10 Ağu 2007

Orhan Pamuk ve Hurufilik

Orhan Pamuk Hurufiliği inceleyen ve eserlerinde kullanan bir yazar .
Yazarın ' Kara Kitap ' adlı yapıtının buna iyi bir örnek olduğunu düşünüyorum .
Nitekim , Ege Üniversitesi sosyoloji bölümü lisans tezinde bu konuya değinen
Nükhet Erkmen 'den bir alıntıyla bu yaklaşımı paylaşabiliriz :



"Kara Kitap zamanında bir çok yönde olduğu kadar Mevlana’ya yaptığı göndermelerle de saldırıya uğramış bir eser olsa da ; ben kitapta geçen Mevlana ve Tebrizli Şems ile ilgili anlatıların kitabın geneline, tüm hikayelerine uyan bir kimlik arayışının ve kendi olma sorunun ele alındığı bir bölümden ibaret olduğu kanısındayım.

Kitapta değinmek istediğim son bölüm Harflerin Esrarı ve Esrarın kaybı ismini taşıyor.Bu bölümde her ne kadar Celal tarafından kaleme alınmış bir bölüm olmasa da, Hurufiliğe dair Celal’in yazdığı köşe yazılarını Galip’in bize anlattıklarından okumaktayız sanki.

Yüzler ve harflerin sırrı... İkisi de kimi zaman aynı kaderi paylaşıyorlar oysa, ikisini de kimi zaman sadece okuyup kimi zaman da sadece bakıp geçmiyor muyuz? Her yüzün bize yansıttığı anlamlar yok mu kimi zaman etkilendiğimiz, kimi zaman ürktüğümüz, kimi zaman heyecanlandığımız? Ya harflerin sihirli bir şekilde birleşerek ortaya çıkan anlamlara ne demeli? Anlamların sırrı onu anlamlandıranda gizli değil midir hep?

Bu sorulara cevap aramaktansa Harflerin Esrarı ve Esrarın Kaybı’nda yüzlerin ve harflerin nasıl ele alındığına bakalım.

Bu bölüm her ne kadar harflerin ve yüzlerin anlamı üstünde dursa da aslında bize Hurufilik mezhebiyle de ilgili bir takım argümanlar sunmakta.Halk dilinde ‘hurafe’ ya da ‘hurafelik’ olarak da bilinen bu mezhebi biraz anlatmak istiyorum ki Kara Kitap ile olan bağlantısını daha net ortaya koyabileyim.

Hurufilik Mezhebinin kurucu Fazlallah 1339’da Horasan’da doğmuş, 18 yaşında kendini tasavvufa vermiş, hacca gitmiş ve Şeyh Hasan adlı birinin müridi olmuştur.Fazlalallah da Celal gibi rüya yorumlarıyla ilgili yazılar yazmış ve bir keresinde rüyasında gördüğü bir derviş ile çekildiği bir mağarada ; birlikte baktıkları bir kitabın sayfalarının içindeki harflerde kendi yüzlerini, birbirlerine baktıklarında da yüzlerinin içinde kitaptaki harfleri gördüklerini iddia etmişlerdir
.
Fazlallah için ses, varlık ile yokluk arasındaki ayrım çizgisiydi.Sesin en gelişmiş şekli ise sözdü.Kelime denen sihir ise harflerden oluşmaktaydı.Varlığın özü, anlamı ve Allah’ın yeryüzündeki görünüşü demek olan harfleri ise insan yüzünde açık olarak görmek mümkündü.İnsan yüzünde yedi siyah hat olduğunu söyleyen Hurufilik inancı bu yedi hatı; iki kaş, dört kirpik ve bir saç olarak belirtir.Bu işaretlere burunu da eklersek harflerin toplamı 14 etmekte ve erkekteki iki bıyık, iki sakal iki burun hatlarıyla, çene altındaki hattı ikiye ayırıp iki ayrı harf olarak görmekle sayı 32’ye çıkmaktaydı.

Hurufilik inancının esası, insanı Allah’laştırmaya dayanmaktadır.Bu inanca göre insan kainatın göz bebeğidir ; fakat bütün o insanların içinde biri de onların gözbebeğidir.

Celal’in Hurufilik inancına dair yazdığı yazılardan kendini Fazlallah gibi bir kurtarıcı, bir mehdi olarak gördüğünü anlıyoruz. Kendi ölümünü rüyasında gören Fazlallah,Allah’a değil de, harflere taptığından, kendini Mehdi ilan ettiğinden ve Kuran’ın gerçek ve görünen anlamına değil de gizili, görünmez anlamına inandığı için suçlanarak asılmıştır.

Tüm o eşyaların, harflerin, hikayelerin arasında Galip Hurufi köylerindeki mutlu ve anlamlı hayatları anlatan yazıları okurken,Rüya ile birlikte geçirdiği kendi çocukluk günlerini ve mutluluk anlarını hatırlamıştı.Ama o zamanlar yüzler de, anlamlar da şimdikinden farklıydı Galip’ e göre:

“O zamanlar hikayelerle hayatlar o kadar gerçekti ki, kimsenin aklına, hangisi hayatın aslı, hangisi ise hikayenin aslı diye sormak gelmezdi.O zamanlar, her şey gibi insanların yüzleri de o kadar anlamlıydı ki...” (Pamuk, Orhan, Kara Kitap, İletişim Yay, 10.Yıl Baskısı sayfa: 367)

Harflerin Esrarı ve Esrarın Kaybı isimli bölümün devamı niteliğinde olan Keşf-ül Esrar bölümüne geçecek olursak ; bu bölümde de Galip’in okuma serüveni devam etmektedir. Bu bölümün Galip’in kendi olma yolculuğunda ise ayrı bir yeri vardır.Çünkü kendi olma sorunu bu bölümde çözümlenmiş ve artık ortadan kalkmıştır.

Galip Celal için bir metin midir? Galip’in yüzündeki anlamı Celal çoktan okuduğu için mi Galip bu oyunun içindedir? Galip kendi yüzünü okumayı başarabilecek midir?

Bu bölümden sonra Galip’in hayatında artık yeni bir yolun belirdiğini ve yüzündeki anlamı okuyabilenler için hayatın daha farklı olduğunu görmekteyiz.

Galip Celal’in yazılarını yıllar yılı özen ve dikkatle okurken Okumak denen yolculuğun aynı zamanda bir başkasının belleğini ağır ağır edinmek olduğunu çoktan keşfetmişti belki de.

Celal’in belleğini onun yazılarını okuyarak edinen Galip artık kendi yüzüne bir fotoğrafa ya da bir kağıda bakar gibi bakabilmeyi başarmış ve yüzünde yazan anlamı okumuştu.

Artık başka birisi olduğunu anlayan Galip, bu hayatın ister kendimizin isterse bir başkasının kurduğu bir düş olduğunu kanıtlamanın hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini de anlamıştı."

9 Ağu 2007

Hurufilik Merkezleri

Hurufilik ve merkezleri üzerine çok çeşitli görüşlerin olduğu bilinmektedir . Burada amaçladığımız bu konuda yazılanlardan alıntılar yaparak okuyucuların kendi fikirlerini oluşturmalarına yardımcı olmaktır . Y.Ç.

"Estarabad’da (İran) 1340 Yılında doğan Şihabuddin Fazlullah, genç yaşta teolojiye ilgi duydu, daha 18 yaşındayken tasavvufa yöneldi. Harezm ve Tebriz’de etrafına topladığı kişilerle yaptığı dini sohbetler O’na büyük ün ve saygınlık getirdi.

Fazlullah, 40’lı yaşlarında kendi inanç sistemini geliştirdi, bunu Isfahan’da yaymaya başladı. Mehdi olduğunu ilan eden Fazlullah, müritlerini bırakıp bir mağarada invizaya çekilirken, 7 kişiden oluşan yardımcıları O’nun öğretisini hızla yayıyordu.

Fazlullah, Öğretisini, ünlü eseri Cavidan’da kaleme aldı. Fazlullah’ın daha sonra “Hurufilik” diye adlandırılan öğretisini yaydığı ortam, daha önceleri Mazdeizm ve Karmatilik gibi çok sayıda batıni akımın hayat bulduğu topraklardı. İslami kaynaklar O’nun Tanrılığını ilan ettiğini yazar. Sözü edilen olay, Hallacı Mansur’un “Enel Hak” vakasından farklı olmasa gerek.Fazlullah’ın öğretisinin hızla yayılması, egemen kesimleri rahatsız etti. O dönemde birçok bölge gibi İran da Timurlu devletinin egemenliğindeydi.

Fazlullah, İslam ulemasının sözünü dinleyen Miranşah’ın emriyle tutuklanıp, hapsedildi, daha sonra da Alıncak kalesinde öldürüldü.(1394) Fazlullah’ın cesedini ayaklarına ip bağlayarak ibreti alem için sokaklarda dolaştırdılar. Müritlerine korkunç zulümler uygulandı, kaçabilenler canını zor kurtardı. Fazlullah’ın ardıllarından Ahmed Lur’un, 1427’de dönemin Moğol yöneticisi Şahruh’a karşı düzenlediği suikast girişiminden sonra, tam bir Hurufi avı başlatıldı, çoğu yakalanıp öldürüldü, cesetleri bile yakıldı. Ancak Hurufilik varlığını koruyup, yayılmasını sürdürdü.

Bu olaydan tam 40 yıl sonra Fazlullah’ın kızı tarafından dönemin Karakoyunlu hükümdarı Cihanşah’a karşı başlatılan ayaklanma da şiddetle bastırıldı. Bu olaylar sonrasında yoğun bir kovuşturma ve katliama uğrayan Hurufiler, değişik bölgelere dağıldılar, öğretilerini dört bir yana taşıdılar.
Kırımlardan canını kurtarabilen Hurufiler’in büyük bölümü Anadolu’ya sığındı. Sivas, Eskişehir ve Batı Anadolu’daki bazı yerleşim yerleri, Hurufilerin yeni mekanları oldu. Rumeli’ye geçen Hurufiler, Arnavutluk, Filibe, Varna gibi yerlerde mekan tuttular. Kimliklerini son derece başarılı biçimde gizleyen Hurufiler, gittikleri yerlerdeki tasavvuf kurumlarına sızarak kendilerini saklarlarken, inançlarını da girdikleri cemaatlere aşıladılar.

Hurufilik Anadolu’da Mir Şerif ve özellikle büyük Azeri ozanı İmadeddin Nesimi tarafından yayıldı.(1) Mir Şerif, Anadolu'ya Fazlullah’ın eserleri başta olmak üzere bir çok Hurufi kitaplarını getirdi. Fazlullah’ın halifesi Nesimi, Anadolu’da birçok yeri dolaşarak, etkin bir propaganda yürüttü, Hurufiliğe birçok mürit kazandırdı.Fazlullah’ın halifelerinden biri Edirne’deyken genç Padişah Fatih’i etkileyecek kadar başarılı oldu, bazı müritleriyle birlikte saraya yerleşti.

Durumdan oldukça rahatsız olan “ulema” tarafından, Hurufiler’in “Hulul” inancının “sapkınlık” olduğu konusunda ikna edilen Padişahın buyruğu ile Hurufiler tutuklanarak idam edildi. Bu olay, Osmanlı ülkesinde Hurufiler’e yönelik yüzyıllar boyu sürdürülecek kovuşturma ve kırım döneminin başlangıcıydı.Hurufilik, başta Kalenderiler ve Bektaşiler olmak üzere birçok inanç akımını derinden etkiledi.

Başka inanç topluluklarının içine sızan bazı Hurufiler de baskılara aldırmadan, kendi özgün inançlarının yaymaya devam etti. Otman Baba, Rafii, Usuli, Yemini, Virani, Hayreti, Muhiti, Muhyiddin Abdal ve Arşi gibi Kalenderi ve Bektaşi ozanları bunlar arasında sayılır. Hurufiler, en çok Bektaşiler’in arasında karışarak varlıklarını koruyabildiler. Deyim yerindeyse Hurufiler asıl olarak Bektaşiler’e sığındılar.

Fazlullah’ın halifelerinden Aliyyül Ala propaganda yapmak üzere geldiği Anadolu’da Bektaşi tekkelerine girdi.(3)

Bu nedenle Bektaşi öğretisinde Hurufi etkisi çok belirgindir. Gölpınarlı’ya göre, Hurufilik, bir süre sonra başta Alevi-Bektaşiler olmak üzere diğer tarikatlere karışarak, cismen yok oldu, ancak inançları bu tarikatlarla birlikte yaşadı. Henüz İsa doğmadan 500 yıl önce, ünlü “Aynı suda iki kez yıkanılmaz” sözleriyle “sürekli akış” öğretisini geliştirerek, diyalektik düşüncenin temellerini atan Herakleitos, “logos” kuramını geliştirmişti. Logos, “söz” anlamına geliyordu.

Herakleitos’a göre başlangıçta logas vardı, logos var olan her şeyi yöneten tek ve değişmez doğa yasasıydı.Herakleitos'un İsa'dan 500 yıl önce tanımladığı logos, İncil’de Tanrı kelamına dönüştü: "Başlangıçta söz vardı ve söz Tanrı ile beraberdi ve söz Tanrı idi." (4)

Hurufiliğe göre ise varlığın özü sesten oluşur. Evren, sesin ortaya çıkışıyla birlikte var olmuştur. Ses her şeyin özünde vardır; canlılarda eyleme dönüktür, (irade ve arzu ile ortaya çıkar); cansızlarda ise gizilgüç olarak durur. Hurufiler’e göre “Tanrı gizli bir hazinedir (Kenz-i Mahfi). Tanrı’nın ilk belirişi söz (Kelam) ile olmuştur. Söz ilk nedendir ve Tanrı’nın soyut bir İç Konuşmas” (Kelam-ı Nefsi) niteliğindedir.

Kesin bir gerçek olarak görülen bu soyut söz, bazı öğelere ayrışır ve bu öğeler biçiminde dışsal bir nitelik kazanır. Aslında sözün ayrıştığı bu öğeler Arap alfabesinin yani Kur’an’ın 28 ve Fars alfabesinin 32 harfidir. Söz bu dış öğeleri edinince, soyut durumunu yitirerek, söylenmiş söz (Kelam-ı Melfuz) biçimine dönüşür. Söylenmiş sözün birleşik görüntülerinden duygu ve bilinç evreni meydana gelir. Hurufiler, evrenin sonsuzluğuna ve sürekli döngüsel devinimine, bu devinimden doğal olayların oluştuğuna inanırlar”. (5)

Hurufi inancına göre Tanrı, kendisini insanın yüzünde görünür kıldı. İnsan yüzündeki burun “elif”, burnun iki yanı “lam”, gözler de “he” harflerini verir. Böylece insanın yüzünde simetrik yazılmış iki Allah sözcüğü ortaya çıkar. Hurufilik adı da buradan geliyor. “Huruf”, harf sözcüğünün çoğuludur. Hurufi, “harfçilik” demektir. 1907 yılında ölen ünlü Bektaşi Mehmet Ali Hilmi Dedebaba’nın şu dizelerinde de Hurufi inancını görebiliyoruz:“Tuttum aynayı yüzüme,Ali göründü gözüme. “

Hurufiler’e göre evrenin üç temel dönemi vardır: "Peygamberlik (Nübüvvet), imamlık (İmamet) ve tanrılık (Uluhiyet). Adem ile başlayan Peygamberlik dönemi Muhammed’le sonra erdi. İmamlık dönemi Ali ile başlayıp 11. imam Hasan Askeri ile bitti. Fazlullah ile tanrılık dönemi başladı. Tüm peygamberler Mehdi olan Fazlullah’ın habercisi ve müjdecisidiyde. Fazlullah’tan sonra gelecek olan Yetkin İnsan (İnsan-ı Kamil) Fazlullah’a uymak zorundadır.

Fazlullah Musevilerin beklediği Mesih, Hıristiyanlar ve Müslümanların gökten inaceğine inandıkları İsa'dır. Fazlullah, gökten inmiş ve kıyamet kopmuştur, dünya ahiret bir olmuştur. Bu nedenle ahiret yoktur. Gerçek ortaya çıkmış ve tüm dinsel yükümlülükler kalkmıştır. Böylece Hurufiler tüm ibadetleri harfler ile yorumlayarak iptal ederler ya da değişik biçimde uygularlar. Örneğin hac, Fazlullah’ın öldürüldüğü yeri ziyaret etmektir. Şeytan taşlama ise, Fazlullah’ı öldüren ve Maran Şah (Yılanlar Şahı) dedikleri Timur’un oğlu Miranşah’ın yaptırdığı Senceriye Kalesi’ni taşlamaktır.

Hurufi düşüncesi, yine batıni bir yol olan Bektaşiliği derinden etkiledi. Bu etki o kadar fazla oldu ki Hurufilikle, Bektaşilik adeta içiçe geçti. Zaten Bektaşilik değişik inanç topluluklarını şemsiyesi altında toplamış, onları özümsemiş, bünyesine almış bir yoldur. Hacı Bektaş, tüm Horasan ve Urum erenlerinin mürşit kabul ettiği kişi değil midir?

“Bektaşilik, çeşitliliği özümsemesi ve hoşgörülü yapısı nedeniyle bir çok farklı heterodoks zümreyi de içinde barındırmış ve tüm ezoterik düşüncelerin Anadolu’daki sığınağı olmuştur. Tümü farklı düşünce ve uygulamalara sahip olan Kalenderi, Haydari, Hurufi, Torlak gibi akımlara bağlı olanlar bu geniş yelpazeye katılmış, kendi bağımsız varlıklarını feda ederek, Alevi-Bektaşi toplumsal olgusuna kendilerine özgü renkler katmışlardır.

Alevi-Bektaşiler bu durumda bir bozulma görmezler, zira inançları değişime açıktır. Tam tersine bu durum onlar için bir zenginleşme yoludur...”(6)1376 yılında Isfahan’da başlayarak Anadolu ve Balkanlar’a yayılan Hurufilik, batıni ekoller içinde, kentli nüfusu en fazla etkileyenlerden biri oldu. Kuran, sünnet gibi kaynaklara dayalı ortodoks İslam’ı derinden sarsan Hurufilik, insanı öne çıkardı.

1) Hurufilik Metinleri Kataloğu” ve “Fadl Allah Hurufi” adlı eserler, Abdülbaki Gölpınarlı.2) “Şakayık-ı Numaniye”, Taşköprülüzade.3)“Kaşif el-Esrar”, İshak Efendi.4)Aziz Jean İncili.5)“100 Soruda Tasavvuf”, Abdülbaki Gölpınarlı.6)“Sabah Rüzgarı”, Reha Çamuroğlu."

"Hurufiliğin kurucusu olan Fazlullah, mezhebinin kurallarını Farsça olarak kaleme aldığı ve "Câvidannâme" ismini verdiği kitabında ayrıntılarıyla ama sembollerle dolu bir şekilde anlatır.

Mutlak gerçeği ruyasında gördüğünü iddia eder, sisteminin temelini Arapça'nın 28 harfine Farsça'ya mahsus dört harfin ilâvesiyle ve bu harfler arasındaki matematik ilişkiler vasıtasıyla geliştirir. Fazlullah'ın sistemi, en basit ifadesiyle şöyledir: İnsanın yüzünde yedi adet "hat" vardır ve bunlar iki kaş, dört kirpik ve saçtır. Doğumla vârolan bu özellikler, "anne hatları"dır. Erkeklerde "baba hatları" denilen ve ergenlik çağında ortaya çıkan bıyık, sakal, burun hattı ve dudak altı çizgisi de on dört adettir.

Toplamı 14 olan bu hatlar, çıktıkları yerlerin de ilâvesiyle 28'e, saçın ve dudak altındaki hatların da ikiye ayrılmasıyla 32'ye yükselir. 28 sayısı Arapça olan Kur'an'ın, 32 de Farsça Câvidannâme'nin yazılışında kullanılan harflerin sayısıdır. Fazlullah, temeli bu basit hesaba dayanan Câvidannâme'sinde daha sonra değişik matematik hesaplamalar yaparak dinle ilgili yeni kurallar koyacak ve aynı hesaplama biçimleriyle kâinatın geleceğinden sözedecektir. Bütün bu bilgilerin yazılı olduğu Câvidannâme'nin nüshaları asırlar boyunca defalarca imha edildi ama çok sayıda nüshası bugüne kalmayı başardı. "

" 1339’da Horasan’ın Esterabâd şehrinde doğan, 1394’te öldürülen Şihâbüd’d-Din Fazlullah Neimi’nin kurduğu bir sistem olarak değerlendirilen ve batıl tarikat adı ile takip edilen Hurufilik, varlığın birliği anlayışına esaslanan harf ile sese gizli anlam veren bir tarikattır.

Hurufizmin batını bir yol olması kurucusu Fazlullah Neimi’nin ilk şeyhinin batını olması ile de tastik edilmektedir. Tasavvuf anlayışının oluşmasında ve gelişmesinde büyük rol üstlenen bâtınilik rakamlara (aktif ve pasif kabiliyet, gökleri, yedi yıldızı, dört unsuru meydana getirmiştir) ve harflere (mesela kün kelimesinin yorumu) özel yorum vermiştir. Harflerin sırrını Bâtinilerden ve sonradan okuduğu Tevrat’tan, İncil’den ve İbn-i Arabi’nin eserlerinden öğrenmiş, kendisi bütün bu kaynaklara dayanarak yeni bir sistem oluşturmuştur. Harf-sayı münasebeti ve bunların insanda mevcut olması inancı Hurufizmin yeni bir tarikat gibi ortaya çıkmasını saklamış oldu.
Hurufilik Vahdet-i Vücud felsefesini benimsemiş, kâmil insan konsepsiyasını daha da geliştirmiş buna rağmen bazı tasavvuf anlayışına aşırı yorum getirmiş, bununla da sufi tarikatlardan çok farklı bir yol tutmuştur. Bu nedenle de Hurufizm yalnız din adamları tarafından değil de, tarikatların da büyük çoğunluğu tarafından kabül edilmemiştir. Yalnız biribirine çok yakın olan Bektaşiyye ile Safeviyye takip edilen Hurufilere kucak açmış, Hurufi düşüncelerini yayan ve özellikle Türkçe heyecanlı şiirler yazan şairleri ve düşünürleri savunmuşlardır. "

"Azerbaycan’da Hurufi MerkezleriKurucusunun İran’ı, Irak’ı gezmesine rağmen tarikatını 1386’da Tebriz’de kurmuş olması bu yeni sufi yolunun çok kısa bir zamanda Azerbaycan’da, İran’da, Anadolu’da, Suriye’de ve Orta Asya’da yayılmasına neden olmuştur.

Hurufilikte eskiden beri harfların sırrı ile ilgili pek çok kaynaktan yararlanılmış yeni ve orijinal bir sistem oluşturulmuştur. Hurufiliğin Azerbaycan’ın diğer iki büyük şehrinde – Bakü ve Şemahı’da tekkelerinin kurulması zamanı belli değildir. Ancak eskiden Bakü’nün Ateşperestliğin merkezi olduğu bilindiğinden buranın özel olarak seçildiği akla gelir.

Nitekim Şemahı da Azerbaycan’da Sasani sülalesinin son sığınağı olarak bilinmektedir. Diğer taraftan Şemahı ve çevresinde Zerdüşt inançları ile ilgili bazı tapınakların kalması da dikkat çekmektedir.

İlk akla gelen şu ki Hurufilik merkezleri Fazlullah Nemi tarafından özel olarak seçilmiştir.

Hurufilik akidesinin bu merkezlerde gelişmesi Fazlullah Neimi'nin eserlerini burada yazması ve Hurufiliğin bu merkezlerden yayılması bütün bunların bilincli bir şekilde gerçekleştirildiği kanaatını doğurur.

Ahalisinin büyük çoğunluğunu Türklerin oluşturduğu Şemahı’nın Azerbaycan’ın bütünlüğü yolunda Safevilerin mücadele anahtarına çevrilmesi de dikkati çekici bir husustur.

Hurufilik tarikatı doğal olarak üç büyük merkezden – Tebriz, Şemahı ve Bakü’den çevreye yayılmıştır.

Hurufizm, Fazlullah Hurufi’nin ölümünden sonra kısa bir süre Karakoyunlu devletinde etkili olmuşsa da cıkan bir isyan sonunda tarikat üyeleri cezalandırılmış ve Azerbaycan’dan tamamiyle sürülmüştür.

Yalnız Safevilerin hakimiyete gelmesinden sonra Hurufi şairleri ve düşünürleri takipten yakalarını kurtarabilmişlerdir. Orta Asya’ya giren Hurufiler orada ünlü Azeri şairi Şah Kasım Envar’ın ocağında faaliyet göstermişlerdir.

Kaynakların bir çoğu Şah Kasım Envarı Hurufi şairi olarak tanımlamaktadır. Anadolu’da da Bektaşi ocağına sığınan Hurufilerin varlıklarını sürdürdükleri bilinmektedir.

Hurufi merkezlerinden Tebriz, Bakü ve Şamahı’nın eskiden Zerdüşt inançlarının çok yaygın olduğu yerleşim yerleri olması Fazlullah’ın akide ve amaçlarına uygun düşmekteydi. Nitekim İslm dinini reforme etmeği amaçlayan Fazl Hurufi’nin, Bakü gibi önemini kaybetmeyen Ateşperestlik merkezine büyük dikkat verdiği bilinmektedir.

Bazı işaretlere bakılmış olursak önemli Hurufi eserleri de Bakü’de yazılmıştır, denilebilir. Bu merkezlerden Tebriz, Zerdüşt akidelerini unutması ile kayda değer. Hurufizmin ortaya çıktığı dönemde çok büyük ihtimalle Tebriz, Erdebil Ocağı'nın etkisi altında idi. Bu nedenle de Hurufilik kısa bir zamanda Tebriz’den Şirvanşahların önemli merkezlerinden olan Bakü’ye, oradan da bu devletin başkenti Şemahı’ya taşındı.

Erdebil Ocağı'nın baştan Şirvanşahlara düşman münasebeti bu iki heterodoks tarikatın ayrı ayrı amaç taşıdığına isbat olabilir. Nitekim Timur'un Azerbaycan’ı almasına kadar Şirvanşahların Hurufilere büyük saygı gösterdiği, onların hem Bakü’de hem de Şemahı’da fikirlerini serbest yaymalarına engel olmadığı kesin şekilde bilinmektedir. Hatta Timur’un oğlu Miranşah’ın Hurufileri takip ettiği bir zamanda Şirvanşah İbrahim’in Fazlullah’ı korumağa ceht gösterdiği de rivayetler arasındadır.

Anlaşılan şu ki Azeraycan’ın merkezinde Şirvanşahlar gibi Fars soylu bir devlet kurmuş bu sülale eski İran din ve inançlarından tamamiyle kopmamış, bunları gizlice devam ettirmişlerdir. İslamı yeni bir şekle sokmağa çalışan Fazlullah Hurufi ve taraftarlarının Şirvanşahlarla anlaşma içinde bulunması da dolayısıyla yukarıda söylenenleri tastik etmektedir.

Hurufilerin, katı dindar olan Timur ve oğlu Miranşah tarafından takip edildiği bir zamanda Safevi Ocağı bu Orta Asyalı cihangirden büyük saygı ve yardımlar görmekteydi. Şirvanşahların Safevilere düşman münasebeti Şeyh Cüneydin Şirvanşahlara saldırmasından çok önceler başlamıştı. Oysa aynı Şirvanşahlar Hurufilikten yararlanıp, Fazlullah'ın fikirlerinin yayılmasına yardımda bulunurdular.

Hurufizmin esas prensiplerinin ilk önce Azerbaycan’da, özellikle de Bakü’de bizzat Fazlullah Neimi tarafından ortaya konulduğu bilinmektedir. Hurufilik bir sistem gibi bu merkezlerin aracılığıyla Anadolu’ya yayıldığında Fazlullah Neimi’nin düşünceleri bu ikinci Hurufi merkezlerinde daha da ileriye götürülmüştür.

Fazlullah Neimi, bazı görüşlerini gizli şekilde söylemiş Cavidannâme’yi gizli bir bilim kitabına çevirmiştir. Cavidannâme’de ruhun varlığına, âhirete inanmamak gibi bir mesele söz konusu değildir. Hurufî tarikatının ileri gelenlerinden Nesimî’nin Divan'ında da Anadolu Hurufi merkezlerinde açık şekilde ifadesini bulan âhirete inanmamak gibi bir durum söz konusu değildir."
Devam edeceğiz ..

7 Ağu 2007

Hurufilik


Hurufilik, kimi araştırmacılara göre ayrı bir din, kimilerine göre bir mezheptir ya da yalnızca bir tarikattir.
Hurufiliğin harflere olan özel ilgisi , “Felsefe Ansiklopedisi”nde Hurufilik, “harflerden dinsel anlamlar çıkaran İran içrekçiliği (ezoterizmi)” olarak tanımlanmaktadır.
Britannica’da yer alan tanım da “harf ve rakamların çeşitli yorumlanmaları üzerine kurulu bir inanç dizgesi” biçimindedir.
Zaten “huruf” sözcüğü harf sözcüğünün çoğuludur.
Hurufilik, harflere olan özel eğilimi dışında, ikinci bir özelliği ile de ilgi çekmektedir, o da “içrekçi” yani “batıni” (ezoterik) oluşudur.
Bu durumda Hurufilik olarak bilinen bu inanç akımını iki temel nitelik altında değerlendirmek gerekmektedir:
Ezoterizm ve Harfler.
Harflerden dinsel anlamlar çıkaran her inanç akımı Hurufilik ile ilgili olmadığı gibi, ezoterik nitelikli akımların tümü harflerin anlamları ile ilgilenmez.
Hurufilik, bir yandan harfler ve harfler ile bağlantılı olarak rakamlarla ilgilenmekte, diğer yandan bunların yardımıyla ve bunlara dayanarak açıklanan, savunulan ezoterik inançları işlemektedir.
Hurufiliğin Öncülleri Harfler bizi doğrudan yazıya götürmektedir. Harf ve rakamların yorumlanması ve aralarında çeşitli özel ilişkiler kurulması ve böylelikle görünen amaçlarının ötesinde anlamlandırılmaları tüm eski kültürlerde görülen ve neredeyse yazının tarihiyle aynı zamanda başlamış bir uğraştır.
Bu çabanın ilk örneği Pythagoras’ın öğretiler dizgesinde bulunur. Bu dizge, varoluş sorunlarının felsefi araştırması amacıyla oluşturulmuş bir inanç akımı çerçevesinde geliştirilmiş ve ünlü Pythagoras kuramı da bu dizgenin bir yan ürünü olarak ortaya çıkmıştır.
PYTHAGORAS
İ.Ö. 500 yıllarında ortaya çıkan Pythagoras dizgesi, geliştirdiği müzik kuramı ile birlikte ele alınınca ses, dil, sayılar ve harfler aracılığıyla evreni açıklamayı amaçlayan bütüncül bir yapıya ulaşabilmiştir.
Kendisinden önce gelen Mısır, İran ve Hint tekniklerini kullandığı sanılan bu dizge, daha sonraki harfçilerin sık sık başvuracağı temel yöntemleri geliştirmiştir.
Harfçiliğe tarihsel olarak ikinci örneği oluşturan “Kabbala”, Hurufiliğin amacına pek benzer bir amaç taşımakta, harf ve sayıların gizemini çözerek Tevrat’ı yorumlamayı hedeflemektedir.
KABBALA
Kabbala’nın yorumuna göre ,Tanrı kendisini belirli sayıda nitelik (Sefirot) biçiminde dışsallaştırarak evreni yaratmıştır.
Kabbala’nın yaratılış ile ilgili bu savında yer alan hemen her unsuru, İslam ezoterizminde ve dolayısıyla Hurufilik ve onun etkisi altındaki “Bektaşilik”te benzer biçimde bulmak olanaklıdır.
İslam’da “Kutsal Metinlere” harf düzeyinde yorum getirme çabasının ilk örneği X. yüzyılda Hallac-ı Mansur’da görülür.
HALLAC-I MANSUR
Mansur, Kur’ana sözcük anlamlarına bakarak "Yorum" getiren (Te’vil) Karmatiler’in bir propogandacısıydı.
(Karmatilik, IX. yüzyılda dinsellikle bağdaştırılmış, sosyo-ekonomik temelli ezoterik bir akımdır.)
Mansur, divanında ve “Kitab al-Tavasin” adlı eserinde harfler ve sayıların “gizli anlamlarına” değinen ilk İslam harfçisidir.
Evreni ve Tanrı’yı insanda görmenin bir sonucu olarak ilk kez “Enel-Hakk” diyen Mansur olmuş ve bu sözü nedeniyle 922 yılında idam edilmiştir.
Muhyiddin -i Arabi
İslam’da harfçiliğin ikinci önemli örneğini Endülüslü düşünür Muhyiddin-i Arabi (1165-1240) oluşturur.
Endülüslü Yahudi düşünürlerin ve Kabbalacıların etkisinde kalarak “El-Fütuhat El Mekkiye” adlı yapıtında harfçiliğin bir çok örneğini sergilemiştir.

6 Ağu 2007

Muhteşem İmparatorluklar ve Isaac Asimov

Dün, bugün ve Yarın

Bilim Kurgu yazarı Isaac Asimov kitaplarında hep bir İmparatorluğu anlatır.

Bu imparatorluk bir düş gibi romanlarında , öykülerinde sayfalarca işlenir durur.
Esasında insanoğlunun Kral Sargon 'dan bu yana 5,000 yıldır kurmayı düşleyip ve sonra koruyamadığı tatlı bir düş.
Düşü bozan , yok eden hep 'barbar ' olanların çıkardığı savaşlar olmuştur . Bitmek tükenmek bilmeyen savaşlar, binlerce yıldır süregidiyor .

Din Savaşları konusunda şunları söylüyor Asimov . :

"Avrupa yüz yıldan fazla bir süre boyunca, 1522’den 1648’e kadar “din savaşları” nedeniyle kana bulanmıştır.Bunun nedeni de Papalıktır .Katoliklerle Protestanlar arasında Papalık sorunu nedeniyle telafisi imkansız bir ayrılık olduğunu görürüz. Katolikler Papa’yı İsa’nın vekili ve tüm dünya kiliselerinin başkanı olarak görürken, Protestanlar bunu kabul etmez. Bunun için savaşırlar."

Dün

"Tarım toplulukları ürünlerinin büyümesi için gerekli olan su konusunda yağmura bağımlıydı ve yağmurun ne zaman yağacağı belli olmazdı. En başarılı topluluklar ırmak kenarlarındaki toprakları kullananlardı.
Bunlar ırmakların önüne set çekip sellerin yarattığı yıkımı önlüyorlardı. Ayrıca suyu kontrollü biçimde doğrudan çiftliklere akıtan su kanalları yapıyorlardı. Bunların dışında ırmak ticaret, ulaşım ve iletişimde kolay bir yol sağlıyordu.

Bu nedenle ilk uygarlıklar Dicle-Fırat, Nil, İndus ve YangÇe gibi ırmaklar boyunca gelişmişti.
Bunların içinde ilk ortaya çıkan Dicle-Fırat uygarlığıydı ve yazı da İÖ 3200 civarında burada icat edilmiş ve böylece “tarih öncesi”nden “tarih”e geçilmişti.

İÖ 2500 yılına gelindiğinde Dicle-Fırat bölgesi ortaya çıkan on üç şehir devletine ev sahipliği yapmıştı.İÖ 2350 ve 2300 yılları arasında Sargon adlı bir hükümdar ilk imparatorluğu kurdu.

Girdiği savaşlardan galip çıkarak bütün Dicle-Fırat vadisini ele geçirdi ve ilk imparatorluğu kuran insan oldu. Zaman içinde Sargon’un imparatorluğu barbarların saldırılarıyla çöktü.
Daha sonra bu bölgede 5,000 yılda belki de 500 imparatorluk kuruldu ve barbarlar tarafından yıkıldı ."

Bugün

Bugünü anlatmak zor . Dünden değişik bir şey var mı ?
İmparatorluk kurmak isteyen zengin ülkeler, enerji alanlarını kontrol etmek için mücadele veriyorlar. Ortadoğu nasıl dünün bereketli tarım topraklarını oluşturduysa bugün de enerji alanlarını oluşturuyor . Savaşlar da yine bu Kral Sargon 'un topraklarında sürüyor . Kimin uygar kimin barbar olduğunu anlamak artık çok güç.



Yarın


"İnsanlığın geleceği ve ilerleme için çare dünya çapında doğum oranını düşürmektir.
Her şeyden önemlisi enerji kaynaklarını kullanmak zorundadır. Ama insanlığın şimdiye kadar tanıdığı en uygun kaynak olan petrol tükenmek üzeredir. Bundan dolayı yeni kaynakların bulunması zorunludur.
Aslında bu tür iki kaynak vardır: nükleer füzyon ve güneş enerjisi.
Geleceğin toplumu savaş ve ırkçılıktan kurtulmuş ve aslında bir tür dünya hükümetinin kuruluşunu görecek bir toplum olacaktır"

4 Ağu 2007

Yağmur Duası



YAĞMUR DUASI
(Mega kentlerin susuzluk çektiği bugünlerde yağmur duasına çıkan cumhuriyet insanımıza Sn.Sezai Karakoç 'un bu şiirini armağan edip değerli şairimizi saygıyla anıyoruz )



Ben geldim geleli açmadı gökler
Ya ben bulutları anlamıyorum
Ya bulutlar benden bir şeyler bekler
Hayat bir ölümdür aşk bir uçurum
Ben geldim geleli açmadı gökler

Bir yağmur bilirim bir de kaldırım
Biri damla damla alnıma düşer
Diğerinde durur göğe bakarım
Ne şehir, ne deniz kokan gemiler
Bir yağmur bilirim bir de kaldırım

Nedense aldanmış ilk gece annem
Efsunlu bir gömlek giydirmiş bana
İşte vuramadı gökler bana gem
Dinmedi içimde kopan fırtına
Nedense ilk gece aldanmış annem

Biri çıkmış gibi boş bir mezardan
Ortalıkta ölüm sessizliği var
Bana ne geldiyse geldi yukardan
Bana ne yaptıysa yaptı bulutlar
Biri çıkmış gibi boş bir mezardan

İyi ki bilmiyor kalabalıklar
Yağmura bakmayı cam arkasından
İnsandan insana şükür ki fark var
Birine cennetse birine zindan
İyi ki bilmiyor kalabalıklar

Yağmur duasına çıksaydık dostlar
Bulutlar yarılır hava açardı
Şimdi ne ihtimal nede imkan var
Göğe hükmetmkten kolay ne vardı?
Yağmur duasına çıksaydık dostlar

Ben geldim geleli açmadı gökler
Ya ben bulutları anlamıyorum
Ya bulutlar benden bir şeyler bekler
Hayat bir ölümdür aşk bir uçurum
Ben geldim geleli açmadı gökler .

Not : Sevgili Sezai Karakoç 'a selamlarımızla.

BİLİM VE SAHTE BİLİM


Bilim üzerine bir derleme ve özet :

Sn. Gökhan Tok ' a ve Sn . Halit Yıldırım 'a teşekkürlerimizle


"Her bilimsel buluş, her bilimsel kuram, her yeni teori sorgulanmaya, sınanmaya ve geliştirilmeye açıktır. Bilimsel yöntemin özünde sorgulama ve sınama vardır. Oysa günümüzde yüzlerce irili ufaklı boş inanç, doğruymuş gibi sorgulanmadan kabul edilen, sözde bilim bilgileri ya da geçmişte doğru kabul edilen ama artık çoktan eskimiş, yanlışlığı keşfedilmiş bilgiler zihinlerimizi bulandırmayı sürdürüyor."


Atlantis’ten Gelen Adam


Gizemli kıta Atlantis üzerine yazılan kitap sayısı yüzlerce. Günümüzden on bin yıl önce Atlas Okyanusu’nda sulara gömüldüğü rivayet edilen kıta üzerine anlatılanlar çok çeşitli ve birbirinden ilginç. Ne var ki hiçbirinin gerçekliği de kanıtlanmış değil. Atlantis’le ilgili anlatılanların kökeni, ünlü Yunan düşünür Platon’a kadar dayanıyor. Platon, “Timaeus” ve “Kritias” adlı eserlerinde Yunanlarla savaşan, Atlantis adlı gelişmiş bir uygarlıktan söz ediyor. Ne var ki bu metinlerde Platon’un konuşmaları birdenbire kesiliyor ve devamının ne olduğu günümüzde bilinmiyor. Bu bilinemezlik de günümüzde Atlantis efsanesini besleyen en önemli kaynaklardan biri. Kimi düşünürler, Platon’un aslında ideâl bir devlet ve uygarlıktan söz etmek amacıyla Atlantis’i kendi zihninden uydurmuş olabileceğini söylüyorlar. Platon’un düşüncelerini bilenler için bu çok da uzak bir olasılık sayılmaz aslında. Ne var ki günümüzde karşımıza çıkan “Atlantis” meraklıları böylesi basit bir açıklamayı kabul etmiyorlar ve bin yıllar önce batmış olan uygarlık Atlantis söylencesi ortaya çıkıyor.


En genel anlamıyla jeoloji bilimi bize doğanın dilini anlatıyor ve geçmişten kalan izleri sürmemizi sağlıyor. Böylece görüyoruz ki Atlantik okyanusunda ya da başka bir yerde iz bırakmaksızın yok olan herhangi bir kıta yok. Çünkü böyle bir olay şayet gerçekleşmiş olsaydı yeryüzünde büyük bir iz bırakırdı ve biz bu izi sürebilirdik.
“Kötü para iyi parayı kovar” diye bir söz var. Ekonomide sıkça kullanılan bu terimi, bilim dünyasına uygulayacak olursak “sahte bilim gerçek bilimi kovar” diyebiliriz. Bunun nedeni gerçek bilimin ortaya attığı tezlerin sınanmaya, sorgulanmaya gereksinim duyması ve kesin bir doğruluk içermeden kabul edilmemesi gerekliliğindendir. Oysa bir konuda acil çözümler gerektiğinde insanlar kimi zaman yeterince sorgulamadan önlerine geleni kabul etme eğilimindedir.


Tanrıların Arabalarıyla Otostop


ABD’nin New Mexico eyaletindeki Roswell kasabası, UFO olaylarına ilgi duyanların yakından tanıdığı bir yer. Burada 1947 yılında bir hava kazası meydana gelmişti. ABD hükümeti, dağılan parçaların istenmeyen kişilerin eline geçmemesi için bölgeyi güvenlik alanı ilan etmiş ve olayı örtbas etmeye çalışmıştı. Ne var ki UFO’lara inananlar, burada yaşanan kazanın sıradan bir kaza olduğuna ikna olmadılar. Onlara göre bölgeye düşen şey bir uçan daire, başka dünyalardan gelmiş bir uzay gemisiydi. Bu olaydan kısa bir süre sonra ün kazanan, Dünya dışı bir canlıya (!) otopsi yapan bilim insanları görüntüleri bu görüşün daha da güçlenmesine neden oldu. Bu olaylara ilişkin tartışmalar ve senaryolar 1994 yılına kadar sürdü. Bu tarihte yayımlanan bir Hava Kuvvetleri raporu, en azından görünürde bu tartışmalara son noktayı koydu. New Mexico çölündeki “olağanüstü” etkinlikler, yüksek irtifa balonları fırlatılması ve düşen balonların toplanması çalışmalarıydı. New Mexico çölünde gözlemlenen uzaylı varlıklar, büyük olasılıkla bilimsel bir araştırma için kullanılan yüksek irtifa balonları tarafından yukarıya taşınan insan biçimdeki deney mankenleriydi.


Bir uçan dairenin yere çakılmasından sonra, enkaza uçandaireyi ve içindeki uzaylıları almaya gelir gibi görünen askeri birliklere ait raporlar, aslında insan biçimdeki mankenleri toplama çalışması yapan Hava Kuvvetleri personeliydi.


Bu açıklamaların bile UFO’cuları tatmin etmediği ortada. Üstelik UFO’lara inanlar uzaydan gelen bu gökcisimlerinin bin yıllardır Dünya’yı ziyaret ettiği kanısında. Kadim astronotların bu şekildeki ziyaretlerinin eski uygarlıkların, teknolojik becerilerini açıklayabileceğini düşünen birçok kişi var. Bu insanlara göre Paskalya Adası’ndaki heykellerden tutun da, Mısır’daki piramitlere kadar birçok nesneyi insanlar yapmış olamaz. İnsanlar bu mimari yapıları yapamayacak kadar ilkel ve aptaldır, bu nedenle bu yapıları yapsa yapsa uzaylılar yapmıştır. Bu tezleri savunanların başında Erich von Daniken geliyor. Daniken’e göre uzaylılar Dünya’da ilkel bir yaşam formu olarak insanları bulmuş, onlara bâzı sırlar öğretmiş ve gelişmelerine yardımcı olmuştu.


Bilim insanları uzayın bir yerlerinde, evrenin bir köşesinde yaşamın oluşmuş olabileceği düşüncesini kabul ediyor. Evrende yalnız olmayabiliriz, bu doğru. Ne var ki uzayda yolculuk yapıp yüz yüze bir fiziksel karşılaşmayı engelleyen inanılmaz büyüklükte bir boşlukla çevriliyiz. Uzayın akıl almaz boşluğunu aşabilecek ve evrende yolculuk yapabilecek bir geminin tasarımını gözünüzün önüne getirin. Bir kere fizik yasaları bizi ışık hızıyla sınırlıyor. Evrende hiçbir şey ışıktan hızlı hareket edemez. Bu gerçeği önümüze koyduğumuzda görüyoruz ki Güneş Sistemi’mize en yakın yıldız, kabaca 4 ışık yılı uzaklıkta. En yakın yıldıza ışık hızıyla gidebilsek bile en az 4 yıl yolculuk yapmamız gerekecek. Oysa evrende milyarlarca gökada ve onların barındırdığı milyarlarca yıldız var. Bu uzaklıkları geçmeye bir canlının ömrü yetse bile, gereksinim duyacağı yakıt, besin, solunum yapması için gereken hava gibi lojistik destek olmadan böyle bir yolculuğun yapılabilmesi pek mümkün görünmüyor. Böylesi bir yolculuktan sonra uzaylıların Mısır’da piramit yapmaya koyulmaları ne derece akılcı varın siz düşünün. Evreni geçmeye yetecek teknolojisi olan akıllı varlıkların, betonarme yapıdan habersiz olduğunu düşünmek olanaksız.


Burçlar Kuşağı


Yıldızlarla ilgili bir şeylerden söz edildiğinde aklınıza astronomi değil de astroloji geliyorsa, sahte bilimin tuzağına düşmüşsünüz demektir. Karşınızdakinin yengeç mi yoksa ikizler burcu mu olduğunu keşfetmeye çalışmanın pratikte hiçbir yararı yok. Bugün kullanılan biçimiyle burçları tanımlayan ve kullanmaya başlayan ilk insanlar Sümerlerdi.
Bugün burçlara isimlerini veren Sümerlerin temel amacı gözlem yaparak, taşkın ya da kuraklık gibi doğa olaylarını önceden hesaplayabilmekti. Bütün bunları bir kenara bırakıp burçlar yoluyla insanları 12 gruba ayırmaksa gülünesi bir davranış. Burçlar olarak kümelenen yıldızların birbirlerine olan uzaklığı bile aslında onlarca-yüzlerce ışık yılı uzaklıkta. Dünya’dan bakan bir gözlemcinin iki boyutlu algısı sonucu oluşturulmuş burçların yaşamımıza etkisiyse hiç yok.


Benim aslan burcu olmam karakterim üzerinde herhangi bir etki yaratmayacağı gibi, fiziksel yapım üzerinde de hiçbir etkiye sâhip değildir. Kaldı ki bize en yakın gökcismi olan Ay’ın insanlar üzerindeki etkisi de, geceleyin yatağınıza yattığınızda yastığınızın başınıza uyguladığı kuvvetten çok daha düşüktür.



(Böylece yalnızca burçları değil, kurt adamları da devreden çıkarıyoruz.)


Eminim benim ne olduğunu bilmediğim, duymadığım daha pek çok şey vardır. Bütün bunlarla karşılaştığımda doğruyu bulmak için kullandığım bir terazi var, o da bilim ve akıldır.


Bilim, kendi bulgularını çürütmeye çalışan tek bilgi kaynağı. Bilgi alanındaki diğer tüm etkinlikler, kendi iddiaları ve fikirlerine yönelik belli bir taraf tutma eğilimi gösteriyor. Yalnızca bilim, kendi kusurlarını bulup ortaya çıkarmaya çalışıyor, bu da bilimsel yöntemin bir parçası. İnsanlık için doğru ve güvenilir bilgi edinmenin yolu bilimden geçiyor.


Peki, bilimin kanıtlamadan inandığı bir şey var mı?



İlk duyduğunuzda belki size garip gelse de, bu sorunun yanıtı evet.
Bir sonuca ulaşmak için belli bir başlangıç noktasına gereksinim duyulur. Fakat, bunun bilincinde olan bilim, kanıtlamadan kabul ettiği noktaları mümkün olan en aza indirmiştir. Bilimin sâdece iki temel kabulü var.
Birincisi, dış dünyanın gerçekliğine,


İkincisiyse, dış dünyanın araştırma, deney ve gözlem yoluyla anlaşılabileceğine inanmak.
Bilimin bunlar dışında kanıtlamadan kabul ettiği bir dayanağı yoktur.
Şu da bir gerçek ki bir bilimci üzerinde çalıştığı bilgiyi tüm insanlığın hizmetine sunar ve bundan dünya yararlanır. Sözde bilimcilerin öne sürdüğü savlarsa sâdece onları zengin etmeye yarar.


Aklınızı bulandırmayın...

1 Ağu 2007

Michelangelo Antonioni



Antonioni 'nin "Blow Up" filmini izledikten sonra üç arkadaş bir süre konuşamamıştık.
Vanessa Redgrave, Sarah Miles ve David Hemmings'in oyunuyla gizemli bir arayışın öyküsünü usta işi bir polisiye film kurgusuyla ve Anglosakson etiği kılıfında bize ulaştıran bu İtalyan yönetmeni çok sevmiştim.
Batıyı keşfetme yıllarımın başlangıcında benim düşünce dünyamda bir "Blow Up ".
Sonraları hem anımsadım bu filmi.
O zamanlar "Elips" 'in anlamını pek bilemiyordum .
Filmin sonunda iki palyaçonun oynadığı topsuz bir tenis maçı sahnesi vardı .
İngiltere'de bir parkta çekilen bir fotoğrafın içinde aranan gerçeğin öyküsü .
David Hemmings bütün aralamalarına karşın bir sonuç elde edemez . Elinde koskoca bir hiç kalmıştır. Bir boşluk.Bir düş belki de .
İşte Antonioni ile tanışmamın öyküsü.
Gerçeği aramanın gerçeği bulmaktan daha önemli olduğunu sürekli anlatmaya çalışan bilge adamlardan biri daha aramızdan ayrıldı.
Ingmar Bergman 'dan sonra şimdi de Michelangelo Antonioni, Roma 'da evinde ölmüş.
Her şeye rağmen topsuz tenis maçı devam ediyor .

Hakkâri İzlenimleri (1)

Yedi günlük Rize Çamlıhemşin Yaylaları ve beş günlük Hakkâri gezisinden döndükten sonra bir kaç gün şaşkınlığımı üzerimden atamadım. Hem Ka...