11 Şub 2012

Absürd Kar

Absürd[1] tiyatronun vaz geçilmez sembollerinden  biri oda diğeri de sürekli yağan  kardır.[2]

Hiç durmaksızın yağan kar, her şeyi- iyilikleri ve kötülükleri- yavaş yavaş örter.Önlenemeyen kar yağışı ya da yağmur her şeyi dönüştürür. İnsanların kontrolü dışında cereyan eden bu dönüşümün bir metafor olarak kullanıldığı edebiyat alanında Kafka’nın Gregor Samsa’sının yaşadığı böceğe dönüşüm, Samuel Beckett’in Godot’su ve Eugene Ionesco’nun gergedanlaşma süreci bize bazı ipuçları vermektedir.

Eugene Ionesco[3], absürd tiyatronun en belirgin temsilcilerinden biridir.  Totaliter yönetim bir şekilde çoğunluğun oylarını toplayarak iktidarı ele geçirmiştir. Uyguladığı baskıyla insanların hür iradelerini, kişiliklerinin şifrelerini kırarak onları dönüştürmektedir.  Gergedanlaşma süreci başlamış, hızla çevreyi sarmaktadır. İnsanlar, insanlıktan gergedanlığa, toplum, topluluktan sürülüğe dönüşmektedir. Sürü üyeliğine dönüşüm totaliter rejimin bireylerden beklediği “uygunluk” konumudur. Bunu kabul etmeyenler yok edilirler.

Doğada acıkmış vahşi bir hayvan, avını-kendinden daha zayıf ve savunmasız olanı- yakalayıp  parçalar,  kan lekeleri ve vahşetin tüm izleri yağan karla kapanır. İnsanlardan ve binek hayvanlarından oluşan  kervanlara birileri saldırıp, yağmalar ve önlerine çıkan çoluk cocuk herkesi parçalarlar ; vücut parçaları etrafa  saçılır. Yağan kar, bu vahşeti de  örter. Birileri –çoğunlukla hile ve oyunla- sahip oldukları gücü kendi çıkarları için kullanırlar: masumların haklarını gasp eder ve onlara zulüm eder,   işkence ederek öldürürler. Masum kurbanların cesetleri gizlice  toprağa gömülür. Yağan kar toprağın da örtemediği suçları da örter. Ne olursa olsun kar, her şeyi kısa sürede örtmektedir. Hiç bir değer yargısı geçerli değildir. Hiç bir şeyin anlamı yoktur. Her şey anlamsızdır. Varlık yokluk ve tüm değer yargıları işe yaramaz. Öğretilen değerlerin geçerli olmadığı, ama sanki bu değerlere sahip çıkılıyormuş gibi bir gösteri de durmaksızın sahnelenmektedir. Göz göre göre yapılan insan hakları ihlalleri, yalanlar, kurulan tuzaklar, hileli suçlamalar ve iktidar oyunları çok can yakacaktır.

Absürd kar yağmaya devam eder. İlişkilerin üzerine, dengelerin üzerine, paradigmaların üzerine sürekli yağar ve her yeri kaplar. Beyaz örtüden başka hiç bir şey görünmez olur. Tüm geçmiş karlar altındadır, donmuştur. İnsanlar kötülüğün sarmalladığı yaşamlarında “gergedanlaşmamak”[4] için mücadele verirler. Oysa baskı rejimlerini kuranların acıması yoktur. Etraflarındaki insanları dönüştürürler. Kendileri gibi düşünmeye zorlarlar. Kimin gergedan olduğu kimin olmadığı hemen belli olur. Özellikle de medyada gergedanlaşmayanlar aleyhinde yürütülen kampanya etkili olur, işsiz kalan medya mensupları, tutuklanan medya mensupları, sivil toplum kuruluşu temsilcileri bir ikilemle karşı karşıya kalırlar. Gergedanlaşmak ya da gergedanlaşmamak. İşte mesele budur. İktidarı ele geçirenler kendilerinden önce gelenler gibi insanları gergedanlaştırmaya devam ederler. Kar yağmaya devam etmektedir.

Her şeyin üzerine kar yağmaktadır artık. “Nuh Tufanı” diye bilinen büyük tufan öncesi yağan yağmurlar gibi sembolleşir kar.

Kurallara uyarak yaşayanlar ve kuralları sürekli değiştirenler, kendilerine göre düzenleyenler arasındaki absürd denge kar taneciklerine  dönüşüp insanların ve şehirlerin üzerine yağar durur. Artık büyük kentlerin caddelerinde pahalı arabaları süren, şık semtlerde oturan, pahalı restoranlarda yemek yiyen, iktidar çarkının  dişlisi olmayı başaran gergedanlar  dolaşmaktadır.

Kar yağarken aranalan gökyüzünde mavilikler de görünmüyor değil. Ama yağan kar da duracak gibi değil. Gergedanlaşmamak için odalarına saklanan bireyler baharı bekliyor...



[1] Absürd Tiyatro: Birinci savaşta 30 ikinci savaşta ise 10 milyon kişi hayatını yitirmiştir. Bu dönemde yaşayan insanların zihinlerinde   bu kötülük dönemleri çok farklı  izler bırakmıştır. Kimilerine göre insan düşüncesi anlayamadığı güçler karşısında felce uğramıştır, kimilerine göre de hayatın gerçeği güçlünün zayıfı yok etmesi düşüncesidir. Bu dönemde bazı yazarların gerçekleri sembolize ederek, toplumla uyumsuzluk gösterenleri öne çıkaran eserler kaleme almalarıyla bir iyatro akımı oluştu. Trajedi ve dram gibi tarzlardan çok farklı olarak birbiryle ve toplumsal paradigmalarla  uyumsuz öğelerden oluşan yeni bir tarz ortaya çıktı. Absürd Tiyatro’nun temsilcileri arasında sayabileceklerimiz şunlardır:Eugéne Ionesco, (d.1912), Jean Genet(d.1910),Samuel Beckett (d.1906), Arthur Adamov( 1908) ,Harold Pinter(1930)
[2] Bitlis’in kar kalınlığı 6 metre 40 santim olarak belgelendi. Bitlis Meteoroloji Müdürlüğü resmi olarak belgelendirdiği Bitlis’teki kar kalınlığını 6 metre 40 santim olarak tespit etti. Yerdeki kar miktarını 2 metre 20 santim olarak belirleyen Bitlis Meteoroloji Müdürlüğü bu sezon yağan toplam kar kalınlığını ise hazırladığı resmi belgede 6 metre 40 santim olarak ölçtü. Yağan karın kalınlığına ve ağırlığına dayanamayan Bitlis’in bazı eski tarihi evleri, Bitlis Emniyet Müdürlüğü'ne ve Güroymak Yatılı Bölge Okulu (YİBO)'na ait 2 kapalı halı saha üzerlerine biriken kardan dolayı çöktü.(THA)
[3] 26 Kasım 1912 tarihinde Romanya'da doğdu. Öğrenim yılları Fransa’da geçti, 1936’da Bükreş lisesinde Fransızca öğretmenliği yaptı. Sonra Paris’e döndü. Sorbonne’da doktora çalışmalarına başladı. 1938’de öğrenimden vazgeçti, kesin olarak Paris’e yerleşti. Uzun süre bir deneme çağından sonra tanınmış bir oyun yazarı oldu.
Eugene Ionesco; usdışı tiyatro, karşıt-tiyatro deyimlerinin tanımladığı bir oyun türünün yaratıcısı olarak dünya ölçüsünde ün kazandı. Alışılmış kurallara karşı çıkan tiyatro anlayışı içerisindedir. Çağımızı alaycı, eleştiren bir gözle inceleyerek yansıtır. Yazar, 1994 yılında öldü.
[4] Ionesco’nun  Gergedanlar oyununda insanlar gergedanlara dönüşürler. Totaliterrejimlerin öteki olanı avlayıp öldürmesi gergedan metaforuyla açıklanır. Yazar şöyle açıklıyor:  “... birden bire ortaya çıkan bir düşüncenin bulaşıcı bir hastalık gibi yayılması. Yeni bir din, bir öğreti, bir fanatizm sürükleyiveriyor insanları... Bilmem hiç dikkatinizi çekti mi, insanlar sizin düşüncelerinizi artık paylaşmıyorsa, sanki canavarlarla karşı karşıyaymışsınız duygusu uyanıyor insanda. Örneğin gergedanlarla. Gergedanların saflığı, aynı zamanda acımasızlığı var onlarda. Onlar gibi düşünmüyorsanız göz kırpmadan öldürebilirler sizleri.”

1 Şub 2012

Kar

Sürekli kar yağıyor.

Durup durup yeniden yağmaya başlıyor.
Şaşkın ve perişan insanlar oradan oraya sürükleniyor.
Patinaj yapan arabaların direksiyonlarında kabus yaşayan ahmaklar gaz pedalına bastıkça çaresizlikleri artıyor.
Yılda sadece iki hafta bu yoğun kar yağışını yaşayan İstanbul bir başka güzel.
İki hafta için kar giysilerine yatırım yapmaya değer mi?
Yoksa mevsimler mi değişiyor? Küresel ısınma işaretleri mi alıyoruz?
Ülkenin nüfusunun neredeyse yüzde kırkının yaşadığı Marmara Bölgesi karlar altında donuyor.
Devlet hemen tedbir alıyor: “Kar Tatili”
“Falanca ve filanca sınıfından memurlarımız idari izinli sayılacaklardır….”
“Arabalarınızı kullanmayın, toplu taşıma araçlarını tercih edin.”
Kar yağışı karşısında çaresiz kalan sistem, bu iki haftayı yok sayacak tedbirler alıyor..
Cılız sütunlar üzerinde duran sistem  kar yağışı nedeniyle kilitlenmiş durumda.
Her şeyin suçlusu kar.
“Cezalandırılıyoruz. ”
Stockholm’de yaşadığım yıllarda bir sistemin kar yağışı altında nasıl çalışabileceğini de görme fırsatım olmuştu.  Neredeyse kırk yıl önce yoğun kar yağışı altında 06:17 treniyle işe gidiyor, 16:49 otöbüsüyle üniversiteye derse gidiyordum. Hiç bir şey aksamıyordu. Eksi yirmi otuz derecede  kar ve buzlanma olmasına rağmen   otobanlarda trafik akıyordu. Hafta sonlarında ormanda belediyenin spor tesislerinin bulunduğu yerde açtığı parkurlarda yürüyüş kayağı yapıyorduk. Sonra sıcak su ve sauna hizmetinden bir kron karşılığı faydalanıyorduk. Yaşam hiç aksamadan devam ediyordu. Sistem kar ve buz karşısında sürdürülebilir beş yıldızlı bir yaşam kalitesi sunabiliyordu…
Kırk yıl sonra İstanbul’da  ve ülkenin diğer kentlerinde ulaşımdan diğer kamu hizmetlerine kadar içine düşülen çaresizliği görüp üzülmemek elde değil.
Daha da acısı işinden olmaktan  korkan kişilerin çalıştığı  medyada demeçler ve reportajlar veren seçilmiş yetkililerin herkesi ahmak yerine koyarak gülücükler dağıtmaları. Sorumlu kişiler büyük bir pişkinlikle ve hamasetle tabiyatın  bu en beklenen metorolojik hadisesini de her şeyin suçlusu ilan edebiliyorlar. Vatandaş dışarı çıkmasın, arabasına binmesin, işine gitmesin.
Ne diyelim, bu iki hafta da her yıl olduğu gibi geçer gider...

22 Oca 2012

Paradigma

Paradigma kavramı nasıl tarif edilir? "Para" ve "Digm" olarak ikiye böldüğümüzde karşımıza iki latince kelime çıkıyor.

Fransızcadan dilimize geçtiği gibi mi? Yoksa  Yunanca "paradeigma" katlı anlamlarını eşeleyerek mi, yoksa Osmanlıca "İçtihat" adı verilen hazineyi arayarak mı  bulmalıyız yolumuzu? İçtihat yeterince açıklayıcı olabilir mi? Doğu kültürünün önemli bir damarı olan İslam dininin bilgi ve bilgine bakışını açıklayan bir kelime içtihat. Bu kelimeden türeyen müçtehid ise din bilgini anlamına geliyor.

Kanaatlerin dönüştüğü değerler zinciri de denebilir mi?

Paradigmayı bir ressam, bir grafiker  çizse acaba nasıl çizerdi? Ya da bir fotoğrafçı nasıl çekerdi, plastik sanatlarda nasıl anlatılırdı?
Sanatsal paradigma ya da bilimsel paradigma ayırımından söz edenler de var:
Bilimsel paradigmayı şöyle tarif ediyorlar:
"Thomas Samuel Kuhn bilimsel anlamında paradigmayı şöyle formüle etmektedir:
  • - İzlenen ve kontrol edilen olandır.
  • - Soruların tarzı hangi konuyla ilgili olduğuyla içiçedir ve sağlamasının nasıl test edilebilirliğiyledir.
  • - Bu soruların nasıl sorulacağıyladır.
  • - Sonuçların karşılaştırmalı olarak nasıl yorumlanacağıyladır.
Yani Kuhn'a göre paradigma, kabul görülmeye öncelikle hakim olan bir düşüncenin belli bir zaman dilimi içindeki ilk örneğidir. Uzun deneyimleri ve kanıtlarını içerisinde barındırır. Diğer anlamıyla paradigma, bir düşüncenin genel onayı (genel kabul görüleni) tasarımsal olarak varsayışının bir yansımasıdır ve bu da birçok sorunun yanıtlarını da beraberinde taşıyarak sunar. Bu tanımlamada paradigmanın bilimsel çalışmalardaki olgusu, model sunmak ya da bu suretle görüngüleri önceden açıklamak deneyidir." (1) 

Toplumsal olaylara bakışımızın sistemleştirilmesi mümkün müdür? Bireysel özgürlükler konusunda ortak bir paradigma bulabilir miyiz? Yoksa bir birey olarak yaşanılan toplumsal sistemin içinde eridiği özgürlük paradigması o toplumun bireyini farklı mı kılar?
Bütün bu soruların cevabını aramak çok kolay değil.
Bu coğrafyada yaşayanların, Şeriat, Meşrutiyet, Tanzimat, 1924, 1960, 1982 anayasalarıyla şekillenen dşünce yapıları diğer ülkelerden çok farklı bir toplumsal bilinç yani paradigma oluşturmuştur. Bunu inkar etmek mümkün değildir.
Adorno’ya göre toplumda en fazla güce sahip olanların bilgiyi  istedikleri doğrultuda dağıttıkları ve çıkarlarına göre meşrulastırmakta oldukları görülmektedir[1]. Bu nedenle iktidarın , toplumsal yapı içinde her yere yayıldığı ve her noktaya nüfuz ettiği görülür. Bireyin iktidar tarafından kaçınılmaz  biçimlendirilmesi söz konusudur. İktidara yakın katmanların temin ettikleri faydalar arttıkça paradigma dönüşümü gerçekleşecektir. Bağımsız olandan bağımlı olmaya, yansız olandan yanlı olana evrilen düşünce yapıları ve davranış biçimleri özgürlük ortamının azalmasına neden olur. Özgür olmak isteyen birey için gidilecek tek bir yer kalmıştır. O da sanattır. Sanat özgürlüğün elde edilebileceği yegane alan olarak çıkar karşımıza. Birey yalnızca sanat alanında özürleşebilir. İktidar kendi çıkarları için bu alanı da kontrol etmek isteyecektir.
M. Foucault’ya göre, hakikat üretilen bir şeydir; hakikat üretimlerini mümkün kılan şey de iktidar mekanizmaları olduğundan, hakikati iktidardan ve iktidar mekanizmalarından ayrı düsünmek mümkün değildir. İktidar bir hakikat üretmek zorundadır. Buna paradigma da denebilir. Birey iktidarın ürettiği hakikatlere göre özneleşir. İktidarın çıkarlarına uygun olarak üretilen  özne birey, zamanla kendi hakikatiyle bağını da koparıp toplumsal özne olana dönüşmek zorunda kalır.


[1]Medyanın kontrolünün iktidar tarafından yapılması ve haberlerin iktidarın öngördüğü şekilde yayılması da bu tanımın kapsamına girmektedir. (Frankfurt Okulu: Özne kavramı)
----------------------------------

11 Oca 2012

Kenan Evren ve Devlet


Otuz iki sene sonra  12 Eylül darbesi,  süreci ve sorumluları yargı karşısında.  Hukuki süreci merakla izleyeceğiz. İddianamede demokrasi kavramına vurgu yapılıyor, gelişimi ve demokrasiye yapılam müdahalelere değiniliyor.

Padişah katleden, kazan kaldıran dedelerine özenip elinde tabancayla at üzerinde parlementoya giren üniformalı askerleri yargılayacak bir hukuk düzeni bulunmayan günlerden geçerek gelinen cumhuriyet döneminin belki de en kritik günlerindeyiz.   Bu tarihi davada Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya'nın ağırlaştırılmış müebbet  cezası istemiyle yargılanması 12 Eylül maduru binlerce kişiyi, demokrasi ve özgürlük mücadelesi verenleri  umutlandırdı.

Aslında 1960 darbesi öncesinde  başlayıp, 12 Mart Muhtırasıyla devam eden ;12 Eylül 1980 sürecinde giderek sertleşen  devlet   anlayışının  1920'li yıllarda  genç cumhuriyetin kurucularının söylemlerine de yansıdığı söylenir.  Bu militarist söylem, tepeden inmeci, emredici ve sinsi bir şiddeti de içeriyordu. Zamanla yeni kuşak şahin grubu  geçmişinden de cesaret alarak adım adım cüretini iyice artırdı.

1977 yılında bizzat devlet istihbarat örgütlerinin düzenlediği iddaa edilen 1 Mayıs katliamı, Kahramanmaraş, Çorum, Sivas katliamları ve faili mechul cinayetler, kaybolan insanların hesabını soran da yok veren de yok. Devlet zalim yüzünü göstermeye başlıyor. Artık devlet içerisindeki şahinlerin cüretkarlığını nerelere vardıracağı anlaşılıyordu.

Bugün artık gelinen noktada demokrasi adına "vesayet" odaklarının hukuki hedef alınması bir tesadüf değildir. Yeni sivil anayasa sürecinde birey ve devlet arasındaki çürümüş ilişkiler yeniden kurulmaya çalışılıyor.

Bir yanda yeni sivil anayasa, öbür yanda "Uludere katliamı Muamması", Balyoz ve diğer darbe davaları bu yılın "HUKUK" yılı olacağını gösteriyor.

Bireysel özgürlüklerin unutulmamasını sağlayacak olan sivil toplum kuruluşlarının bu tarihi  görevin bilincinde olmalarını umut ediyorum...
----------------------------
Konuyla İlgili internet Kaynakları:

31 Ara 2011

2012


Eski yılın son günü. Gregoryen takviminin son günü, yarın yeni yılın ilk günü.

Medyada bugün sona erecek olan yılın değerlendirmeleri ağırlıklı. Yine esas konular “minör” tonlardan “piano” temposunda sunuluyor.

Bana göre bu yılın en önemi olayı, “Kurbağa Haşlama” yöntemiyle dönüştürülen medya ve STK’larının içler acısı hali.
“Haşlanan kurbağa sendromu” metaforu  şöyle tarif ediliyor. Eğer bir kurbağa haşlanmak üzere kaynar suya atılırsa, kurbağa sıçrayarak kaçar; eğer soğuk su dolu bir kazana atılır ve su ağır ateşte ısıtılırsa kurbağa haşlandığını anladığında vakit artık çok geç olmuştur; sıçrayıp kaçacak enerjisi kalmaz. Bu metafor bir çok yerde kullanıldı.

“Sorites Paradoksu” olarak da bilinen bu kavram, altmışlı yıllarda soğuk savaş yıllarında çok kullanıldı. The Story of B adlı romanıyla Dainel Quinn bu metaforu edebiyat  ve felsefe dünyasına taşıyan kişi olarak biliniyor.

Tabandan gelen dalga yerine tepeden gelen baskıyla kurulan düzenlerin yıllar içerisinde yarattığı vatandaş tipi, kendisini yaratan ideolojinin bağımlısı oluyor. Sosyal medya ile genel medya arasındaki “haber” hızının açısı giderek büyüyor. Bir yanda “Ak” diğer yerde ” Kara” olarak görünüyor. Baskının ulaşamadığı yerlerde de “oto kontrol” gücü yüksek çıkarcı bir topluluk gereğini yapıyor.

Zamanın acımasız ışığı gerçekleri aydınlatıyor. Takvim-i Vakayi ile başlayan devlet medyasının dönüştüğü karmaşık yapı, devletle iş yapan sermayedarların kontrolündeki medyaya evrilmiş durumda. Bu başkalaşmış medya ve bürokrasi  meşruiyet peşinde tuhaf işler yapıyorlar.

Geriye ne kalıyor?

Gerçeklerin komplo teorisine dönüştürüldüğü bir karmaşa… Neyin gerçek neyin yalan olduğunun belli olmadığı bir tuhaf dünya kuruluyor.

O dünyadan bakıldığında ne görünüyor?

Dış Haberlerde : Arap Baharı(Tunus, Mısır, Libya, Yemen, Suriye), Irak ve Afganistan, AB de ekonomik kriz.
İç haberlerde: Haziran 211 Genel Seçimler önce ve sonrası,Van Depremi, Ergenekon, Şike Davası,BDP ve yemin krizi, PKK, Tutuklanan gazeteci, akademisyen ve siyasetçiler, süregiden siyasi davalar…
Bu olayların çoğunun detayı unutuldu bile.

Yılın son günlerine neresinden bakılsa “tuhaf”lık kokan üzücü bir olay damgasını vurdu.

Doğu sınır bölgelerinde yaşayan Kürtlerin devlet tarafından önlenemeyen ama “göz yumulduğu” söylenen kaçakçılıkla geçinen ailelerinden birinin   çoğu çocuk 35  ferdinin TSK’ne ait bir F-16 füzesiyle öldürülmesi. Bu olayın etrafında dönen siyasi polemiklerin ve medya manevralarının nedenini  anlamak kolay değil.
Tehlikeli ilişkiler ve polemikler havada uçuşuyor.

İşte haşlanan kurbağa sendromu burada ortaya çıkıyor.

Artık haşlanan kurbağanın kimler olduğunu da siz düşünün…

2012 ‘nin daha iyi olması dileğiyle…

21 Ara 2011

Solstice (1)


“Solstice” 22 Aralık 2011 Saat 05:30 , Güneşin Durduğu An.

Dünyanın kendi ve güneşin etrafındaki dönüşünün oluşturduğu kozmik olayların, Kuzey ve Güney kutupları arasında oluşan 23.27 derecelik eğimle zaman ekseninde değişimlere yol açtığını, mevsimlerin ve gece gündüz arasındaki farkların da oluşmasına neden olduğunu kadim uygarlıklar keşfetmişti.
Sümer ve Babil kültü, bu konuda en ileri düzeyde bilgilere sahipti. Güneşin, ayın ve yıldızların hareketlerine göre kurgulanan ritüellerin hemen hemen dünyanın her yöresinde rastlandığını da biliyoruz. Bu yıl Kuzey Yarımkürenin  22 Aralık 2011, saat 05:30 itibariyle  güneşe en uzak konuma geleceği bildiriliyor.
Güneş Kuzey yarımküreden Güney yarımküreye geçerken Oğlak dönencesinde bir süre sabit kalır gibi olur.[2] Eski dilde bu olaya “Tahavvülü Şemsi[3] ya da “Kış Solstisi” adı verilmekteydi. Tarıma dayalı toplum yaşamının  olmazsa olmazı olan güneşin hareketleri hayati değer taşımaktaydı. Hasatını yapıp bitiren, tarlalarını ve hayvanlarını bir sonraki mevsime hazırlayan Kuzey yarımküre insanlarının kış ayının başlangıcı olan bu günlerde “Erbain”[4] adı verdikleri de bilinmektedir. Kışa hazırlanan insanlar, geçmiş sezonun yorgunluğunu atmak, yeni bir döneme başlamadan önce biraz olsun eğlenmek için bir hafta süreyle tatil yaptıkları bir dönemdi bu.
Bu yılın ayrı bir önemi olduğunu da savunanların sayısı az değil: Gnostik düşüncenin yayıldığı yıllarda Batı mitolojisi ve Kabala, Tasavvuf gizemlerinin ötesine geçmek isteyen bazı düşünürler, Hindu Sina ve tantra öğretilerini birleştirerek ayrı bir kült oluşturdular.
“Saturn-gnosis” Gregor A. Gregorius tarafından fark edilip geliştirilen ökült, esrarlı ve mistik kozmolojik konsepttir. Bu karmaşık sistemde, henüz başlangıcında bulunduğumuz Kova Çağı açıklanır. (Peter Joseph’in Zeitgesitbelgeselinde anlattığı İsa’nın temsil ettiği Balık Çağı‘nın ardından gelecek olan yeni çağ. Maya takviminin 2012 yılına kadar sürüp bu tarihte sıfırlanması, bazılarınca yeni kova çağının başlangıcı olarak yorumlanmıştır.)”[5]

 “Saturnalia”











Roma İmparatorluğu beş büyük dinin resmen tanındığı ve inananlarının hoşgörüyle karşılandığı bir dünya imparatorluğuydu. İki bin yıldan daha uzun süren bu imparatorluğun kutladığı özel günlerden biri de Saturnalia bayramı idi.
Güneş kültüyle alakalı olan özel bayramlardan biri.  Aralığın onyedisinde başlayan kutlamalar bir hafta sürerdi. Roma dininde Satürn ziraat tanrısı olarak bilibiyordu.[6] Helen kültünde ise Zeus’un  babası olarak bilinen Satürn’ü (Kronos)  onurlandırmak için düzenlenen festivalde ,hoşgörü ve çılgınca eğlence esas alınırdı. Kuralların hiçe sayıldığı, sonsuz özgürlüğün hüküm sürdüğü yedi tam gün ve gece .
Her gece sokaklarda, tavernalarda evlerde maske takmış kadınlı erkekli çocuklu  özgürlüğün tadını çıkaran Romalılar, Pompei resimlerinde de görülen çılgınlıkları yapmaktan çekinmezlermiş. Maske takmakla farklı bir kişiliğe bürünmek, bir başkasını oynamak önemsenir, bu bayramın bir özelliği olarak kabul edilirmiş.  Köleler sahiplerinin, işçiler ustalarının, mahkumlar polislerin, hayat kadınları hanımefendilerin yedi gün de olsa   yerine geçerler onlar gibi davranmaya çalışırlarmış.
Aslında bu biraz da festivalin gereği olan yapma bir değişim olarak kabuledilirmiş. Hediye olarak meyvalar ve içkiler revaçtaymış. Geceleri meydanlarda yakılan ateşlerin etrafında edilen danslar, yenen yemekler, içilen içkiler  hep maskeler arkasına saklanan insanların yılda yedi gün de olsa özgürlüğü tattıkları günlermiş.


[1] Saturnalia festivali
[2] Satürn, sistemin 6. gezegenidir ve Jupiter'den sonra, 119,000 km. ekvatoryal çevresiyle en büyük 2. gezegendir.Roma mitolojisinde Satürn tarım tanrısıdır, Satürn'ün Yunan mitolojisindeki karşılığı Cronus, Uranüs ve Gaia'nın oğlu ve Zeus'un babasıdır.Satürn Tarih öncesi çağlardan beri bilinmektedir. Teleskopla ilk kez 1610'da Galileo gözlemiştir.
[3] Tahavvül:Osm. Bir durumdan başka bir duruma geçme, değişme, değişkenlik, dönüşme, dönüşüm.
[4] Kırk günlerin başlangıcı
[6] Hint tanrısı satürn (Sati) kötü bir tanrı olarak bilinmektedir. Her türlü kötülüğün kaynağı olarak bilinen uğursuz bir tanrı Helen ve Roma kültlerinde farklı anlamlar taşımaktaydı.

20 Ara 2011

İran Dosyası (2)

Velayet-i Fakih” İdeolojisi (Devam)


Geçtiğimiz yıl Ahmedinecat ‘ın Colombia Üniversitesinde içine düştüğü  durum  iki dünya arasındaki algılama farkını ortaya koyması açısından çok ilginç:
Ahmedinecad konuşmasını yapmak üzere üniversiteye geldiğinde Columbia Üniversitesi Rektörü Lee Bollinger  Ahmedinecad ‘ı şöyle takdim ettiği bildiriliyor:
Sizi buraya fikir ve konuşma özgürlüğüne inanan bir üniversite olduğumuz için çağırdık.Sayın Başkan, adi ve zalim bir diktatörün bütün özelliklerini sergiliyorsunuz. Yahudi soykırımını inkâr etmekle ancak karacahilleri aldatabilirsiniz .Artık sizin dünyadaki terörizmi desteklediğiniz de kanıtlanmış durumda .Dünya barışını tehdit ettiğinizi de biliyoruz . Sanırım bütün bunlara cevap verecek entellektüel ahlaka sahipsinizdir .”

 Dinleyicilerden yükselen alkış , farklı bir platforma düştüğünü çok geç anlayan Ahmedinecat’ın gülümsemesini donduruyor. İşte  günümüzün bir başka gerçeği daha ortaya çıkıyor. Binlerce yıllık kültürel tarihi olan pers imparatorluklarının  devamı olan İran ‘ın cumhurbaşkanı, farklı bir topluluğa aynı cümlelerle seslenmesinin yarattığı etkiyi değerlendiremiyor. Tahran ‘da devlet gazetelerine ve televizyonuna hangi cümleleri söylüyorsa, Colombia Üniversitesi öğretim görevlilerine de aynı cümlelerle yaklaşıyor.
Ahmedinecad’ın anlayamadığı fark, aslında Hıristiyan dininin her coğrafyada devletle kurduğu ilişki ile İslam dininin özellikle de Şia okulunun devlet yapısı ile olan münasebeti arasındaki uygulamaların son bin yılda izlediği seyirle alakalıdır.  Bir kabile dini olarak doğan İslam ile Roma İmparatorluğu gibi dönemin en ileri siyasi sistemi  içine doğan Hıristiyanlık  siyasi olarak çok farklı gelişme göstermiştir. Bu son bin yılda teknolojinin ilerlemesi ile daha da belirgin hale gelmiştir.
İslamiyette zaman içerisinde özellikle de Emeviler döneminde devlet dini denetimi altına almıştır. Devlet dini ulemalar vasıtasıyla kontrol etmeyi tercih ederlerken, Hıristiyanlıkta ruhban sınıfının devleti doğrudan kontrol etme gibi bir istekleri olmamıştır. Başından beri Hıristiyan dini devlet otoritesine karışmamayı ama dolaylı yoldan etkilemeyi tercih etmiştir. Öte yandan islamiyette devlet dini doğrudan kendi kontrolü altına alabilmek için siyasi mekanizmalar oluşturmuştur. İki din arasında temel ayrılıklar arasında bu da söylenebilir.
Bu mekanizmalara değinmeden önce dış politikanın temel unsurlarını incelemekte yarar bulunmaktadır. İslamın dış politika anlayışının kapsamlı bir analizini doktora tezinde yapan Atay Akdevelioğlu [1] bazı  ilginç sonuçlara varmaktadır. Bir İslam devletinin dış politikasına muhatap olabilecek dört grup belirlemektedir: Bu dört grupla kurulacak ilişki, savaş ve barış esasına göre ikiye ayrılmaktadır. Grupları aşağıdaki şekilde sınıflandırmaktadır:
Harbiler (Ehl-i harb, dar-ül harbe mensup kişiler),
  • Ahdiler (Ahl-i ahd, dar-ül ahde mensup olanlar ile zımmi veya müstemin statüsünde dar-ül İslam’da bulunan gayrimüslimler),
  • Asiler (Ehl-i bağy, dar-ül İslam’ın bir kısmını fiilen yöneten Müslümanlar),
  • Mürtedler (İslam inancını terk edenler).
Günümüz İran yöneticilerinin medyaya yansıyan “Cihad”çağrılarının Batı medyasında abartılarak sunulduğu düşünüldüğünde; iki ayrı pencereden bakan iki farklı dünya görüşünün ortaya çıktığını görüyoruz. Batı medyasının “Doğu” yu “Oryantalist” pencereden bakarak yansıttığı düşünüldüğünde bu ayırımın aslında Hıristiyan ve İslam dünyaları arasındaki temel ayırımlardan kaynaklandığını söylemek de mümkündür. İran’ın bakış açısına göre “Harbiler” sınıflamasına giren ülkelerle sürekli bir savaş durumu söz konusudur. Bu temel felsefenin yedinci yüzyıldan bu yana değiştiğini söylemek mümkün değildir. Harbileri yok etmek için en güçlü silahı elde edene kadar “Takiyye” yolunu izleyen bir rejimin nelere muktedir olduğunu tahmin etmek o kadar da zor değil. Aslında bu sadece harbilerin sorunu da değildir. Ahdiler ve, Asiler ve mürtedlerin de “tedip” edileceği unutulmamalıdır. İran’ın gerçek dış politika stratejisi eğer buysa, bu eğer Batı medyasının uydurduğu bir komplo teorisi değilse ciddi bir tehlikeyle karşı karşıya olunduğu söylenebilir.

(1) İSLAM’DA DIŞ POLİTİKA ANLAYIŞI VE İRAN ÖRNEĞİ, Atay Akdevelioğlu, Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi, 2008
(Devam Edecek)

Hakkâri İzlenimleri (1)

Yedi günlük Rize Çamlıhemşin Yaylaları ve beş günlük Hakkâri gezisinden döndükten sonra bir kaç gün şaşkınlığımı üzerimden atamadım. Hem Ka...