp Asdvadzadzin” ayini olarak günümüzde de yaşıyor olması büyük bir mutluluktur, zenginliktir.Günümüzde Anadolu uygarlıklarının bu zenginliklerini tekilleştirme ve yoksayma ve ötekileştirma çabaları vardır .
Bu çabaların tümü belirli bir inanışın “fanatik” ve “şöven” kılıfı olarak algılanmalıdır

9 Ağu 2008

Zhang Yimou


Ünlü Çinli Yönetmen Zhang Yimou’nun ”Magnum Opus ”u
Pekin Olimpiyat Oyunları Açılış töreni


"Hero","Uçan Hançerler "," Altın Çiçeğin Laneti " filmlerininden birini izleyenler binlerce insanın oluşturduğu kitlenin koreografisinin nasıl yapılabileceği konusunda bir fikir edinmiş olmalılar .
Kitlenin renkli kumaş ,terihi mekanlar ve doğayla karışımının devinimlerinde mükemmelliği yakaladığı "Altın Çiçeğin Laneti " filminin başlangıç bölümü Zhang Yimou 'un "Magnum Opus" u kabul edilebilir.

Pekin Olimpiyat Oyunları açılış töreninin (Büyük bir olasılıkla kapanış törenini de o yapmıştır ) koreografisini yapan Zhang Yimou bir ilki de başarmış oluyor .

Gösteriyi izleyenler hazırlıklar için 12 ay çalışan beş bin kişinin ortaya çıkardığı bu " kitle tiyatrosu" nu izlerken batı için yeni bir sanat dalının ortaya çıktığını keşfediyordu. Oysa Zhang Yimou Mao'nun "Çin Kültür devrimi" nin başlangıcında doğan ve kitle tiyatrolarını seyrederek büyüyen bir sanatçı. Sanatçının tarzının ve yaratıcılığının temelinin insan kitleleri olduğu gerçeğini hemen görüyoruz .Kitlenin uyumlu hareketi .Bireyin yok olduğu ve her seferinde birey olmanın cezalandırıldığı bir dünyada kitlelerle yapılan bir sanat .

Açılış töreninde ortaya çıkan görüntü her ne kadar değişik olsa da yine de bana göre bireyin olmadığı ve bir sistemin çarkları arasına sıkışan insanın dramını anlatması açısından ilginç olabilir . Sosyalist rejimlerin insan kitlelerini yönlendirdikleri bu alan ; "kamusal alan " bireyin yaşamadığı ve varolmadığı bir dünyayı gösteriyor.

Zhang Yimou filmlerinde bana göre hep bu metaforu işliyor . Varolma savaşı veren bireyin "Hero" da olduğu gibi ,"Altın Çiçeğin Laneti"nde olduğu gibi verdiği mücadele sonunda uğradığı trajik yenilginin öyküsü .

Zhang Yimou günümüz Çinli kuşağının en büyük trajedisini gözler önüne seriyor .

6 Ağu 2008

Eşarilik ve Mutezile

İslâm’da “ İman “ve “Hikmet” Mezhepleri ..

“ Eşarilik” ve ” Mutezile.”

Hilmi Ziya Ülken

Eşarilik, İslam düşüncesinin iman felsefesidir. Hikmet ya da akıl felsefesi olan Mutezile’ye tepki olarak doğmuştur. Eşarilik, metafizik konuların akıl ile halledilemeyeceğini imanın akıldan üstün olduğunu savunur. İslam dünyasının bu en kuvvetli kelam akımı kendi adını, mesleğin kurucusu olan Ebu Hasen-i Eş’ari (öl: Bağdat, 935) den almaktadır. Eş’arilik bir kelam doktirini olmakla birlikte onun fıkıh ile ilişkisi vardır. O suretle ki, her kelam doktrini fıkıhta berli bir görüşe karşı gelir.

Eşarilere göre akıl hiçbir zaman mutlak gerçekliğe ulaşabilecek bir alet değildir. O, duyularda ve zihinde bizi daima aldıttığı gibi en yüksek şeklinde tekafi-i edille dedekleri çelişken hükümleri oluşturmuştur. Aklın niheyette kendi kendini nakzeden bir takım küllü hükümlere ulaşmaktan başka bir şey yapmadığını ve akıl vasıtasıyla metafizik meselelerin halledilemeyeceğini gösterir. Eş’ariliğin bu safhasında en büyük rolü oynayan ve kelamı felsefeye karşı savunarak İslam (H.Z. Ülken,İ.Düşüncesi, s:38) dünyasında bir süre felsefe hareetin sarsmış,fakat eleştirileriyle yeni fikirlere kapı açmış olan İmam Gazali olmuştur. Gazali, adeta İskoçya okulu fideiste’lerinin Batı felsefesinde oynadıkları rolü kelam felsefesinde oynamıştır.

Eş’ariliğin kurucusu Ebu’l- Hasen, önce Mu’tezile okulundan Ebu Ali Cübbani’nin öğrencisiydi. Yaşamının büyük bir kısmını onun düşüncelerini savunarak geçirdi. Fakat bir gün ikisi arasında üç kardeşle ilgili bir tartışma geçti. İslam felsefesinde “üç kardeş davası” diye ünlenmiş olan bu tartışmadan sonra Mu’tezile ve Eş’arilik akımları tümüyle ayrılmışlardır.
Eş’ari sordu: Üç kardeşten biri mümin, biri fasik (sapkın) biri de çocuk olarak ölmüş olsa ceza gününde bunların durumu nedir?

Cübbanî yanıt verdi: Mümin mükafat görür; sapmış(fasik), cezasını çeker; çocuk kurtulur.
- Çocuk ya müminin derecesini almak isterim derse?
-Senin onun kadar iyilik ve doğruluğun yoktur denir.

-Eğer iyilik yapmadıysa buna sebep Allah’tır. Vaktinden önce ölmeseydi aynı şeyi (o kadar iyilik ve doğruluğu )yapardı.

-Yaşamış olsa asi olacaktı.
-O halde asi olana ne için ceza vermiyor?

Cübbani, buna yanıt veremedi ve “ sen dinden şüpheye düştün” dedi; Eş’ari de “Hayır, dinden şüpheye düşmedim, ama senin ilahi hikmet teorin sukut etti.” diye yanıt verdi.
Eşari’nin yaşamı, tartışmalar ve eleştirilerle geçti. Akıl yoluyla gerçeğe ulaşılamayacağını göstermek ve çelişkileri açığa çıkarmak onun başlıca işi oldu. Sonradan başka bir doğrultuda bu fikirleri yakın neticelere ulaşmakta olan İbn Külab ile birleşti. Böylece Eş’arilik kuvvetlenmeye başladı.

Ebu Hasan’dan sonra bu akımı İmam Bakıllani ve Ebu’l-Maali sürdürdüler. Onun açtığı çığırda yürüyerek Eşariliği geliştirdiler. Ve ensonunda Gazali’nin felsefeciler ve eski kelamcılara karşı açtığı büyük mücadele ile Eşari’lik büsbütün sağlamlaştı.

Mutezile de her ne kadar filozof iseler de felsefeleri kelamın hakim birkaç sorunu etrafında dönüp dolaşıyordu. Oysa Eşariler, felsefenin bütün sorunlarına değindiler. Allah problemini halledebilmek için varlık ve bilgi problemlerine kendi yöntemlerine uygun yanıtlar verdiler. Filozoflara göre bir gören nefis bir de görülen zat vardır. Bu zat veya zatlar gerçek küllidirler. Yani İslam filozofları,Eflatunla Aristo’yu birleştiriyorlar: Gerçek aynleri kabul ettiklyerinden dolayı Eflatuncu yani realisttirler. Bir hayvan sürüsü deyince 500 hayvanın toplanmını değil, fertlerin üstünde bir şey anlarlar. Onlar tasavvuri bir takım mahiyetler değildir; sırf zihinde mevcut değildirler. Bir canlılar veya cansızlar sınıfı denildiği zaman yalnız o sınıf oluşturan fertleri değil, onların üstünde gerçek bir mahiyet görürler. Batı Orta Çağında realistler Eflatun’u izlemekte idiler. Bunlara karşı Abélard, Aristo’nun yeni bir tefsiri ile mefhumculuğu(conceptualisme) kurmuştu.

Kelamcılar bu konuda felsefenin tümüyle karşısındadırlar. Onlara göre (s:39) külli mücerred, bir zihni itibardır. Külli (universel) dediiğimiz şey hariçte yoktur.Külliler zihnin bir itibarından,beş külli kelimeden ibarettir. Bundan dolayı kelamcılar ‘(özellikle Eşariler) esas itibarıyla isimcidirler. Sonradan Eşarilerin bir kısmı yeniden realizme döndüler.

İlk Eşari kelamcılara göre metafizik tefrika halindedir. Her biri ayrı bir yol tutmuş olup mutlak gerçeğe ulaşmak konusunda hiçbir zaman birleşemezler. Buna onlar--yukarda gördüğümüz gibi- tekafi-i edille diyorlar. Bu, Arsito’nun önsel dediği ve Yunan septiklerinin metafiziğe hücum için kullandıkları delilin aynıdır. Fakat akılcı kelamcılar bunun aleyhindedirler. Onlara göre ihtilaf olması zaruridir.Bir meselede bilgi yokluğu,o meselede vücuoun yokluğuna delil olamaz. Bugün bilmerdiğimiz şeyin yarın bilinmemesi lazım gelmez. Madem ki bazı metafizik hakikatleri düşünüyoruz;o halde birgün insanların bazı metafizik hakikatlerde birleşmesi mümkündür. Akıl şimdi metafizik konuları halledemiyorsa,ilerde ona ulaşacağı için imanını kaybetmesi doğru değildir. Buna benzer delilleri Auguste Comte’a karşı bazı yeni metafizikçiler,örneğin Fransa’da Gabriel Séailles ileri sürmüktedir.

Görülüyor ki Eşari felsefesi önce bir iman felsefesi halinde başlamışken,sonradan aklı ilerisinde zengin bir ufuk halinde görmüş ve metafiziği büsbütün bırrakmamıştır. Felsefeye uzun müddet hücum ettikten sonra, nihayet onun delillerini alarak raslyonal bir kelam kurmaya çalışmıştır. Bu artık Mutezile’nin ilkel rasyonalizmi değil,fakat İslam ilmi ve felsefesinin gelişme çağında onun bütün yapıtlarından yararlanan sistemli felsefi kelam akımıdır. Gazali’den sonra rasyonal kelam akımını açanlar Fahreddin Razi, Amidi, Nasıreddin Beyzavi’dir.
İlk Eşarilerle bunlar arasında felsefi düşünce bakımından köprü görevini gören Gazali’dir.

(H. Z. Ülken, İslam düşüncesi, s: 38-40)

5 Ağu 2008

ALEXANDER SOLJENİTZİN

Geçtiğimiz Pazar gecesi “Demir Perde Dönemi”ne damgasını vuran ilk Sovyet Sistemi Muhalifi edebiyatçı ,düşünür kalbine yenildi. 89 yaşında Moskova’da vefat eden Alexander Soljenitzin, on yedi sene Sibirya’da sürgünde kaldıktan sonra 1962 yılında çıkan ilk kitabı “İvan Denizoviç ‘in yaşamında bir gün “ adlı kitabıyla tüm dünyada büyük bir olay yarattı.

Özellikle Batı basını bu birden bire ortaya çıkan Stalin dönemi Sovyet Sistemi eleştirisini belki de edebi olmaktan çok siyasi bir platform üzerinde algılanmasına neden oldu .

Ünlü eleştirmenler Solzhenitsyn ‘in Tolstoy, Dostoyevski and Çehov kadar iyi bir yazar olduğu üzerinde görüş birliğine vardılar.Soğuk savaşın en sert geçen yıllarında batı dünyası ilk kez kültürel bir alana taşınan detant politikasını tırmandırmaya başlıyordu.

1970 yılında Nobel Edebiyat ödülüne layık görülen yazarın kırkdan fazla dile çevrilen kitaplarının otuz milyondan fazla okuyucuyla buluştuğu bildiriliyor. Nobel ödülünü kazanan yazar Kruşçev ‘in yayınlanmasına izin verdiği ilk kitabıyla Sovyet rejiminin Pandora ‘nın kutusunu açılmasına neden olacağını acaba tahmin etmiş miydi ?

Bütün eserleri Türkçe ‘ye de çevrilen yazar nedense Türk edebiyat dünyasında pek sevilmedi.Bunun birinci nedeni belki de yazarın siyasallaşan ismi ve batının tüm gücüyle Sovyet rejimine yüklendiği bir kültür simgesi haline gelmesiydi.

Türk edebiyat okuyucusu klasik Rus edebiyatıyla , Bolşevik edebiyatı ve daha sonra da muhalif Rus edebiyatı arasında bir köprü kuramadı..

Giderek ünlü Rus yazarın ölümü aradan 24 saat geçmesine rağmen bizim medyamızda pek yer almadı . Bu da acaba neyin göstergesi ?

Kuzey Kafkasya’daki Kislovodsk’da 11 Aralık 1918’de dünyaya gelen Soljenitsin, Sovyet Ordusunda 1939-1945 arasında 4 yıl görev yaptı ve 1942 yılında yüzbaşı rütbesiyle İkinci Dünya Savaşı’na katıldı.

Yayınlanan Kitapları :

  • "Ivan Denisoviç’in Yaşamında Bir Gün" (1962)
    "İlk Çember" (1964)
    "Kanser Koğuşu" (1966)
    "Kırmızı Tekerlek" adındaki 4 ciltlik uzun tarihsel roman.
    "1973’te Paris’te yayınladığı Sovyet hapishanelerindeki durumun anlatıldığı 3 ciltlik "Gulag Takımadaları 1918-1956"

Hakkâri İzlenimleri (1)

Yedi günlük Rize Çamlıhemşin Yaylaları ve beş günlük Hakkâri gezisinden döndükten sonra bir kaç gün şaşkınlığımı üzerimden atamadım. Hem Ka...