26 Kas 2008

Buda ve Budizm


Budizm 'in kurucusu Buda (Guatama, Gotama) ( MÖ.563 - 483 ) Kuzey Hindistan 'da Lumbini koruluğunda doğmuş bir filozoftur.
Buda “aydınlanmış” anlamına gelir.
Budizm ' in en güçlü yayılma dönemi Hint Hükümdarlarından Aşoka (MÖ. 273 - 236) zamanına rastlar.
Aşoka zamanında Budizm ' Hindistan, Seylan,Suriye,Mısır,Makedonya ve Yunanistan 'a kadar yayılmıştır. Aşoka 'dan sonrada yeni Krallar Budizm 'e girmiş yayılmasını sağlamış hatta Çin,Moğolistan ve Japonya 'nın ileri gelen devlet adamlarının Budizm 'e hizmet etmesini sağlamışlardır.
Budizm ' MS 1.yy Türkistan , 4. yy da Kore , 6.yy da Japonya ve 7.yy da ise Tibet 'te yayılmaya başlamıştır.
Günümüzde Güney,Doğu;Güneybatı ve Orta Asya 'da çok sayıda taraftarı olan Budizm ' Avrupa ve Amerika 'da da yayılmaya ve taraftar bulmaya başlamıştır.Budizm 'de inanç ve ibadetBudizm 'de inancın temeli “ Buda 'ya sığınırım, Dhamma 'ya (dine,doktrine) sığınırım, Sangha 'ya sığınırım (Rahipler Cemaati,dünyanın en eski bekar rahipler topluluğu)” cümlesi oluşturur.
Bunlardan birini inkar eden kişi budist sayılmaz ve Budizm 'e girmek için yukarıdaki cümleyi söylemek gerekir.
Sangha 'ya giren rahip ve rahibeler evlenemezler. Budizm ' de mabetlere “Vihara” denir.
Budistler Karma- Ruhgöçü 'ne inanırlar.
Vihara da ayda 2 kez bir araya gelen rahipler yaptıkları hataları itiraf ederek benliklerini öldürürler.
Bazı dinlerde olduğu gibi Budizm 'de de bir kurtarıcı bekleme inancı vardır. Kurtarıcının isma Metteya veya Maitreye ' dir.
inançlarına göre Metteya tüm dünyayı düzeltmek olarak gelecek ve Buda ' nın tamamlayamadığı dini tamamlayacaktır.
ibadet Stupa denilen mabetlerde yapılır. Stupalar helezoni yapıda inşa edilmiştir. ibadet için Stupaya giren Budist önce Buda 'nın heykeline saygı gösterisi yapar; O 'na çiçek ve tütsü sunar, Budistler kendi evlerinde de bir köşede korudukları Buda heykeline tazimde bulunarak,ibadet ederler. ibadetlerinde klişeleşmiş dua ve söz yoktur. Budizm 'in kutsal ziyaret yerleri;

  • Budanın doğum yeri( Lumbin)
    Aydınlanma yeri (Bodhi Gaya)
    Buda ' nın ilk vaaz verdiği geyik parkı (Sarnarth 'da)
    Buda 'nın öldüğü Uttar_Prades şehri,

Ganj nehri Kutsal Kitapları Budistler Buda 'nın vaazlarının Pali - Kanon adlı bir kitapta toplandığına ve 400 yıl kadar sözlü olarak nesilden nesile aktarıldığına inanırlar.
Budizm 'in kutsal kitabı üç sepet anlamına gelen “Tripitaka veya Tipitaka 'dır”.

Tripitaka da:

  1. Vinaya Pitaka ;
  2. Sutta Pitaka ;
  3. Abhidhamma : adlı bölümler bulunur.

Bu kitaplarda rahip ve rahibelerle ilgili kurallar, ayin usulleri, beslenme,giyinme, Buda 'nın hayatı,konuşmaları,vaazların yorumu,Budizm ' felsefesi vb ayrıntılı bir şekilde anlatılır. Budizm 'de Mezhepler Budizm ' başlıca iki büyük mezhebe ayrılır:


1- Hianayana

2- Mahayana

1 - Hinayana (Küçük Araba)

Kişinin kendisini kurtarmasını esas aldığı için böyle isimlendirilmiştir. Bu mezhep Seylan ve Güney Asya 'da yayılmıştır. Mensupları saf Budizm 'e yani Budanın asıl telkinlerine kendilerinin muhatap olduklarını iddia ederek Mahayana koluna bağlı olanları sapkınlıkla suçlarlar.

2 - Mahayana (Büyük Araba) Toplumu bir bütün halinde ele alarak herkesin kurtuluşa ermesini amaç edinmişlerdir. Onlara göre Budizm ', herkese cevap vermeli, herkesin ihtiyaçlarını gidermeli, doktrinleri basitleştirerek halkın anlayacağı bir seviyeye getirilmelidir. Budizm 'in bu kolu başka din ve doktrinlerden yararlanmakta sakınca görmez. Bu mezhebe göre Nirvanayı gerçekleştiren herkes Buda unvanını alır. Ve ihtiraslarının esiri olarak dünya zevklerinin arkasından koşmaz. Mahayana mensupları,”hata yapabilirim” diye faaliyetleri askıya almanın karşısındadır. “Bu yüzden pişmanlık duymaya lüzum yoktur” derler Mahayana 'ya bağlı kişi kendini kurtuluşa hazırlayabilmek için şü hususlara dikkat etmek zorundadır:


Cömertlik Olgun manada bilgelik Budizm 'in ahlak kurallarına bağlılık Meditasyon Karşılaştığı olumsuzluklara sabır göstermek Hiç usanmadan sürekli bir gayret içinde olmak Bu sayılan özellikleriyle Mayayana Budizm 'i dünyanın bir çok bölgesinde yayılma imkanı bulmuş,adeta misyonerli bir hüviyet kazanmıştır.Buda ve Öğretisi Buda 'nın öğretisinin baslıca özelliği; Buda 'nın aydınlanma sonucu bulmuş olduğu gerçekleri birer dogma olarak sunacak yerde aydınlanma yöntemini öğretmeyi ve böylelikle yöntemi öğrenen kimselerin kendi çabalarıyla bu gerçekleri kendilerinin bulup yasantısal deneyimle doğrulamalarını öngörmesi, Budalık yolunu herkese açık tutmasıdır. Buda 'nın yasadığı dönemde Budizm ' bir din, Buda da bir peygamber değildi. Şimdiye dek her geliş gidişsimde, içinde hapis olduğum, Duyularla duvaklan mis bu evin, Yapıcısını aradım durdum. Ey yapıcı! Simdi seni buldum. Bir daha bana ev yapmayacaksın, Bütün kirişlerin kirildi, payandaların çöktü. içimde Nirvana 'nın suskunluğundan başka bir şey kalmadı Tutkuların, isteklerin biçimlediği yanılgıdan kurtardım kendimi. Öğretide 4 temel gerçek vardır: Yaşamda ıstırap vardır; ıstırabın bir nedeni vardır; bu neden yok edilirse ıstırapta yok edilmiş olur; bu nedeni yok etmeyi sağlayan bir yol, bir yöntem vardır. 1. Istırap (DUKKHA) ve Yaş**ın 3 özelliği Dört okyanusun suyu mu daha çoktur, yoksa sizlerin inleye sızlaya sürdürdüğünüz bu yolculukta sevdiğiniz istediğiniz şeyleri elde edememek, sevmediğiniz istemediğiniz şeylerden kaçınamamak, istediğiniz şeylerin istediğiniz gibi olmaması, istemediğiniz şeylerin istemediğiniz biçimde olması yüzünden akıttığınız göz yaşları mi daha çoktur? Ananızı, babanızı yitirmek, kardeşlerinizi, kızınızı yitirmek, malinizi, mülkünüzü yitirmek... Bu uzun yolculukta tüm bunlara katlandınız ve dört okyanusun suyundan daha çok göz yaşı akıttınız. Buda ıstırap için dukkha sözcüğünü kullanıyordu. Anlamı; ıstırap, üzüntü, tasa, keder, maddesel veya ruhsal sağlıksızlık, uyumsuzluk, tedirginlik, doyumsuzluk, yetersizlik, sürtüşme, çelişki yani olumsuz ruh durumları... Buda 'nın gözlerimizi açmaya çalıştığı gerçek daha çok ıstıraptan korunmak, kurtulmak için izlediğimiz tutumdaki yanlışlarımız, yanılgılarımız.

Herkes yaşamda Istırabın olduğunu biliyor, ama yaşamda Tatlı anlar, hoş ve zevkli olan şeyler olduğunu, haz ve zevkin ıstırabı dengeleyebileceğini düşünüp bu anların beklentisi içinde ıstıraba katlanabiliyor. Buda 'ya göre yanılgı işte burada. Buda kaynağı dışımızda olan şeylerden elde ettiğimiz haz ve zevkin ıstırabın asil nedeni olduğunu göstermeye çalışıyordu. Yanılgının dünyanın bu geçiciliğine gözlerimizi kapamak, geçici olan, kalıcı olmayan şeylere tutunmaya çalışmaktan geldiğini, dünyayı gerçek böylesiliği, yapısıyla görememekten kaynaklandığını söylüyordu. “Sevdiğimiz hiç bir şey yok ki, bir gün gelip ya onlar bizden, ya biz onlardan ayrılmayalım.” Buda yaş**ı gerçek boyutları içinde kavrayabilmemiz için yaş**ın birbiriyle ilgili 3 özelliğinin üzerinde ısrarla duruyordu: Dukkha - Istırap Bir arada bütünleşmiş, bileşmiş, oluşmuş hiç bir şey değişimden, çözülüp dağılmaktan kurtulamaz. Yanılgı değişim içinde olan, geçici olan şeylere sanki hiç değişmeyeceklermiş, sanki kalıcı şeylermiş gibi tutunmaya, sarılmaya çabalamaktan geçiyor. Oysa elde etmek istediğimiz şeyi elde edene kadar o şey değişiyor, koşullar değişiyor, bu arada biz kendimiz de değişiyoruz. Buda 'nın amacı dünyayı ne olduğundan daha kötü ne de daha iyi göstermekti. Onu olduğu gibi iyi ve kötü yanlarıyla, kendimizi hiç bir yanılgıya, yanılsamaya kaptırmadan bütünlüğü içinde gerçek böylesiliğiyle görmemizi sağlamaya çalışıyordu. Istırabın dünyayı olduğu gibi içimize sindirememekten, dünyadan verebileceklerini değil de daha çoğunu beklememizden, istememizden kaynaklandığını anlatma çabası içindeydi. Kötü olan yaş** değil, ona arsızca yapışmaya çabalamaktan, ondan verebileceğinden çoğunu istemekten gelen ıstıraptır. akıp giden yasamla birlikte karşı koymadan, direnmeden akıp gitmesini öğrenmek, dönüsü olmayan bir akis içinde olduğumuzun, yaş**ın tek bir aninin bile ikinci kez yaşanmasının olanaksızlığını içten içe kavramak, her saniyenin tadını bilecek biçimde yaş**ın sevinçle, kıvançla, coşkuyla kucaklanmasına yol açabilir. Mutluluğun ertelenmesinin de, para biriktirir gibi haz ve zevk biriktirmenin de olanaksızlığı iyice anlaşılabilir. Acaba yaşamda kendimize sığınak yapabileceğimiz Istırabın güçsüz kaldığı, etkisinin azaldığı bir yer, bir zaman var mi? Budizm ' olduğunu savunuyor. Bu an ve burası... Hiç bir şeyin öteki şeylerden ayrı bir kendiliği, ayrı kalıcı bir benliği olamaz. Istırabın asil nedenini aradığımız, kökenine indiğimiz zaman hiç bir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde karşımıza çıkan sorumlunun, bir yandan istek ve tutkularımızı besleyip kışkırtan den Başka birisi olmadığını görüyoruz. “Benim güvenim” ”Benim görevim” ”Benim sorumluluğum” ”Benim başarım” ”Benim param” ”Benim isteklerim” ”Benim heveslerim” ”Benim öldükten sonra ne olacağım” ”Benim öldükten sonra da var olma doyumsuzluğumdan gelen sorunlarım” Nedir bu ben? Buda insan varlığında geçici olmayan değişmeden kalan, dayanıklı bir öz, tözel bir nitelik olmadığını göstermeye çalışıyordu. Bir gövde doğar, büyür, yaşlanır, ölür, çözülür, sürekli değişim içindedir. Bir kimse kolunu, bacağını yitirse de ne azalır, ne de küçülür. Öyleyse insanin gövdesinde olamaz. duygularımızda da olamaz. Çünkü onlar değişse de gene olduğu gibi kalır. duyu organlarımızdan gelen algılarımız da olamaz. önceki düşüncelerimiz, kararlarımız, eylemlerimizle biçim almış eğilimlerimiz de olamaz. ayırt edici bilincimizde de olamaz. Bu beş kümede toplanan bedensel ve ruhsal varlığımız gövdemiz, duygularımız, duyu organlarımızdan gelen algılarımız, önceki düşüncelerimiz, kararlarımız ve eylemlerimizle biçim almış eğilimlerimiz, karakter özelliklerimiz, ayırt edici bilincimizin bir araya gelmiş olmasından da oluşmuş olamaz. Çünkü bunlardan hiçbirisi i içermiyorsa o zaman besinin bir araya gelmesi de beni oluşturmaz. O zaman geriye değişmeden kalan tek bir şey kalıyor. Ad... Ben 'e verilen özel ad.Milanda Panha adli kitaptan: Kral Bilge Nagasena 'ya seslenmiş: “Ustam kimsin, adini söyler misin?” “Bana Nagasena diyorlar. Ama bu yalnızca bir ad, adlandırmaktan, belirtmekten Başka şeye yaramayan, bir deyim, bir sözcük, içinde bir kimlik, bir benlik yok. Bir ad, bir lakap, bir işaret, yalın bir sözden Başka bir şey değil. Kral inanmaz ve sorular sorar. “Nagasena bu saçlar midir?” “Hayır büyük kral” ... “Duygu ve coşkular midir Nagasena?” “Hayır büyük kral” Nagasena kraldan arabayı tanımlamasını ister. “Tekerlek, dingil, ok, sandık ve kollar bir arada olunca arabadan söz edilir. Araba yalnızca bir ad, adlandırmaktan, belirtmekten Başka bir ise yaramayan bir deyimden Başka bir şey değil.” “Evet kralım. Benim de saçlarım, derim, ... ad ve bedenim, duygularım, algılarım, geçmiş eylemlerimle biçim almış karakter özelliklerim, ayırt edici bilincim bir araya gelince Nagasena adi veriliyor. Ama kimlik, benlik söz konusu olunca burada öyle bir şey yok. Nasıl arabanın beş bölümü bir araya gelince araba diyorlarsa, beş katışmaç bir araya gelince de bir kimden bir den bir özneden söz ediliyor. Buda diyor ki: Ne ben 'in, ne de ben 'e ilişkin kalıcı bir şeyin varlığından söz edilebilir. Ben, ben olarak gelecekte de var olacağım, benim sürekli değişmez bir benliğim var, savında bulunmak hatalıdır. Ben düşüncesini yok etmeli, benlikle kurumlanmak yanılgısını yenmelidir. Buda 'nın görüsüne göre “ben”, insanin hem bedensel hem de ruhsal varlığını oluşturan bu beş kümenin bir arada ve birlikte, sürekli bir akis, sürekli bir değişim içinde olusunun ortaya çıkardığı bir görüngü, bir olgu, insani çevresinden ayrı bir varlık olarak ayırt etme, özerk bir biçimde hareket etme durumundan köklenen bir yanılgı, bir yanılsamadan Başka bir şey değil. ayırt edici bilinç ise karışıp dünyayı ben ve ben olmayan diye ikiye bölünce bu ben yanılgısı kendiliğinden ortaya çıkıyor. Aslında bilincin ayırt etmeden, seçmeden, bölmeden bütünü kavrama olanağı da var. Ben 'in var olma doyumsuzluğundan kaynaklanan ve ölümün sinirini aştığına inanılan uzantısına verilen ad 'sa ruhtur. Budizm 'de Öz varlık yoktur. Buda ben-ruh yanılgısını sergilemek istiyor. Bir kez ben-ruh yanılgısı oluştu mu bütün varlığımızı sarıyor, bilincimizin özgürce çalışma etkinliği engelleniyor, onun bitmez tükenmez istekleri nasıl yaş**ı çekilmez bir hale koyuyor, sorunlarımız yaşamla bile sınırlı kalmıyor, ölümden sonrası ile ilgili sorunlar da gündeme girdiğinden onlar da kaygı ve üzüntü konusu olmaya başlıyor. Buda ben 'i kurtarmaya değil, bizi ben 'den kurtarmaya çalışıyordu. Ölümsüzlüğe erişmek için tek bir yol olduğunu savunuyordu. Öncesizden sonsuza uzanıp giden varoluş zincirinin içindeki yerimizi bulmak, evrensel yaş** ırmağının içimizden aktığının, yaş** gücünün bizim burun deliklerimizde, bizim ciğerlerimizde nefes alıp verdiğinin bilincine erişmek..2. Nedensellik Çemberi- bağımlılık ve Özgürlük- Ka Buda 'ya göre varolan her şey nedenselliğin bir sonucu olarak vardır, boşluktan yokluktan oluşan bir evrende nedenselliğin döngüsüne takılan yokluk varlığa dönülür, her neden bir sonucu, her etki bir tepkiyi zorlar. Evrenin değişmez yasası nedensellik (Karma) yasasıdır. Ne başlangıcı ne de sonu olan evrende egemen olan yalnız doğa yasalarıdır. Buda böylelikle tanrıların görevini yasalara yüklemiş, tanrıları gereksizleştirmişti. Değil mi ki insanin geleceğini belirleyen nedenlerin zorladığını sonuçlardır, öyleyse insanin kendi eylemlerinin sonuçlarından kaçıp kurtulması olanaksızdır. Bir çocuğun anasından beklediği gibi tanrıların bize sevecenlik göstermelerini, bizi bağışlamalarını bekleyemeyiz. Eylemlerimizin sonuçlarından kurtulmanın bir yolu varsa, onu ancak kendi çabamızla kendimiz bulmalıyız.On iki halkalı kapalı bir zincir olarak temsil edilen nedensellik yasası:1. Yanılgı yanlış düşüncelere yol açıyor. 2. Bu düşünceler eğilimlere, karakter özelliklerinin biçimlenmesine ortam hazırlıyor. 3. Buradan da bilinç oluşuyor. 4. Bilincin bentle ben olmayanı ayırt etmesinden özne nesne ikiliği, ad ve beden ortaya çıkıyor. 5. Bundan altı duyu alanı gelişiyor. 6. Bu altı duyudan dolayı duyularla nesneler karşılaşıyor. 7. Bu karşılaşmadan hoşlanma, hoşlanmama gibi duygular oluşuyor. 8. Bu duygular isteklere, tutkulara dönüşüyor. 9. istekler, tutkular bağımlılığa, insanin isteklerinin, tutkularının tutsağı olmasına, bireysel yaş** isteğine yol açıyor. 10. Bundan da oluşuma bağımlılık ortaya çıkıyor. 11. Oluşum doğuşa 12. Doğuşsa ihtiyarlık ve ölüme, ıstıraba, tedirginlik ve umutsuzluğa yol açıyor. Buradan da gene yanılgı çıkıyor ortaya. Buda 'nın yanılgıyı dizinin en başına koymasının nedeni olasılıkla bu döngüden tek çıkış yolunun bu halka olmasıyla açıklanabilir. İstekleri, tutkuları kışkırtan yanılgıdır ana yanılgıyı besleyen de gene istekler ve tutkulardır. Kökünü yanılgıdan alan düşünceler, karar ve eylemlere dönüşüyor. Düşüncelerimiz kararlarımızı, kararlarımız Eylemlerimizi belirlerken, eylemlerimiz de kararlarımızı etkileyip zorluyor. Her düşünce sonrakileri sınırlıyor. Biz kez tam bir özgürlük içinde bir şey düşünmüş olabileceğimizi varsaysak bile, ondan sonraki düşüncelerimizde ayni oranda özgür olamayacağımız açık. Giderek özgürlük alanı kısıtlanıp daralıyor... Şu anda ne olduğumuzu belirleyen dünkü düşüncelerimizdir. Bu gün kafamızdan geçen düşüncelerse yarinki yaş**ımızı biçimliyor. Yaş**ımız kesinlikle zihnimizin yaratısıdır. Budist metinler dört tür bağımlılıktan söz ediyorlar.
1. İsteklerden, tutkulardan gelen bağımlılık 2. Yanlış görüşler, kanılardan kaynaklanan bağımlılık 3. Erdemli bir yaşamla ve kurallara tıpatıp uygun davranmakla kurtuluşa erişilebileceğini sanmaktan gelen bağımlılık 4. Sürekli ve değişmez bir ben 'in varlığına inanmaktan gelen bağımlılık isteklerimizin tümüne yakın bir bölümü toplumun yapay olarak yarattığı gereksiz şeyler.Örneğin toplum bizi zeki bir adam gibi görünmeye isteklendiriyor. Çevremizde beğenilen bir kimse olmak bize nelere mal oluyor ? Bunun karşılaştırmalı bir hesabini yapabilmiş olsak, harcadığımız bunca çaba, üzüntü, sıkıntıya değmeyeceğini anlayacaktık. Başka insanların önüne geçememek, Başka insanlara üstün olamamaktan gelen ezikliklerin ardında hep ben yanılgısı yatıyor ama bu ben yanılgısını besleyen de toplumun özendirici etkisi. Bir kere gözümüzü açıp ta bu koşturmacanın amaçsızlığını, anlamsızlığını görebilsek, bu koşullanmalar, biçimlenmeler etkisini yitirecek, ve bağımlılık da ortadan kalkacak. O zaman ıstırap yerini özgürlüğümüzü yeni bastan kazanmış olmaktan gelen aşkın bir mutluluk duygusuna bırakacak, nedensellik döngüsünden kendimizi kurtarmış, daha doğrusu döngüyü ters yöne çevirmeyi başarmış olacağız insan kendini yanılgıdan nasıl kurtarır? Bu sekiz basamaklı yolla mümkündür. Yanılgıdan kurtaran bilgiye çıkarımcı düşünceyle varılamaz. Çünkü bu tür düşüncede özgürlük yoktur. Budizm ' görüsüne göre, bizi yanılgıdan kurtaracak bilgiye ancak sezgiyle erişilebilir. insan yanıldığını, yanilmadigini; aldatılmadığını, aldatılmadığını; sevildiğini, sevilmediğini ancak sezgiyle anlayabilir. Uyanan kimse karmanın elinde eli kolu bağlı bir oyuncak olmaktan kendini kurtarmış olur. Koşullanmaya, biçimlenmeye bütünüyle karşı koyabilecek bir insan yok bu dünyada. Yanında yada karşısında tutum almakla her zihnini sınırlamış oluyor. Bizi düşündüğümüz gibi düşünmeye, davrandığımız gibi davranmaya iten ön koşullar, düşünsel yada duygusal zorunluluklar var. Uyanınca bu zorunluluğu fark etmiş oluyoruz ve zorunluluk olmaktan çıkıyor. Bu yüzden de karma değiştirilemez bir alın yazısı sayılmaz, uyanan kimse karmanın bağlarını da koparmış olur. Eylemlerimiz er geç bize geri döner. Her eylemin iyi yada kötü sonuçları eninde sonunda eylemi yapana ulaşır. Buda, kalıcı olan bir yaşamdan öbürüne aktarabileceğimiz, şu gövdemiz içinde saklanan bir şey olamayacağını anlatmaya çalışmıştı Öyleyse gene doğumla söz edilmek istenen neydi? Buda 'ya göre bir yaşamdan ötekine aktarılan ben yada ruh değil, yalnızca eylemlerimizin zorladığını nedensel sonuçlardır. Bu senin gövden de değil, Başka birisinin gövdesi de değil. Ona geçmiş eylemlerin (karma) ürünü gözüyle bakmak daha doğru olur. Önceki bir yaşamda yaptıklarımın ödülü ya da cezası da değil. Ben nedensellik zincirinin bir zorunluluğu olarak varım. Eylemlerin bir sürekliliği var ama ben 'in de bilincin de sürekliliği yok. Buda 'nın dilinde doğum ölüm döngüsü, yaşamların önceki yaşamların etkisiyle biçimlendiğini anlatmaktan öte bir anlam taşımıyordu. 3. Nirvana Nirvana, Batı 'da genelde anlaşıldığı gibi ölümden sonra değil, burada ve şu anda gerçekleştirilebilecek bir ruhsal durumdur. istek ve tutkuların yok olması, Istırabın etkili olmayacağı bir iç barışa, iç suskunluğa, aşkın bir Mutluluğa erişmektir. Nirvana 'ya erişme isteği de dahil olmak üzere tüm istek ve tutkular bırakılmadan, olanla, gelenle yetinmekten gelen iyimser bir yetingenlik kazanılmadan Nirvana gerçekleştirilemez. Nirvana 'yı gerçekleştiren kimse bir yandan da günlük yaş**ını normal haliyle sürdürüyor. Eylemlerinin bir takım nedensel zorunluluklar (karma) yaratmaması da olanaksız elbette. Nirvana 'ya erişen kimselerin tek farkı, bu zorunlulukların dışında kalmayı başarabilmesi. Eylemlerinde beğenilmek, beğenilmemek gibi bir güdü etkin olmuyor, yaptığı islerden alkış beklemiyor, basarı ya da kazanç onu fazla sevindirmediği gibi başarısızlık ya da yitim de fazla üzmüyor. Kuskusuz acı da çekiyor ama bunlara bilgece katlanmasını, olayların doğal akımına boyun eğmesini de biliyor. Ben 'i aşınca bütünle bütünleşiyor.. Yarinin getireceklerine kaygısız, ben 'in doyumsuzluğundan gelen bütün sorunlara sırtını çevirmiş, şu yaş** nasıl yaşanmalıysa öyle yaşamaya başlıyor. Özgürlük, coşku, aşkın mutluluk içinde, akıp gitmekte olan yaş** ırmağı içindeki yerinin bilincine erişiyor. Buda 'nın öğretisi, bir yandan ben 'i yokumsarken öbür yandan da bireyciliği en ileri götürmüş olan öğretidir. insanin toplumun kendisine giydirdiği kişiliksiz kişilikten soyunup gerçek varlığıyla baş başa kalınca gerçeği olduğu gibi özümleyecek bir yeteneğe sahip olabileceğine inanıyordu. Buda ölümden sonra ne olduğuyla ilgili sorulara yanıt vermek istemiyordu. Böyle bir soruyla karşılaşınca ya susuyor, ya da söyle diyordu: Göğsünüze zehirli bir ok saplanmış olsa, oku çıkartmaya çalışacak yerde, oku atanın kim olduğunu, hangi kasttan, hangi soydan geldiğini, boyunu boşunu, oku atmaktaki amalini falan mi araştırmaya kalkardınız? Ben bir şeyi açıklamıyorsam bırakın açıklanmamış olarak kalsın. Peki neden açıklamıyorum? Çünkü o şeyin açıklanması size hiç bir yarar sağlamayacaktır da ondan. Çünkü bu sorulara yanıt aramak ne aydınlanmanıza, ne bağımlılıktan kurtulup özgürlüğünüzü kazanmanıza, iç suskunluğuna, gerçeğe ermenize, Nirvana 'ya erişmenize katkıda bulunabilir. Buda öğretisinde hiç bir dogma, iç yaşantıyla doğrulanamayacak hiç bir inanç getirmemeye özen göstermiştir. Varoluş, devingen gücünü nedensellikten alan sürekli bir oluşum, değişim sürecinden Başka bir şey değildir; varoluşun ardında Durağan bir öz, tözel bir nitelik yoktur. Budizm 'de tözsüz, öz varlıksız bir nedensellik vardır. 4. Sekiz basamaklı yüce yol
-Tam görüş -Tam anlayış Bu basamaklar kendimizi de, dünyayı da olduğu gibi, gerçek böylesiliğiyle görmeyi, adların biçimlerin gizlediği temel gerçeğin, her şeyin ıstırap, her şeyin oluşum, değişim içinde olduğu, kalıcı bir ben 'in, değişmeyen bir tözün olmadığını anlayışına ulaşmayı amaçlıyor. -Doğru sözlülük-Tam davranış Bu basamak, özgür istencinizin ürünü olan, içten geldiği için, hiç bir amaç gütmeden yapılan davranıştır. -Doğru yaş** biçimi Yaş**ını sağlamakta doğruluktan ayrılmamak, kendine yetecek olandan çoğunu elde etmeye çalışmamaktır.-Tam çaba, tam uygulama Her şeyin tam bir özenle, eksiksiz yapılmasıdır. Bir Budist 'in oturması, kalkması bile büyük bir dikkatle yapılmalıdır. Zihnini bencil düşüncelerden arıtmak sürekli bir uğraş olmalıdır. Zihnin arıtılması, bencil düşüncelerden ayıklanması dört yüce duygunun yüzeye çıkmasına olacak sağlar: Sevecenlik, acıma, sevgi, yan tutmama. -Tam bilinçlilik -Tam uyanıklık Bu basamaklar meditasyonla ilgilidir. Meditasyon Batı 'da anlaşıldığı gibi derin derin düşünme değil, düşüncenin aşılmasını, çıkarımcı düşünceden arıtılmış bir zihinle, salt bilinçli olmayı amaçlayan bir yöntem. Tam bilinçlilik, tüm duyumların, duyguların, düşüncelerin ruhsal durumların ardında olacak biçimde bir alicilik, bir uyanıklık durumunu sürdürmektir. Algının kapıları öylesine temizlensin ki, her algı hiç bir engelle karşılaşmadan bilince ulaşabilsin. Sözcükler de bilinçle yaşantı arasına giren bir engel oluyor çoğu kez. Sözcüklerden oluşan düşünceler durmadan bizi, iyi kötü, hoşa giden hoşa gitmeyen gibi ayrımlar yapmaya, yargılara varmaya kışkırtıyor. Artık dünyayı olduğu gibi değil, kurgularla, soyutla, soyutlamalarla yani sözcüklerle dünyayı kavrıyoruz. Gerçeğin sözcüklerle kavramlarla değil, ancak yaşantıyla kavranabileceğini savunan Budizm ' sözcüklere, kavramlara tutsak olmak yerine onları tam olarak denetim altına almak istiyor.Budist meditasyonun özü nefes alıp verdiğinin ayırdında olmakla başlayan yaygın dikkattir. insan nefes alıp verdiğine duyarlı olunca yaşadığının da farkında oluyor, geleceğe ya da geçmişse değil, kendini şu ana ayarlıyor, şimdide yaşamaya başlıyor, duyulara daha duyumlu, duygulara daha duyarlı oluyor; kendinden kopuk, kendinden habersiz yaşamaktan kurtarıyor kendini, yaşamla da kendiyle de bütünleşiyor. Bu uygulamada yol almış kimse gövdesinde kendi istencine bağlı olmadan bir nefes alıp verme işleminin sürüp gittiğine duyarlı olmaya başlıyor. Bu yaşamsal bir yaşantı olarak kendini açığa vuruyor, ve bu izlenim insanda iç barış, esenlik ve Mutluluğun oluşmasına yol açıyor. Artık zihindeki karmasa yatışmıstır. Buda 'nın meditasyon yöntemi öyle dalıp gitmeyi kendinden geçmeyi değil, tersine sürekli uyanıklılığı, sürekli bilinçli kalmayı gerektiriyor. Tam bilinçlilik gerçekleşince tam uyanıklık kendiliğinden gelir. Burada tüm ikilikler yok olur; düşünenin düşünceden, bilenin bilinişten, öznenin nesneden kopukluğu diye bir şey kalmıyor; zihinle yaşantı arasındaki bölüntü kalkıyor. Bütün bu ayrımların yaşantıyla ayırt edilecek somut bir gerçekliği olmadığını, bunların akıl yoluyla varılmış çıkarımlar olduğunu fark ediyorsunuz. Size “bu benim, bu da benim düşüncem” ya da “gören benim, bu da gördüğüm şey” diye ayrım yapmanıza olanak veren şeyin bir gözlemden daha çok, sözcüklerin ve mantığın aracılığıyla elde edilmiş bir kuramdan Başka bir şey olmadığını anlıyorsunuz.
Kaynak: dunyadinleri.com

24 Eki 2008

Dante ve İlahi Komedya



Yazılışından bu yana 700 yıl geçmesine rağmen hala tartışılan bir başyapıtın üzerine yazmanın kolay olmadığını biliyorum .

Her şeyden önce yapıtı inceleyerek sembol ve alegorileri deşifre etmek için öncelikle tarih,kültür ve dinler tarihi konularında kapsamlı fikir sahibi ve donanımlı olmak gerekli. 1300 ‘lü yılların siyasi olaylarını detaylı olarak incelemenin yanı sıra Dinler tarihi ,Yahudilik ,Hıristiyanlık ve İslam dini ve Ortaçağ dünyasındaki siyasi ve içtimai gelişimi de araştırmak ve paralellikler kurmak önemlidir. Giderek ezoterik bir yorum yapabilmek için de alt metinlerde yer alan derin ve çok katmanlı sembolizmayı kavramak için de dini sembolizma kadar ,“Tapınak Şövalyeleri “ ,”Gül Haç kardeşliği” ve diğer inisiatik öğretilerin ezoterik sembolizması gelişimi ve detaylarına vakıf olmak gereklidir.

İlahi,Komedya

Dante Aligheri , çok zengin bir ailenin çocuğu olarak 1265 yılında Floransa’da doğar. Cizvit papazları ve bazı ezoterik tarikatler tarafından inisiye edilerek çok uzun süren edebiyat dil ,felsefe dinler tarihi ve siyaset eğitimi alır. Yetişkinlik döneminde zengin ve bilgili bir kent soylu olarak Floransa kent meclisinde ailesinin baskısıyla siyasete atılır.Kısa sürede Siyasetin gereği beyazlar ve siyahlar olarak iki gruba ayrılan “Guelfo partisi”nin beyazlar grubunda yer alır .

Beyazların grubu Papa’nın siyasi gücüne karşı bir cephe oluşturur,Dante ‘de bu grubun içinde Katolik Kilisesi’nin ve Papa’nın karşısında yer alır . Zaman içerisinde Beyazların iktidarı kaybetmesi üzerine hakkında suçlamalar ve yolsuzluk iddaaları ortaya atılmakta gecikmez. Artık Dante’nin sürgün yılları başlayacaktır.

Floransa kent meclisi tarafından ölüme mahkum edilen Dante 1321 yılına kadar kadar sürgünde yaşar. İlahi komedyayı da sürgünde iken kaleme alır,. Eserin tamamlanması yirmi yıl sürer. Bir yıl sonra da 54 yaşındayken ölür. Dante ‘nin İlahî Komedyası , hayalî bir seyahatin öyküsüdür. 1300 yılının 7 Nisan gecesi başlayan bu hayali seyahat bir hafta sürer. Dante ‘ye Cehennem ve Arafta şair Vergilius Arafın tepesinde ise sevgilisi Beatrice rehberlik etmektedir.

“İlahi Komedya” üç ana bölümden oluşur:


  • Cehennem (Inferno),
    Araf (Purgatorio)
    Cennet (Paradiso);

Eşit uzunlukta olan bu üç kitabın her birinde otuz üç “kanto” yer alır, sadece Cehennemde otuz dört tane kanto vardır fakat ilk kanto, tüm komedyanın giriş bölümü görevini üstlendiği için oranlar değişmez. Böylece üç çarpı otuz üç, artı bir, eder yüz adet kanto. Kusursuzluk sayısı onun karesi olan yüz, ilahi bir anlam taşır.


İlahi Komedya”nın sayılarla başka bağlantıları da vardır, örneğin üç bölüm Hıristiyanlığın temelinde yer alan Tanrı-İsa-Kutsal Ruh üçlemesine bir gönderme olduğu yorumu yapıldığı kadar eski ezoterik misterlerin kutsal üç sayısı ve kabala mistiklerinin gizli anlamlarını ihtiva ettiği ve giderek masonluğun üç sayısı gibi yorumlar da yapılmıştır.


Üçün karesi dokuz ise her bölümde anlatılan mekanların yapısal şeklidir. Cehennemde yer alan üç ana grup bu dokuz bölümde canlandırılmışlardır. Huni şeklindeki Cehennemin girişi yeryüzünden başlar ve merkeze doğru iner. Dante’nin Cehennemdeki yolculuğu da yeryüzünden başlayarak onu dokuz çemberin içinden geçirerek, en hafif günahların işlendiği çemberden daha büyük günahlara doğru götürür; burada yer alan tüm ruhlar geri dönüşü olmayan cezalara mahkum edilmişlerdir fakat her birinin işlediği günahın derecesi farklıdır.

Cehennem

Dante’nin yolculuğunda ilk olarak Cehennemin üst katlarında olanlarla tanışırız, bunların arasında ilk çemberde yer alan doğru ile yanlış arasında seçim yapamayanlar gelir, ardından da Sokrates, Vergilius gibi bilge paganların bulunduğu, tek suçları İsa’dan önce doğmuş olan ruhlar gelir. Bir Tapınak Şövalyesi” (Templiye ) olduğu söylenen Dante’nin ezoterik bilginin yoğun olarak kullanıldığı İlahi Komedya adlı yapıtı içerdiği sembolizmayla tam anlamıyla günümüze kadar çözülememiş , üzerinde hala yoğun olarak tartışılan yaklaşımlarla açıklanmak istenmiştir. İlahi Komedya daha sonra dönemin ünlü yazarlarından Boccaccio tarafından halka okunur, halkın günlük konuştuğu kent soyluların ,kilisenin ve kraliyetin pek itibar göstermediği Toskana lehçesiyle yazılan bu metin üzerinden yüzyıllar geçse de hâlâ tartışılıyor.
Vatikan Kilisesi , Tapınak Şövalyesi olduğu söylenen Dante’nin bu yapıtını yüzyıllarca göz ardı ettikten sonra 1921’de birden sahiplenmiştir,. Osmanlı İmparatorluğu döneminde II. Abdülhamit’in yapıtın Türkçe çevirisinin yayınlanışını engellemiş oluşu da kayda değer bir not olarak alabiliriz . Dante’nin İlahi komedyası Türkçe’ye Rekin Teksoy öncesinde Hamdi Varoğlu ve Dr. Feridun Timur tarafından çevrilmiş. Ama bu çevirilerin sorunları olduğu Dante uzmanı rahmetli Dr. Ümit Gürol tarafından söylenmiştir. Yapıtın günümüzde geniş kitlelerin farkında olmadığı derinliğini yakalayamadığı metaforik bir alt metni vardır. Türkiye’de, yapıtın Cehennem bölümünün 28.



Hz.Muhammed ve Hz. Ali

Kantosunda Hz. Muhammed ve Hz. Ali ile ilgili mısraları nedeniyle ‘Dante İslâm düşmanlığı ’ yapıyor gözüyle bakanlar da vardır. O yıllarda Hıristiyan Kilisesi’nin İslam dini konusundaki görüşü , İslam dininin Hıristiyan toplumunda ikilik çıkardığı ve toplumu ikiye böldüğü doğrultusundaydı. Hiç şüphesiz 1096-1275 yılları arasında bifiil süren ötesinde ve öncesinde de hazırlık ve yatışma dönemleri de katılırsa yaklaşı 250-300 yıllık bir Hıristiyan –Müslüman çatışmasından (Haçlı Seferleri ) söz ediyoruz . Bu çatışmaların askeri olduğu kadar ekonomik ve siyasi olarak da sanat ve düşünce hayatında da etkileri olmuştur. Dante ’ye siyasi ve din açısından yaklaşmaktan öte ezoterik edebiyat ,sanat ve kültür bağlamında köprüler kurmak da gereklidir :

Bu bağlamda ana alt metaforun Antik Yunan da Homeros ’un Ulyseus mitolojik sembolizması kadar ; Hint ,Pers ve İslam felsefesi gibi o zamanın kadim öğretilerini de dikkate almanın gerekli olduğunu söyleyebiliriz. Dante’nin “İlâhî Komedya” eserinde, kahramanı İrlandalı keşiş Patrick olan “Patrizio’nun kuyusu” efsanesinde, çeşitli tradisyonlarda, mitolojilerde ve kimi masallarda işlenmiş bir sembolizma kullanılır . Istıraplı deneyimler geçirmek üzere “yeraltına iniş” olarak da ifade edilir. Sembolün ne anlama geldiğini büyük inisiyelerden Orfe ve Platon ifade etmişlerdir. İnisiyasyonlarda “küçük misterler aşaması”nın sonundaki inisiye adayının ikinci temel aşamaya devam edebilmesi için tümüyle arınması, saflaşması, yani tertemiz bir şuur halini edinmesi gerekliydi.

Bunun için de “cehenneme iniş” denilen bir deneyim geçirmesi gerekiyordu. Buna “ölüm deneyimi” de denilir. Platon ve Orfe, “vicdani hesaplaşma” da denilen bu deneyimin ilk etabını, zaten her insanın öldükten sonra zaten yaşayacağı bir “kendi kendini yargılama” ve kefaretini ödeme olarak betimler. Teozofik literatürde, menfi düşünce formlarından kurtulma anlamında “karmik tortulardan arınma” olarak ifade edilen cehenneme iniş deneyimi kimi tradisyonlarda “ejder”ini öldürme sembolüyle simgelenir. İnisiye adayının geçmişiyle yüz yüze gelmesini sağlayabilmesi için, öte-âleme göçmüş gibi derin bir degajman haline, yani ölü denecek kadar derin bir trans haline girmesi gerekmekteydi.

İnisiyasyon

Bir hayli sarsıcı olan bu deneyim için, aday ya boş bir mezarda ya da bir tabutta genellikle bir gece boyunca yalnız başına bırakılırdı. Aslında, bu deneyiminde yalnız sayılmazdı; psişik yetenekleri çok güçlü bir üstadın kontrolünde bulunurdu.

İnisiye adayı vicdani hesaplaşmasını yaptıktan, hatalarını ve geçmişini inceleyip değerlendirdikten sonra, doğmadan önceki temiz, saf şuur halini yeniden elde etmiş olacaktı. Bu şuur hali kimi tradisyonlarda “bir çocuk kadar saf olunması gerekir” sözüyle dile getirilmiştir. “Ejder”ini öldürüp savaştan başarılı çıkabilen öğrenci, dünyada doğmadan önceki, dünya çamuruna bulaşmamış saf şuur halini edinmiş bulunuyordu.

Arınmış ve saflaşmış bulunan aday, bir bakıma yeniden doğmuş bulunuyordu. Dolayısıyla bu olay ezoterizmde, tasavvufta ve çeşitli tradisyonlarda ikinci doğuş olarak adlandırılır.
Yeniden doğmuş sayılan inisiye adayı için üstadı artık “baba”dır (ata), kendisi de “oğul”dur. Bu yüzden inisiyelerden söz eden pek çok tradisyonda inisiyeler “oğullar” sözcüğüyle nitelendirilir. Ezoterik tradisyonda cehennemde yanma sembolü de bu bağlamda değerlendirilir. Kısaca, cehennem ateşinde yanma sembolizminde bireyin olumsuz, negatif unsurlarından arınması sözkonusudur, yani bireye zarar verici bir işlem değil, yararına bir işlem sözkonusudur.

Grande della Scala



Dante, kraliyet piskoposu Grande della Scala’ya 1316 yılında yazdığı bir mektupta, her metnin en az iki farklı okuması olduğunu yazar: "Bir anlamı harflerden ediniriz. Diğer anlam harflerin neyin yerine kullanıldıklarındadır. Yani bir sözlük anlamı, bir de alegorik ya da mistik olan anlam vardır." Dante daha da ileri giderek, alegorik anlamın da üç ve daha fazla farklı okumayı içerdiğini de söyler.

Sonuç olarak Dante'nin "İlahi Komedya" adlı eserinin çok katmanlı bir okuma gerektirdiği ve kurgulanan sembolizmanın okuyucusuna sonsuz açılımlar sağladığı,okuyucunun paralel okuma yaparak referans kaynaklarını genişlettikçe zenginleşen bir dünyanın içine doğru yükseldiğini söyleyebiliriz.

Bu ilk tanıtım yazısının ardından bölümler üzerinde durmaya çalışacağız

28 Eyl 2008

Roş Aşana

Roş Aşana Yahudi takvimine göre Yeni Yıl Bayramı olarak kutlanır. Bu gün ile birlikte ‘Atseret Yeme Hateşuva’ denilen on günlük nedamet ve ibadet günleri başlar. Tişri ayının ilk günü -Yılbaşı- Roş Aşana olarak anılır. Bu yıl Roş Aşana Bayramı’nı 30 Eylül-1 Ekim tarihlerinde kutlayacağız. Şana Tova...'
Yahudi yeni yılı, diğer inanışlarda olduğu gibi neşeli, coşkulu, eğlenceli bir kutlama düzeni ile değerlendirilmez. Roş Aşana son derece ciddi bir kutlamadır. Kefaret günü olan Yom Kippur’a değin geçen 10 pişmanlık gününün başlangıç gününü temsil eder. Bu gün Tanrı’nın geçen tüm yıl boyunca her bir Yahudinin, günlük hayatlarının her gününde neler yaptığını tarttığı günlerin başlangıcıdır.
Ama bu yargılama günlerine değin, her Yahudi’nin çok önceden ciddi bir hazırlığa girişmesi gerekir.
İbrani takviminin aylarından biri olan Elul, Tanrı’nın yargılama dönemine giden bir önceki aydır. Bir Yidiş atasözüne göre "Elul ayında balıklar bile titrer."
Bu ay içinde bazı Yahudiler mezarlıklarda yatan yakınlarını ziyaret ederek, kendileri için Tanrı’dan affedilmelerini dilerler. Yine bu ay içinde Yahudiler Tora’yı çok sık okurlar. Onu bir kez daha öğrenmeye ve anlamaya çalışırlar. Günlük dualarının içinde özür ve bağışlanma dileği içeren bölümler ve ilahiler bulunur. Roş Aşana’dan önceki son Şabat geceyarısı Selihot adı verilen özür ve pişmanlık duaları okunur.
Yahudi inanışına göre Roş Aşana günü Tanrı katında üç kitap açılır, bunlar Tanrı’nın kendi kulları için kaydettiği, yaptıkları iyiliklerin yazılı olduğu "yaşam kitabı", yaptıkları kötülüklerin yazılı olduğu "ölüm kitabı" ve genel anlamda ne çok kötü, ne de çok iyi olmayan davranışların kaydedildiği üçüncü bir kitaptır.
İnsanlar, 1 Tişri’den, 10 Tişri (Yom Kipur)ye kadar olan 10 pişmanlık gününde (Atseret yeme ha Teşuva) içlerinde bu huzursuzluğu duyarak, yaptıkları hataları, kötülükleri hatırlayarak, bunun yanısıra yaptıkları iyi şeyleri de ekleyerek Tanrı’ya bağışlanmak için yakarırlar. Daha doğru bir söylemle o günlerde özellikle yeni hatalar yapmamaya azami dikkat ederler.
Her insanın kaderi Roş Aşana’da bellidir ama Yom Kipur’a kadar silinebilir. Sinagoglarda U’ne taneh tokef duası okunur. Bu dua ilk günün anlam ve önemini kapsar. "Kim ölecek ve kim yaşayacak? Kim ateşle ve kim su ile sınanacak?" Duada, pişmanlık duygusu, yakarı ve iyi davranış vaadleri vardır. Tanrı katında tüm yakarılar tek tek değerlendirilir. Bu yüzden insanlar özellikle bu günlerde davranışlarına çok dikkat ederler. Her kişi kendi kişisel davranışından sorumludur.
İnsanlar, bu günlerin geleceklerini şekillendireceğine inanırlar. O yüzden kendilerine göre ekstra önlemler de alırlar. Örneğin Roş Aşana döneminde birbirlerine iyi dilekler içeren kartlar, notlar ve armağanlar gönderirler. "Tanrı seni hayat kitabına yazsın", "iyi bir yeni yıl dilerim" gibi notları özellikle kullanırlar. Kartların üzerinde şofar, sefertora, kutsal topraklardan özel bir fotoğraf veya magen David figürleri çokça kullanılır. Herkes özüne olasıya döner.
Levililer kitabının 23:4 bölümünde bu günün kutsal olduğu ve güçlü seslerle anılması gerektiği yazar. Bu güçlü sesler ancak Şofar ile gerçekleşebileceğinden bu gün "Şofar sesinin duyulduğu gün" olarak nitelendirilir. 1. Bet ha mikdaş döneminde bu gün Yılbaşı olarak kutlanmazdı. Bu yüzden de yeni yıl kutlaması yapılmazdı.
M.Ö. 5. yüzyılda Babil’e sürgüne gönderilen ve 70 yıl sonra yeniden kutsal topraklara dönebilen Yahudiler, Babililerin dili olan Aramice’den tercüme ederek "Taşiru" ayını "Tişri" olarak değiştirdiler. Yüzlerce yıl sonra Din bilginleri Tişri ayının 1. gününü dünyanın kuruluşunun 1. günü olarak ve yargılanma günü olarak tespit ettiler. Böylece –Roş Aşana- yani "Yıl başı" kavramı ortaya çıktı. Günümüze kadar Roş Aşana "şofar çalma günü" olarak düşünülür ve uygulanır. Geleneğe göre Roş Aşana gününde şofardan 100 adet ses çıkartılır.
Şofar birçok sebeple üflenir. Öncelikle Avraam Avinu’nun oğlu Yishak’ı Tanrı adına kurban etme girişimini anımsatmak içindir. Avraam’ın imanı Tanrı tarafından bu biçimde sınanmış ve Avraam bu sınavı başarı ile verdiğinden oğlunun canı bağışlanmış, onun yerine yeryüzüne indirilen bir koç kurban edilmiştir.
Midraş kitabına göre Satan (Şeytan) Tanrı’yı Avraam’ı sınaması için ikna etmiş, böylece bu olay gerçekleşmiştir. Şofarın sesi sembolik olarak olaya neden olan Satanı ve kötü ruhları etraftan uzaklaştırmak içinde kullanılır.
Roş Aşana ve Kipur günleri arasında tsedaka (hayırseverlik) yapmak gerekir. Bu günlerde ihtiyaçlı olanlara yardımcı olmak bir dindaşlık görevidir. Nehemya kitabının 8:10 bölümünde "Hazırlığı olmayanlara da bir pay gönderin, çünkü bugün Rabbiniz için kutsal bir gündür" şeklinde bir ifade vardır.
24 Eylül 2008 SARA YANAROCAK -ŞALOM GAZETESİ

15 Eyl 2008

Knidos ' un cazibesi ..



Datça'ya bağlı Yazı Köyü sınırları içindeki Reşadiye Yarımadası'nın tam ucunda yer alan 2 bin 600 yıllık Knidos Antik Kenti'nde, Prof. Dr. Ramazan Özgan başkanlığında 21 yıldır süren kazı ve kurtarma çalışmaları, durduruldu.

“Knidos” antik kentindeki kazılarda usulsüzlük yaptığı müfettiş raporuyla tespit edilen Prof. Dr. Ramazan Özgan "ın kazı izni iptal edildi.


Raporlarda, kazı sırasında tarihi eserlerin tahrip edildiği, Stoa'daki 2 bin yıllık sütunların parçalanarak aralarından pis su boruları geçirildiği, Helenistik ve Roma dönemine ait 148 eserin envanter altına alınmadan bir depoda saklandığı, iki bin yıllık antik köprü üzerine 'kazı evi' adı altında baraka yapıldığı, tarihi mozaiklerin çalındığı ve yasak bölge olan antik limanda dalış yapılıp eser çıkarıldığı tespit edildi.

Bu iptal olayı Arkeoloji alanında ortaya çıkan ne ilk ne de son iptal olacak.

Knidos'da ilk kazılar İngiliz araştırmacı Charles Newton tarafından 1856- 1858 yıllarında yapılmıştır. Knidos, Antik Çağ'ın önemli bir ticaret merkezi olmasının yanı sıra aynı zamanda da bir kültür ve sanat kenti olmuştur.

M.Ö. IV'üncü Yüzyıl'ın ünlü heykeltraşı Praksiteles'in Knidos Aphrodite Tapınağı'na yapmış olduğu Knidos Afroditi, arkeoloji yönünden ünlü bir eser olarak tanımlanmıştır.

İon kentlerinin katılmasıyla Knidos'ta yapılan dini festivallerde Aphrodite sanatçılar tarafından sürekli ön planda tutulmuştur.

M.Ö. 450 yılında Polynotos'un duvar resimleri de kentin ününü artırmıştır.

Bunların yanı sıra gezegenlerin aynı merkeze bağlı olarak hareket eden yuvarlaklar olduğunu söyleyen ünlü astronom Eudoxos, M.Ö. 409- 356 yıllarında burada yaşamıştır.




İskenderiye Feneri'nin mimarı Sastratos da yine Knidoslu bir sanatçıdır. Strabon, Knidos'un kıyı boyu ile önündeki adada kurulduğunu belirtmektedir.



Knidos ‘da daha önce de kazı iptalleri gerçekleşti. Amerikalı arkeolog, Iris Cornelia Love’ın kazı izni de aynı gerekçeyle iptal edildi.

1968 ile 1973 yılları arasında Knidos’da kazı yapmaya başlayan Love bir arkeolojik kazıdan çok tarihi eser arama çalışması yapıyordu .”İndiana Jones” filmlerini aratmayan arama tarama çalışması da Knidos ‘da bulunduğu varsayılan ünlü Grek heykeltıraş Praksiteles ‘in yaptığı Afrodit heykeli için yapılıyordu.Tarihi eser kaçakçılarının cirit attığı kazı bölgesinde yapılan araştırmalar ve düzenlenen müfettiş raporları sonucunda kazı izni iptal edildi .
Praksiteles’in heykelini bulmayı saplantı haline getiren Iris Cornelia Love,’ın heykeli bulup bulmadığı anlaşılamadı .

25 Ağu 2008

Lost Dizisi ve Dharma


Ünlü TV dizisi "Lost" Hinduizmin temel felsefesine temellendirilmiş metaforlarıyla izleyicilerin hiç alışmadığı bir "zaman" kavramını gündeme getiriyor.

Bir ada . Adada yaşayanların ölüp tekrar dirildikleri , geçmişleriyle geleceklerinin belirsiz bir zaman parabolünde kurgulanan sanal yaşamlarıyla , mucizelere ve sırlara gömülü olaylarla izleyicinin klasik TV dizi tipi olan "Soap Opera " tarzını farklı bir kültürel boyuta taşıyor.

Yahudi -Hıristiyan ve İslam kültüründen gelen izleyiciyi oldukça zorlayan üç boyutlu sıçramalar birbirinden ilginç gizemleri de beraberinde getiriyor .

Senaryo yazarlarının ustaca Hinduizmin temel kavramlarıyla şifreledikleri kişiler ve yaşamları yeni bir TV kültürünü de beraberinde getiriyor.

Adada ilginç sembolüyle de ortaya konan "Dharma İnitiative" kavramı ,"reinkarnasyon " örneklerini de gözler önüne seriyor.

Dizinin şifrelerini çözmek için Hindu felsefesinin temel kavramlarını tanımak gerekiyor :

Hindistan nüfusunun yüzde 80'i olan 600 milyon kişinin kabullendiği Hinduizm, bu ülkedeki en yaygın dindir.

Hindistan'dan başka Nepal'de ve Endonezya'nın bir bölümünde de izlenmesi nedeniyle Hinduizm, Asya'nın en büyük dini niteliğindedir.

Tarihte, İndüs ırmağı çevresinde gelişen uygarlığın Hinduizm'e çok benzeyen bir din geliştirdiği bilinmektedir.

Bu din, daha sonra güneydeki Dravidyanlar ile kuzey Hindistan'ı işgal eden Aryan'ların birleşmesiyle Hinduizm'e dönüşmüştür.

M.Ö. 1000 yıllarında Veda'ların yazılmasıyla bu dinin ilk yazılı kaynakları ortaya çıkmıştır. Hinduizm'in günümüzdeki önemli kitapları:



  1. Krishna'yı anlatan Bhagavad Giita bölümüyle ünlü Mahabharata Destanı,

  2. Rama'nın hikâyesini anlatan Ramayana Destanı,

  3. Veda'lar,

  4. Upanishad'lar ve Purana'lardır.

Hinduizmin temel inanışına göre insanlar, bir seri enkarnasyon yolu ile dünyaya birçok kez gelip gider.

Bu geliş gidişlerin sonunda (yeniden doğma) zincirinin kırılması ile (moksha) -özgürlük- seviyesine ulaşılır.

Her yeniden doğuşla bu ebedi sona biraz daha yaklaşılır, burada belirleyici faktör; sebep ve sonuç yasasını oluşturan (karma)dır.

Yaşam boyunca yapacağınız kötü davranışlar kötü karma oluşturmanıza, sonuçta da aşağı bir beden almanıza sebep olacaktır.

Aksine, bu yaşamınızdaki iyi davranışlarınız iyi bir karma oluşturarak bir sonraki yaşamınızda tekrar doğma zincirinden kurtulmanızı ve özgür kalmanızı sağlayabilir.

Hinduzm'de Dharma adı verilen doğa yasaları, yaşamın sosyal, ahlaki ve ruhsal uyumunu gösterir.

Üç tip Dharma vardır.



  1. Birincisi tüm evren ile ilgili evrensel uyumu belirler.

  2. İkincisi kastları ve kastlar arası ilişkileri anlatır.

  3. Üçüncüsü ise bireyin uygulaması gereken ahlakî kuralları oluşturur.

Hindu dininde üç temel uygulama vardır.



  1. Puja denilen ibadet biçimi,

  2. Ölülerin yakılması,

  3. Kast sisteminin yasa ve kuralları.

Toplumsal yaşamda dört temel kast ve bunların altında yüzlerce alt sınıf bulunur.

Bütün alt gruplar kendilerine özgü tanrı, tanrıça, ve putlara ibadet ederler. Batılıların Hindu dinini anlamakta karşılaştıkları en büyük güçlük, bu kadar çok sayıda tanrıyı ve kutsal varlığı sınıflandırmaktır. Bunu kolaylaştırmak için bütün farklı tanrıların, ana tanrının çeşitli durumlarda yeniden biçimlenen farklı ifadeleri olduğu düşünülebilir.

En üstün gücü sembolize eden, her şeye gücü yeten ve her zaman var olan yüce Tanrı; Brahma'dır.

Brahma'nın üç fiziksel ifadesi vardır.



  1. Brahma - yaratıcı,

  2. Vişnu - koruyucu

  3. Şiva - yokedici ve yeniden yaratıcıdır.

Brahma'nın her yeri görme özelliği nedeniyle dört yöne bakan dört kafası vardır.
Dört Veda'nın bu dört ağızdan yayıldığına inanılır.

Tanrılar, ayrıca bazı hayvanlarla birlikte gösterilir, bu hayvan, o tanrının kullandığı araçtır.

Her tanrı, elinde bir de sembol taşır. Bu sembole ve araca bakarak tanrının hangi konu ile ilgilendiği anlaşılabilir.

Brahma'nın temel enkarnasyonlarından birisi, öğrenme tanrıçası olan Sarasvati'dir.

Bir kuğu üzerinde ve elinde vina adlı bir müzik aleti ile birlikte gösterilir.

21 Ağu 2008

Surp Asdvadzadzin ya da Anahit günü

Bu hafta Hıristiyanları tarafından üzüm bayramı olarak kutlanmaktadır.Binlerce yıldır bu topraklarda doğan ,yaşayan dönüşen ve ötekileşen inançların hangisinin hangisinden kaynaklandığı günümüzde en karmaşık bulmacalardan biridir .
“Üzümün kutsanması “ ritüeli Hitit,Sumer ,Babil kültünden bu yana Anadolu’nun vazgeçilmez törenlerinden biri olmuştur .
Üzüm ve şarap tanrısı Dionysos adına yılda iki kez yapılan “Büyük Dionysos Ayinleri” Hıristiyanlık dininin yayılışıyla birlikte , bağbozumu ritüelleri doğayı kutsama ayinleri, İsa ile yeni bir boyut, yeni bir evrilme kazanmıştır.
Özde değişen fazla bir şey olmamış. Fakat ritüel tekniği vedoğayı algılama ve içrek tapınım tarzı, şarap ve üzümün yerini,şarap ve üzüm olmaktan çıkarmış, asma kütüğüne yansıyan doğanın kanı kültü olarak algılanır kılmıştır.
Hıristiyanlığın kabulünden sonra kuzey yarım küresi pagan kültürü için bolluk bereket günleri olan Ağustos ortalarına (eski - navasart) da astvatsatsin (meryem ana) ya da verapokhum (göğe alınış) bayramına dönüşmüştür.
Bunun bir nedeni de “Kutsal Meryem”'in vefatının Ermeniler’in en önemli tanrıçası olan “Anahit” gününe rastlamasıdır.Bu günün arifesinde rahip sağ eline makas, sol eline haç alıp tören giysileriyle ve yardımcıları eşliğinde mumlar ve kandiller yakılan manastır olan yerlerde manastırın bahçesine, olmayan köy ve kasabalarda açık hava ayini (andastan) icra ederlerdi.
Bu kutsamadan sonra bağlardan üzümler toplanır, ancak ertesi gün kilisede masdotz (ayinler kitabı) ile kutsanmadıkça üzüm yenmezdi. Geleneklere gore Kutsanan ilk salkım üzüm su kaynaklarına ve haçkarların üzerine bırakılırdı.
Bu zengin binlerce yıllık ritüelin “Surp Asdvadzadzin” ayini olarak günümüzde de yaşıyor olması büyük bir mutluluktur, zenginliktir.Günümüzde Anadolu uygarlıklarının bu zenginliklerini tekilleştirme ve yoksayma ve ötekileştirma çabaları vardır .
Bu çabaların tümü belirli bir inanışın “fanatik” ve “şöven” kılıfı olarak algılanmalıdır

9 Ağu 2008

Zhang Yimou


Ünlü Çinli Yönetmen Zhang Yimou’nun ”Magnum Opus ”u
Pekin Olimpiyat Oyunları Açılış töreni


"Hero","Uçan Hançerler "," Altın Çiçeğin Laneti " filmlerininden birini izleyenler binlerce insanın oluşturduğu kitlenin koreografisinin nasıl yapılabileceği konusunda bir fikir edinmiş olmalılar .
Kitlenin renkli kumaş ,terihi mekanlar ve doğayla karışımının devinimlerinde mükemmelliği yakaladığı "Altın Çiçeğin Laneti " filminin başlangıç bölümü Zhang Yimou 'un "Magnum Opus" u kabul edilebilir.

Pekin Olimpiyat Oyunları açılış töreninin (Büyük bir olasılıkla kapanış törenini de o yapmıştır ) koreografisini yapan Zhang Yimou bir ilki de başarmış oluyor .

Gösteriyi izleyenler hazırlıklar için 12 ay çalışan beş bin kişinin ortaya çıkardığı bu " kitle tiyatrosu" nu izlerken batı için yeni bir sanat dalının ortaya çıktığını keşfediyordu. Oysa Zhang Yimou Mao'nun "Çin Kültür devrimi" nin başlangıcında doğan ve kitle tiyatrolarını seyrederek büyüyen bir sanatçı. Sanatçının tarzının ve yaratıcılığının temelinin insan kitleleri olduğu gerçeğini hemen görüyoruz .Kitlenin uyumlu hareketi .Bireyin yok olduğu ve her seferinde birey olmanın cezalandırıldığı bir dünyada kitlelerle yapılan bir sanat .

Açılış töreninde ortaya çıkan görüntü her ne kadar değişik olsa da yine de bana göre bireyin olmadığı ve bir sistemin çarkları arasına sıkışan insanın dramını anlatması açısından ilginç olabilir . Sosyalist rejimlerin insan kitlelerini yönlendirdikleri bu alan ; "kamusal alan " bireyin yaşamadığı ve varolmadığı bir dünyayı gösteriyor.

Zhang Yimou filmlerinde bana göre hep bu metaforu işliyor . Varolma savaşı veren bireyin "Hero" da olduğu gibi ,"Altın Çiçeğin Laneti"nde olduğu gibi verdiği mücadele sonunda uğradığı trajik yenilginin öyküsü .

Zhang Yimou günümüz Çinli kuşağının en büyük trajedisini gözler önüne seriyor .

Hakkâri İzlenimleri (1)

Yedi günlük Rize Çamlıhemşin Yaylaları ve beş günlük Hakkâri gezisinden döndükten sonra bir kaç gün şaşkınlığımı üzerimden atamadım. Hem Ka...