6 Şub 2013

Baharın Sarı[1] Yüzü







Kemâl-i terbiyeti nevk-i hâre vermiş reng
Latîf edip lakabın eylemiş gül-i ra’nâ
(Fuzûlî)

Nereden çıktı bu sarı[2] renk merakı?[3]
Bir kış günü yürüyüşe çıktın.Güneş pırıl pırıl yükselirken gözlerin kamaştı. Doğayla başbaşa bir gün geçirmek istedin. Doğayla nasıl başbaşa olunur ki? Birden Dublin’de yaşarken İrlandalılar’ın güneş açtığında söyledikleri cümle aklına geldi. Aktif olarak doğayla başbaşa kalmanın senin için en az iki yolu var: Golf ve Trecking:  Golf oynamayı daha uygun buldun. National Golf Club  sahasında once kazağını çıkarttın. Tişörtle golf oynarken gördün o çiçekleri . Sahanın bulunduğu Belek bölgesi fıstık çamları ve mimoza çalılarıyla yoğun.  Resimdeki sarıların kaynağı  orası tam da  işte.
Parkur boyunca uzanıp giden yirmi metre yüksek fıstık çamlarının arasında  mimoza ve adlarını bilmediğin yüzlerce ot ve çalı var. Kuş seslerini artık ayırt edebiliyorsun. Burada kırlangıçlar göç ediyor mu acaba? İşte  kuyruk sallayan, kızıl gerdan, kerkenez, doğan, karga, yalı çapkını, v.b.  Bu sarı çiçek açan çalının adını bilmiyorsun. Notlarına bakıyorsun.  “Uleks” olabilir mi? Resmini bulup bakmak gerek. Nedense temel referans kitapları bulunmuyor. Colins Pocket Guide gibi bir dizi olsa. Ağaçlar, çalılar, otlar, mantar, kuşlar, kemirgenler, sürüngenler, v.b. diziler yapılmıyor. Oysa doğaseverlerin el kitabı olmalı bunlar. Kelime haznesi az gelişmiş ama şiddet ve kabalık yönü oldukça gelişmiş vatandaşların bu dizilerden öğreneceği çok şey olurdu. Çalılar kitabını eline alıp yürüyüşe çıkardın. Oysa yok. Çaresiz iğneyle kuyu kazacaksın. Sarı çiçekli bir çalı türü deyip geçeceksin.  Golf sahası yapılırken saha mimarı mevcut bitki örtüsünü kullanmış ama gerektiğinde de boşlukları farklı türden çalılar ekerek peyzajını tamamlamış.  Mimozalar doğal çalı örtüsünün arasın ustaca dikilmiş  durumda. Dikkatle bakınca  tomurcukların  şişmeye başlamış olduğunu görüyorsun. Dallar renk değiştiriyor. Patlamaları yakındır. Bir haftaya kalmaz açarlar eğer havalar böyle giderse, diye düşünüyorsun. . Baharın çiçekleri her yerde olabiliyor. Yerde, çalıda, ağaçta. Papatyalar hemen hemen her yerde görülüyor. Menekşeler de öyle…

Gözün yine sarı çiçekli çalıya takılıyor. Sarı rengin farklı kültürlerde farklı anlamlara geldiğini biliyorsun. Anglo Sakson dünyada sarı rengin “yellow” dikkat çeken anlamında bir etimolojisi olduğunu duymuştun. . İskoç dilinde “yella”, Germen dillerinde “gelb”, İskandinavya dillerinde “Gul” hep dikkat çekici bir renk olarak biliniyor. İlk kaya resimlerinde kullanılan rengin de  sarı renk olduğunu bir yerde okuduğunu hatırlıyorsun.  Orta Doğu’nun beyaz taştan imar edilen büyülü şehirleri, Bağdat, Halep, Şam, Kudüs ve diğerleri sarıya boyanmış gibi kum rengine yakın sarı şehirler değil mi?

Eski Türkçe’deki “sarığ” ,Moğolca ‘sıra’, Sanskrit ‘hari’, Zend dilinde ‘zairi’, Pehlevice ‘zarin’, Sümerce’de ‘ara, aru’, Latince’de ‘aurum’, Almanca’da ‘gelb’, Fransızca’da ‘jaune’, Arapça’da ‘esfer’, Farsça’da ‘zerd’ anlamı birbirinden ne kadar uzak duruyor.
 Oysa aynı renge verilen adlar bunlar. Babil Kulesi’nde yaşayan insanların konuştukları binlerce farklı dilde aynı renge verilen değişik adlar. Ne kadar yalın bir gerçek esasında.
Hangi coğrafyada olursa olsun aynı renge bakan insanların verdikleri değişik adlar ve kavramların oluşturduğu bir kaos değil mi bu? Diller ve dinler farklılıklardan meydana gelmişse eğer sarı rengin tonlarını bir ressamın fırçasında da sorgulayabilirsin. Tasavvuf un renklere nasıl baktığını merak ediyorsun. Araştırmalara ulaşıp okuyorsun:  
”Renkler, tasavvufta beşerî bağlar, ilişkiler ve âdetler olarak değerlendirilmiştir ki, buda âlem ve âlemdeki çalışma ve gayreti simgelemektedir. “Tasavvufta renk ve renksizlik deyimleri çok kullanılır. Hâtem Asam, ölümün türlerini renklerle ifade etmiştir. Halvetîler’de nefsin emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, râziye, marziye ve kâmile hallerine sırası ile şu renkler tekabül eder: ezrak(mavi), asfer (sarı), ahmer (kırmızı), esved (siyah), ahdar (yeşil),ebyaz (beyaz), bilâlevn (renksizlik). Bu yedi renk yedi nurun rengidir. Nakşbendîlere göre dezikirle meşgul olan sâlikin kalbinde sırasıyla kızıl, sarı, beyaz, yeşil ve mavi renkte nurlarzuhur eder (Uludağ 1995: 433). Ölüm denince daha  çok, nefsin ölümünü anlayan mutasavvıflara göre, nefsi aç ve susuz bırakmak beyaz ölüm, halkın eza ve cefasına katlanmak siyah ölüm, nefse muhalefet etmek kırmızı ölüm, yama üstüne yama dikmek ise yeşil ölümdür (Uludağ 1995: 364)”[4]
Altın Çağ olarak anılan ilkçağın rengidir sarı. Altın renginden ötür. Bozulmayan ve değerli olanın simgesi olarak binlerce yıl en gözde renk olarak kalmıştır. Kimilerine göre hala öyle. Sonra Orta Çağ’la birlikte öteki olanın rengine dönüşmüştür. Sarı renk dikkat çekici özelliğinden ötürü aykırı olan, uyumsuz olan daha doğrusu farklı olan bir anlama yelken açmıştır. Kölelerin işaretlendiği renktir sarı. Köle ticaretinin bir hastalık gibi tüm dünyayı sardığı yüz yılların çok da uzak olmadığı biliniyor. Şunun şurasında kölelik yasaklananı ne kadar oldu ki? İmparatorluklar kölelerin oluşturduğu ordularla korunuyordu.

Saçları sapsarı Kuzey insanları uzun gemilerle geldiler siyah Güney illerine. Doğuda upuzun akan Sarı nehir “Huangho” ya da “Pingyin” uzakdoğu uygarlığının ana damarı.  Sapsarı akan bir nehir. Sarı rengi de çamurun renginden kaynaklanıyor.
Çin kültüründe sarı rengin önemi büyük. Beş temel elementin simgesi olarak kabul edilen rengin toprağı simgeliyor. ”Ming” ve ”Qing” hanedanlarının resmi rengi de sarı. Çin uygarlığının kurucusu İmparator Huangdi ”Sarı İmparator” olarak biliniyor.
Hindistanda  ”Vaisya” kastının ve ilkbahar festivalinin rengi.
Fransa’da kıskançlığın rengi ve onuncu yüzyılda hainlerin ve suçluların evlerinin kapıları sarı renge boyanırmış.
İskoçyada korkaklığın rengi Japonyada cesaretin rengi.
”Yellow Dog Democrat”  ABD de gerçek demokratlar için kullanılan bir terim. Siyasi olarak sarı liberalizmin rengi . Sendikacılıkta sarı sendika kavramı işverenin tarafını tutan sahte işçi sendikası anlamında kullanılıyor. 
Tıpta karantina rengi.
Trafikte sarı ışık dikkat, hazır ol anlamında iken futbolda oyuncular sarı kartla uyarılıyor.
Gazetecilikte ”Yellow Journalism” kavramı gerçeği ve tarafsızlığı çarpıtan gazetecilik anlamında kullanılıyor. Özellikle  gazetelerin tek haber kaynağı olduğu dönemde sarı gazetecilik yüksek tirajlar uğruna icra ediliyordu.
Renklerin en sıcağı, en parlağı, en iddialısı kabul edilen sarı, gücün, sevincin, gençliğin, sonsuzluğun, olgunluğun rengidir. Aynı zamanda sona yaklaşımın, yaşlılığın, ölümün habercisidir.
”Siyahın karşıtı ve tamamlayıcısı olan sarının kötülük, şiddet, ikiyüzlülük, (gizlilik), edepsizlik, taşkınlık, ihanet, gözü dönmüşlük gibi birçok karşıt yananlamı vardır. Bu yananlamların deyimlere nasıl yansıdığını incelediğimizde,özellikle Türkçede siyah,.beyaz ve kırmızıda olduğu gibi çok çeşit olmadığı görülüyor.[5] Fransızcada rire jaune ("sarı gülmek": zoraki gülrnek, acı acı gülmek); enfaire une jaunisse ("sarılık olmak": üzüntü, pişmanlık duymak ya da çok kızmak) ve Türkçede kızgınlık, aksilik, ya da huysuzluk belirten sarı damarı tutmak, sarı çıyan aynı kavram kapsamı içinde değerlendirilebilir. İhanet, ikiyüzlülük yananlam arını ise Fransızca şu deyimlerde buluyoruz:montrer(faire voir) tl quelqu'un son bec jaune ("birine sarı gagasını göstermek": birine gerçek yüzünü, yanlışını göstermek, yalanı.nı ortaya çıkarmak); ve bugün pek kullanılmayan faire des contes jaunes ("sarı masallar anlatmak": gerçek olmayan olaylar anlatmak); etre peint en jaune ("sarıya boyanmış olmak": karısı tarafından aldatılmış olmak). Sarı renk isminin yer aldığı ender deyimlere aşağıdaki birkaç örneği ekleyebiliriz: Fransızcada ten rengine gönderme yapan basit benzetmelerden oluşan Jaune comme un citron, un cierge, un coing ("çok sarı") ve Türkçede sarı çizmeli Mehmet Ağa (adresi ve kimliği bilinmeyen kişi). Bu son deyimde sarının ne anlama geldiğini yorumlayabilmek için yeterli bir ipucu olmadığını belirtmeliyiz. Ama, sarının burada gözeçarpıcılığı çağrıştırdığı kanısındayız.”
Kötülük, şiddet ve ikiyüzlülük gibi kötülüklerin sarı çiçeklerimizle ne alakası var diye düşünüyorsun. Türkçede sarı rengin nerelerde kullanıldığını hatırlamaya çalışıyorsun.
·       Benzi sapsarı kesilmek,
·       Sarı Çizmeli Mehmet Ağa,
·       Sarı Çiyan,
·       Sararıp solmak,
·       Sarı benizli
·       Sarışın,
·       Kirli sarı,
·       Limon sarısı,

Bu kadar mı? En iyisi akademik çalışmaları okuyup daha geniş bir bakış açısı oluşturmak. Renklerle ilgili araştırma yapan akademisyenlerin çalışmalarından alıntı yaparak devam edelim:

”Renkler kavram açısından soyut sözcükler olmasına karşın; Türkçede renk tonlarında somutlaştırma göze çarpar. Sarı renk adının çeşitli tonlarını gösterirken kullanılan başak, saman, yumurta, safran, kehribar, civciv, kanarya ve altın sözcükleri; sarının bir kavram olarak somutlaşmasına örnektir. Sarı için bu kadar fazla ayırıcı ton bulunması bu rengin Türk kültüründeki önemine de işaret etmektedir.
·       açık sarı
·        kara sarı
·       saman sarısı 
·        sarıca
·       Aksarı
·        kehribar sarısı
·       sapsarı
·       sarıgelen:
·       sarımsı
·       altın sarısı
·        kirli sarı 
·        sapsarı kesil-/ol
·        sarılgıt/sarıılgıt:
·       çok renkli başak sarısı
·         koyu sarı saral-/sarar-
·         sarımsı civciv sarısı 
·        limon sarısı
·       sarı muhâlif 
·       sarımtık
·        kanarya sarısı
·       safran sarısı 
·        sarı yağız: at donu
·         sarımtırak
·       yumurta sarısı”[6]

”Güneşin ve ışığın Rengi: Sarı san sivri, parlak: ve keskin görünümü ile renklerin en sıcak, en ateşli ve en genleşici olanıdır. Sarı ile olumlu anlamlara göndenne yapan anlatım ve deyim bulunmamaktadır. Ancak san sıcak bir renk olması nedeni ile insanı karamsar ve melankolik duygulardan uzaklaştırarak sempati ve neşe uyandırmaktadır. Güneşin ve ışıgm rengidir. Sarı düşünmeyi seven yönetıneye ve egemen olmaya ilgi gösteren insanların tercih ettigi, zihni açan ve dikkati arttıran bir renk olarak görülmektedir. İki betimsel anlamı ile sarı, san ırktan olan insanları ve sanlIk. Olarak bildigiıniz hastalıgı adlandmnaktadır. "Zoraki gülrnek, hastalık., heyecan ve korkudan sararıp so!mak" gibi olumsuz yan anlamlar içeren deyimlerm d1şında sarı ile oluşmuş başka deyim bulunmamaktadır. Ancak san pek ç.ok uluslarm kültUrlerinde de sonbahar mevsimi ile eşdeger görülerek insan yaşamındaki y~lılIk. dönemi ile bütünleşmiştir. İnsanın ölüme yaklaşma anlarını çagnştırd1gı için bu anlamda sarı, ayrılIk. ve hüznü simgelemektedir. Sonbaharda doğanın rengini, dökülen yaprakları, verimsiz toprakları ve çöııeri anımsatmaktadır.”[7]
Doğada sarı rengin hakim olduğu mevsim acaba hangisidir? Bahar mı ? Yoksa sonbahar mı? [8] Sararan yapraklar, otlar, olgunlaşan başaklar hep yaz sonu, sonbahar başlangıcını simgeler. Sarı renge dönüşür her şey. Yeşil otlar sararır. Beyaz taşlar sararır. Sanki güneş kendi rengini aktarır bu nesnelere. Güneşin dönüştürdüğü bir renk olur sarı.

Japonya’da sonbaharda tüm restoranlarda ve evlerde sofra ve yemek dekorasyonları sarı rengin tonlarıyla yapılır. Bir Eylül ayında katıldığın bir akşam yemeği Japon dostun Akira Takamaya ve eşi tarafından organize edilmişti. Özel olarak seçilen sarı rengin tüm tonlarını görmüştün o yemekte. Hayretler içinde kalmıştın. Mevsimlerle yaşayan uygarlıkların ilgi çekici adetleri üzerine konuşarak yemeğinizi yemiştiniz. Sidney Üniversitesi’nde dilbilim profesörü olarak çalışan bayan Takayama uzak doğunun sarı tutkusundan söz etmişti.
İnanışların renklerle bağlantısı üzerinde de konuşmuştunuz. Siyah ve beyaz renklerin önemi üzerinde durmuş, erguvan renginin Bizans için ne demek olduğunu anlatmıştı. İslamda renk kavramından da söz etmişti. Şimdi yeniden bu konuya bakma ihtiyacı hissettin.
”Sarı Renk: Sarı renk Kur’ân’da,Q/Safrâü” şeklinde bir kere;musferren” şeklinde üç kere ve Sufrun” şeklinde bir kere olmak üzere toplam beş ayette geçmektedir. Bunlardan aşağıdaki üç ayette yani “musferren” şeklinde geçen ayetlerde dünya hayatının geçiciliğinden, aldatıcılığından, çekiciliğindenbahsedilerek nihayet yeşeren otlar ve ekinler gibi  kuruyup solacağına, son bulacağına vurgu yapılmaktadır.  Aldatıcılığı, çekiciliği, geçiciliği ve izafiliği temsil etmekte olan sarı renk yakından çok güzel görülür ama biraz uzaklaşınca o  çekiciliği kaybolur. Fazla uzaklaşınca da görünmez olur. Sarı renk insan idrakinde ilk anda bir zeval, sona erme, gurup etme, sönme, ışığın ve parlaklığın çekilmesi, hüzün ve keder, yalnızlık[9]
Hüzün ve yalnızlık  zikir yapan Sufi nin kaderi değil mi? Şubat ayının beşinde Antalya’da golf oynarken sarı çiçekleri gördüğünde bu rengin sonbaharla ilişkisi olduğu kadar ilkbaharla da ilişkisi olduğunu anladın. Tüm ormanı kaplayan çalılar sararmıştı. Giderek yaz mevsiminde safran tarlaları, ayçiçeği tarlaları ve altın başakların uçsuz bucaksız uzandığı tarlalar aklına geldi. Kış mevsiminde açan bazı çiçeklerin de sarı renkli olanlarını hatırlıyorsun. Demek ki dört mevsimde de görülen bir renk sarı. Baharın müjdesi de olabilir bu çiçekler.. Baharın müjdesi renk değil çiçek esasında. Hangi renkte olursa olsun. Açan bir çiçek gerek bahar için.

Baharın müjdesini taşıyan bu dallarda açan sarı çiçeklerin ardından mimozalar gelecek. Sonra da erguvanlar…Döngüsel zaman esasında gerçek olan. Uzayıp gitmiyor hiçbir şey. Dönüyor..

Baharın sarı yüzünü izliyorum…


[1] Türk Dil Kurumu’nun Güncel Türkçe Sözlüğü’nde sarı renk  için: 1.isim Güneş ışığının ayrışma tayfında yeşil ile turuncu ya da portakal rengi arasında olan renk, altının rengi, limon kabuğu rengi. 2. sıfat Bu renkte olan. 3. sıfat Soluk, solgun. ; “beniz rengi, uyuşturucu madde, sinsilik, hastalık,  uğursuzluk”anlamları da olumsuz  bir yönü de olduğu görülmektedir.
[2] yellow (adj.)
Old English geolu, geolwe, from Proto-Germanic *gelwaz (cf. Old Saxon, Old High German gelo, Middle Dutch ghele, Dutch geel, Middle High German gel, German gelb, Old Norse gulr, Swedish gul "yellow"), from PIE *ghel- "yellow, green" (see Chloe).

Meaning "light-skinned" (of blacks) first recorded 1808. Applied to Asiatics since 1787, though the first recorded reference is to Turkish words for inhabitants of India. Yellow peril translates German die gelbe gefahr. Sense of "cowardly" is 1856, of unknown origin; the color was traditionally associated rather with treachery. Yellow-bellied "cowardly" is from 1924, probably a rhyming reduplication of yellow; earlier yellow-belly was a sailor's name for a half-caste (1867) and a Texas term for Mexican soldiers (1842, based on the color of their uniforms). Yellow dog "mongrel" is attested from c.1770; slang sense of "contemptible person" first recorded 1881. Yellow fever attested from 1748, American English (jaundice is a symptom).
yellow (v.)
"to become yellow," Old English geoluwian, from the source of yellow (adj.). Related: Yellowed; yellowing.
Kaynak: http://www.etymonline.com/index.php?term=yellow
[3] http://www.academia.edu/1980851/TURK_YE_TURKCES_NDE_RENK_ADLARI_VE_OZELL_KLER_THE_NAMES_AND_SPECIALITIES_OF_COLOURS_IN_TURKEYS_TURKISH
[4]RENK SİMGECİLİĞİ VE ŞEYH GÂLİB’İN ÜÇ RENGİ : Doç. Dr. Ali YILDIRIM, Fırat Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü. http://turkoloji.cu.edu.tr/ESKI%20TURK%20%20EDEBIYATI/ali_yildirim_renk_simgeciligi.pdf

[5] Fransızca ve Türkçe isimleri içeren Deyimlerin Karşılaştırmalı incelenmesi : http://www.efdergi.hacettepe.edu.tr/200120NAZM%DDYE%20TOP%C7U.pdf
[6] KAVRAM VE ANLAM BOYUTUNDA SARI VE TONLARI ,Yrd. Doç. Dr. Nesrin BAYRAKTAR
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Fen Edebiyat akültesihttp://sbe.erciyes.edu.tr/dergi/sayi_20/16_%20209-218_%20syf.pdf
[7] ANLATıM VE DEYİMLERDE RENKLERİN DİLİ Sadık TÜRKOĞLU,
 http://e-dergi.atauni.edu.tr/index.php/kkefd/article/viewFile/3863/3689
[8] http://imgelersimgeler.blogspot.com/2012/05/sar-rengi-hakknda-her-sey.html
[9] KUR’AN’DA RENKLER : Yrd. Doç. Dr. Abdulmecit Okcu, Atatürk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, sayı: 28, Erzurum, 2007, http://e-dergi.atauni.edu.tr/index.php/ilahiyat/article/viewFile/2839/2738

31 Ara 2012

Zaman


Din ile  mitolojinin daha  birbirinden ayrılmadığı dönemde zamanı ölçen en önemli iki şey güneş ve aydı. Şems ve kamer. Doğumlar ve ölümlerin  de zamanın ölçüsü olarak düşünüldüğü hatta kullanılmaya başladığı dönemde ölülerin gittikleri sanılan  yerlerde ruhlar aleminin  olduğu, gidenlerin neden geri dönmediği  ve doğan çocukların nereden geldiği  de merak edilmeye başlandı.
Zaman kavramı  güneş, ay, yıldızlar  gibi doğumlar ve ölümler gibi merak ediliyordu. Her sabah güneş doğuyor her akşam güneş batıyordu. Mevsimler geçiyor bereketli olduğu kadar kıtlık  günleri de oluyordu. Her gece yıldızlar görünüyor, bazı yıldızlar belirli dönemlerde yer değiştiriyordu. Değişen gök cisimlerini, mevsimleri  izleyerek kayda alma geleneği ortaya çıktığında dinler ve din adamları da ortaya çıktı.
Dinlerin ortaya çıkmasıyla  tanrılar da ortaya çıktı. Güneş, ay, rüzgâr, şimşek, fırtına, kültleri v.b. gibi doğa olayları tanrılarla açıklandı. Her bölgenin koruyucu tanrıları vardı. Binlerce tanrının ortaya çıktığı çok tanrılı dönemlerde tanrıların temsilcisi olduğu söylenen krallar ve  tanrıların buyruklarını ileten  ve yorumlayan  ulu rahiplerin ve de ortaya çıktığı dönemdi.
Ulu rahipler kralların en önemli yardımcısı olarak devlet hiyerarşisinde yerini alıyordu.
Zamanın çocuğu olmak kolay mı? Akıp giden bu nehir nereye doğru akıyor acaba?
İki makale kaleme alan  Ahmet e. Uysal’ın [1] zaman konusundaki incelemelerini ilginç bulduğumu kaynak taramalarımda bana çok yardımcı olduğunu söylemeliyim.
Makalelerde  Hint kültüründe “Kalâ” olarak anılan zaman tanrısından söz ediyordu. Mısır  dininde ise “Thot”  zaman tanrısı olarak algılanıyormuş. Döngüsel zaman ve yatay zamandan da söz ediliyor. Makale esasında zaman algısının edebiyata nasıl yansıdığı konusunda yaklaşımlar getiriyor. Öte yandan edebiyatın mitolojiden mitolojinin de dinden tefrik edilmesinin gerçekleşmediği dönemlerde her üç boyut da birbirinin içinde algılanıyor. Çok tanrılı dinlerden tek tanrılı dinlere geçişte, güneş ve yıldızlar kültünü uzun yıllar sürdüren Mısır ve Babil dinlerinin etkisinin ne kadar olduğunu tahmin etmek zor değil.
Bir diğer çalışmada  ise Prof. Dr. Erman Artun[2] zamanı şöyle açıklıyor:
“Takvimin olmadığı dönemlerde insanlar hayatlarını temel uğraş konularına göre düzenlerlerdi. Bunlar; ekin ekme, bağ bozumu, hasat, koç katımı, baharın gelmesi, tabiatın canlanması vb. gibi olaylardı. (Genç, 1995:15). Ayların, mevsimlerin, yılların düzenli geçişleri bunlara bağlı olarak bitkilerin düzenli olarak yeşermesi ve sararması, törenleri belirli bir takvime bağlamıştır. Bir yıl içerisinde doğadaki değişiklikler toplumların hayatını her zaman etkilemiş ve bu değişiklikler tarih boyunca bütün halklar tarafından çeşitli tören, ayin ve bayramlarla kutlanmıştır. (Pirverdioğlu, 2002:44). Hayvancılıkla, tarımla uğraşan topluluklar için kışın bitip baharın gelmesi yapısal, işlevsel ve yeniden dirilişin sembolleşen başlangıcıdır.”
Gün batımı, gün doğumu, dolunay, hilâl  gibi somut kavramların ötesine geçen soyut zaman kavramının  tarihsel süreç içerisinde çok farklı şekilde anlamlandırıldığını biliyoruz.
Pers İran kültlerinde Zerdüştilik ile bağlantılı olarak on iki bin yıllık bir zaman döngüsünden söz eden kutsal kitap Avesta, kötülüğün hakim olduğu bin yılların sonunda on iki bin yıllık döngünün sonunda kötülüğün yenilerek yeni bir döngüye başladığından söz edilmektedir. Nitekim bu iyi ve kötünün mücadelesi üzerine kurulu olan Mecusilik dininin tek tanrılı dinlerin her üçü ile de  kültürel olarak bir etkileşim içinde olduğu bilinmektedir.
Ahura Mazda ve Ehrimen arasındaki mücadelede  Sasioh ahir zamanda beklenen kurtarıcılardan birisidir. Tanrı Ahura Mazda, onu kendine elçi olarak kıyametten önce gönderecektir. O insanlığı dine döndürecektir.[3] Brahman Warjavandi de Hint kültüründeki kurtarıcı olarak bilinmektedir. Mesih inancının başlangıcının Hindu geleneklerinden senkretizme uğratılarak Zerdüştiliğe oradan Yahudi mesih inancına geçtiği ileri sürülmektedir.
“Yahudiler, beklenen mesihin Hz. Davud’un soyundan gelen bir kral olduğunu savunarak mesihi beklemektedirler. Bu konuda Eski Ahit’te geniş bilgi verilmektedir. Yahudi kutsal kaynaklarından anlaşıldığına göre, gelecek kurtarıcı Mesih, normal yeryüzü kralları gibi hüküm sürmeyecektir. Allah’ın dostu ve sözcüsü gibi hareket edecektir. Kötülükleri silahla değil barışçıl yollardan, hatta ağzının kuvveti ile izale edecektir, gücünü gerçek dinden kaynaklanan adalet ve imandan alacaktır. Onun gayretleri sonucunda yeryüzü içinde şiddet ve tahribat olmayan bir Cennet’e dönüşecektir. Araştırmacılar, Yahudilikteki kurtarıcı Mesih inancının, iki asır hakimiyeti altında kaldıkları İranlıların dini tefekkür ve telakkilerinden etkilendiğini belirtmektedir.”(3: Güneş,)
Hıristiyanlıktaki İsa Mesih  inancının da aynı kökten geldiği fakat bazı değişikliklerle dinin şartlarına uyarlandığı üzerinde durulmaktadır..
“Hıristiyan kutsal kaynaklarına göre bu şahsiyet mucize olarak doğa üstü yolla, yani babasız olarak bir anadan dünyaya gelmiş, çarmıha gerilip öldürülmüş, yine mucize olarak üç gün sonra dirilmiş, göğe Rabbin yanına çıkmış ve insanlığı kurtarmak için tekrar gelecektir. İslam literatüründe “Nüzulü İsa “olarak kullanılan tabir Hıristiyan literatüründe ”İsa’nın ikinci gelişi” olarak kullanılmaktadır. ”İkinci Geliş Beklentisi” Hıristiyanlar arasında kuvvetli bir inanç halinde süregelmiş ve bir iman esası olarak Hıristiyan dininde yer etmiştir. Hz..İsa’nın ikinci gelişine inanmayan bir Hıristiyan’ın imanı batıldır. Zira Hıristiyan inancı bunun üzerine kurulmuştur. Kaynaklar bu inancın kesinliğini açıkça ifade etmelerine karşın , geleceğin nasıl olacağı konusundaki kapalılık sebebiyle farklı yorumlar yapılmıştır.” (Güneş)
İslamiyet de Mesih inancı Şia fırkasında on ikinci İmam inancında ortaya çıkmıştır. Bu varsayıma göre tüm dinlerdeki kurtarıcı  ahir zamanda ortaya çıkacak kötüleri cezalandırıp cehenneme gönderecek iyiler ise cennetle mükafatlandırılacak ve o vakit ebedi hayat başlayacaktır.
Görüldüğü gibi inanç bağlamında zaman ebediyet kavramıyla bağlantılıdır. Zamanı bir düşman gibi gösteren kültürler olduğu gibi dost gibi gösterenler de vardır. Zamanı kendi anlayışına göre kurgulayan  kutsal kitapları bir yana bırakıp edebiyata da bakmakta fayda var.
İrlandalı şair Yeats’ın şiirleri  zamanla yoğurulmuş- gibidir. Aşağıda bir bölümünün tercümesini aldığımız  şiiri belirgin örneklerden. 1865-1939 yılları arasında yaşayan şairin moderniteye bakış açısı ilgi çekicidir. 1926 yılında Nobel edebiyat ödülünü alan şairin zaman ve insan kurgusunu işlediği şiirleri günümüzde hala başyapıt olarak değerlendirilmektedir.  


Sailing To Byzantium / Bizans'a Yolculuk
“Siz ey Tanrı’nın kutsal ateşinde duran bilgeler
Bir duvardaki altın mozaikte dururcasına,
Çıkın kutsal ateşten, oluşturun bir çember
Ve dönüşün ruhumun şarkı hocasına.
Yakın, iliştirildiği, ölmekte olan hayvandan bihaber
Ve şehvetle hasta şu kalbimi çevirin bir ateş parçasına;
Ve beni yeniden cem edin
Sanatında ebediyetin.”
William Butler YEATS'den çeviren Osman Tuğlu

Diğer bir örnek ise T.S. Eliot ‘un şiirleridir. Amerikan asıllı şairin modern şiirin temsilcilerinden olduğu söylenir. Zamanın akışını derinlemesine bir örgü gibi şiirlerine yerleştiren T.S. Eliot 1888-1965 yılları arasında yaşadı. 1949 yılında Nobel edebiyat ödülünü alan şairin en önemli şiirlerinden birinden bir bölümünü alıntı yapıyoruz.
“Hepsini biliyordum ben zaten, hepsini—
Biliyordum akşamları, sabahları ve öğleden sonraları,
Ölçtüm kahve kaşıklarıyla ömrümün;
Biliyorum düşen bir ölümle ölen sesleri
Daha uzak bir odadaki müziğin altında.
Yani nasıl farz etmeliyim?”
                                  T. S. Eliot: The Love Song of J. Alfred Prufrock (1919) Çeviren: Vehbi Taşar

Şairin en önemli eserlerinden biri olan “The Waste land” Türkçeye “Çorak Ülke” olarak çevrildi.
Bu uzun şiirin  ana teması da zaman ve zamanın etkileri üzerine duygular olarak özetlenebilir. Şiirin çevirisinden kısa  bir alıntı yapalım:

“En zalim aydır Nisan, çıkartır
Leylakları ölü topraktan, karar
Bellekle arzuyu, karıştırır
Kasvetli kökleri bahar yağmuruyla.
Sıcak tuttu bizi kış, örterek
Yeryüzünü unutkan karla, besleyerek
Kurumuş yumrularla bir parça hayatı.
Şaşırttı bizi yaz, Starnbergersee dolaylarında
Bir kırkikindi yağmuruyla; sığındık sıra kemerlere,
Ve çıktık gün ışığına, Hofgarten’e doğru,
Ve kahve içtik, ve konuştuk bir saat kadar.
Bin gar keine Russin, stamm' aus Litauen, echt deutsch. (3)
Ve çocukken, arşidüklerde kalmıştık,
Kuzenim, bir kızakla gezdirmişti beni,
Ve korkmuştum. Dedi ki, Marie,
Marie, sıkı tutun. Ve kaymıştık yamaç aşağı.
Dağlarda, özgür hisseder insan kendini.
Gecenin çoğunu okuyarak geçiririm, güneye giderim kışları.” 
Çorak Ülke (T.S. Eliot) Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Şairlerin  zamanla  kurduğu ilişki yansır hep mısralarına. Hint, Pers, Sumer, Mısır,Grek uygarlıkları şairlerin zamanla yaptıkları yolculuğu taşır bizlere. Homeros’un iki temel eseri İlyada ve Odiseus, İskandinavyanın Edda şiirleri, Gılgamış destanı, Firdevsi’nin Şahnamesi çok önemli zaman dilimlerini taşır bize.
Şehname İran kültürünün en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilir. Dihkan soyundan gelen Firdevsi’nin 329/394 yılları arasında yaşadığı söylenmektedir. Tarih bilgisinin öne çıktığı beyitlerden birini örnek olarak aşağıya alalım:
Efrâsiyâb’la Nevser, ta güneş doğuncaya kadar bütün gece savaştılar.
Savaş sırasında cesur kahramanların ayaklarından kalkan tozlarla , dünya karardı ve nihayet, Nevser tutsak oldu.
Nevser’le yanındaki iki bin beş yüz ünlü kahraman o kadar güç bir duruma düşmüşlerdi ki, yer yüzünde onlar için kaçacak hiçbir yer kalmamış gibiydi.”
Şehname, Firdevsi: Prof. Dr.Necati Nugal çevirisi. (I. Cilt sayfa 389)

Uzak doğu ve Hint zaman anlayışına benzeyen dairesel zaman kavramının şiirlerde yaygın bir biçimde kullanıldığı görülmektedir. Arap Pers ve Türk şiirinde yaygın bir biçimde görülen zaman mekân ilişkisi giderek tasavvuf şiirinde felsefi boyutlar kazanır.
Ahmet Haşim, Yahya Kemal Beyatlı gibi şairlerin yanı sıra Ahmet Hamdi Tanpınar da zamanla oynayan edebiyatçılar olarak çıkarlar karşımıza.
Yahya Kemal’in şiirlerinde zamanın her rengini yakalamak mümkündür. Bunların arasında “Sessiz Gemi” özellikle dikkat çekicidir. Bu şiiri aşağıda alıntı olarak vermekte büyük bir fayda görüyorum:

Sessiz Gemi
“Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.

Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.

Biçare gönüller. Ne giden son gemidir bu.
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu.

Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;
Bilmez ki, giden sevgililer dönmeyecekler.

Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden.
Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden”
Yahya Kemal Beyatlı

Zaman her şeyden önce kendinden var olan bir kavram olarak çıkar karşımıza. Zamanın her şeye karşın var olduğunu ve varlığının yadsınamayacağını söylemek mümkündür. Dairesel ya da doğrusal olarak da olsa günlük yaşamda zaman kavramı belirleyici bir rol oynar. Mekanın değişmesiyle zaman da değişebilir.
Edebiyat ve tarih zamanın bir başka boyutunu da ortaya çıkarır. Kurgulanan zaman. Bir edebiyatçı zamanı dilediği gibi kurgulayabilir. Bir hikayeyi anlatırken, şiiri yazarken kendi kurguladığı zaman kipini kullanır. Tarih yazan da bir ölçüde bunu yapar. Belgelerin yetersiz kaldığı yerde tarihi kurgular. Tarihi yazanlar ise savaşları kazananlardır, iktidarı ellerinde tutanlardır.
Zaman varsa onu algılayan insan da vardır.




[1] Dr. Ahmet E. Uysal, Bazı eski Edebiyatlarda Zaman Telâkkileri,
  Doç. Dr. Ahmet E. Uysal, edebiyat açısından doğu ve batı mistisizminde zaman düşüncesi,
[2] TÜRK HALK KÜLTÜRÜNDE HIDRELLEZ: Prof. Dr. Erman ARTUN,
[3] Doç. Dr. Abdülbaki Güneş, MESİH MEHDİ MÜCEDDİD

22 Ara 2012

Chimaera Kehanetleri



Maya kehanetleri adı altında büyük bir “Hoax” yaratıldı.

 Nasıl bu kadar etkili olabildi diye düşünürken akıma kendini kaptıran insanların yeni bir dünya düzeninden , kromozon değişimlerinden ve algı değişimlerinden söz ettiklerini duymaya başladık.

Bu hoax acaba kimler tarafından ne amaçla yaratıldı ?

Büyük bir olasılıkla medyanın gizli unsurları  tarafından.

Hangi medya diye soracak olursak.

Sosyal medyanın çok büyük bir payı var  diyebiliriz. Diğer medya organlarının bunda bir rolü olmuşmudur? Belki yaratma aşamasında değil de yaygınlaştırma aşamasında yoğun bir çaba gösteren TV kanalları olduğu biliniyor. Özellikle de mistik konulara eğilimli programcıların etkisi olduğu su götürmez.

Geriye “New Age” akımlarının kanalları kalıyor.

Bu şehir efsanesinin ekonomik bir boyutu var mıdır?

Mutlaka ekonomik bir boyutu vardır. Bu hoax’ın ne kadar kar getirdiği aslında bir film yapımı gibi de düşünülebilir. Hesabı yaparken gazetelerde sütun santim, TV kanallarında da saniye olarak hesap edilirse muazzam bir rakamın ortaya çıkacağı tahmin edilebilir.

Yaklaşık on on beş yıldır Foton kuşağı, Marduk ve Maya takvimi bağlantısı zaten kitaplar üzerinden oldukça geniş kitlelere ulaşmış durumda.

Türkiye’de Şirince köyünün neden bu bağlamda ortaya çıktığı da ayrı bir muamma. Şirince köyü zaten bazı New Age gruplarının mistik yöreler haritasında işaretlenmişti. Yoga, enerji, meditasyon grupları burada “Aşram” larını kurmakta gecikmediler.

Şimdi işte bugün sen de değişik bir gün geçirmek istedin. Bugün kıyamet kopacak olsa ne yapmak isterdin? Nereye gitmek isterdin? sorusunun cevabını aramak kolay değil.
Senin için Antalya Chimaera yani Yanartaş bölgesi senin için 21 Aralık’ta kesinlikle ziyaret edilmesi gereken bir yerdi.

Çıralı sahili ve Olimpos dağı zaten yeterince mistik bir bölge olarak hafızanda yer işgal ediyor. Orada denizin sahile vuran dalgalarının hareketinin ruhunu dinlendirdiğini biliyorsun.

Üstüne üstlük hava sıcaklığının da 17 derece olacağı tahmini var. 

Denize girmek için ideal bir yer ideal bir zaman.

Saat 13:11 ‘de kış dönencesine giriliyor.

Sen de o saatte denize giriyorsun.

Yeni yıl kutlaması işte.

Senin için ışık önemli.

Yaz ve kışı birbirinden ayıran esasında soğuk veya sıcak değil senin için.
Işık önemli.
Günlerin uzamaya başlayacağı an da senin için yılbaşı sayılır.

21 Aralık yılbaşı olarak değerlendirilebilir.

 O vakit bunu nasıl kutlamayı düşünüyorsun?

Poseidon'la selamlaşarak tabii..






Konuyla ilgili internet kaynakları: 


Türkçe yayın yapan medya organlarında kayda değer bir analiz bulunmaması şaşırtıcı değil. Her konuda olduğu gibi bu konuyu da ciddiye almayan Türk medyası işin yaşamsal boyutunu ıskalamış görünüyor. İngilizce yayın yapan medyanın konuya yaklaşımının ne kadar farklı olduğu aşağıdaki linklerden görülebilir. 





Öyle de yapıyorsun.

10 Ara 2012

NEŞEYE ŞARKI AN DIE FREUDE

Dokuzuncu senfoniyi büyük bir senfoni orkestrasından dinlerken müziği canlı olarak yaşamanın ne demek olduğunu bir kez daha anladım. Elektronikleşen dünyamızda "stero" kavramının aslında konser salonundaki akustikle bağlantılı olduğunu görmek de önemliydi. İtalyan şefin her hücresinin hareketine bağlı olarak enstrümanlarından büyülü notaları döken sanatçıların seslendirdiği Ludvig Van Beethoven'in dokuzuncu senfonisi 1824 yılında tamamlanıyor. 1785 yılında Fredrick Shiller'in yazdığı şiiri "An die Freude" yi bestelemeyi amaçlıyor.

Sözleri tüm insanlığın ortak değerlerine gönderme yapan şiirin değeri günümüzde daha iyi anlaşılıyor olmalı ki AB kendine marş  olarak seçiyor.




Neşe, güzel kıvılcımı tanrıların,
Elisium’un kızı,
Giriyoruz ateş-sarhoşu,
Kutsal tapınağına Tanrıça!

Freude, schöner Goetterfunken,
Tochter aus Elysium,
Wir betreten feuertrunken,
Himmlische, dein Heiligtum.

Birleştirir tılsımın yeniden
Ayırdıklarını törenin kılıcının;
Kardeş olur dilenci prense,
Uzandığı yerde yumuşak kanadının.

Deine Zauber binden wieder
Was der Mode Schwert geteilt
Bettler werden Fuerstenbrueder
Wo dein sanfter Fluegel weilt.

Kucaklaşın, milyonlar!
Alın bu öpücüğünü bütün dünyanın!
Yıldızlı göklerin ötesinde, kardeşler,
Seven bir baba yaşıyor olmalı.

Seid umschlungen, Millionen!
Diesen Kuss der ganzen Welt!
Brüder — über'm Sternenzelt
Muss ein lieber Vater wohnen.

Kim yakalamışsa o büyük talihi,
Başarmışsa bir dosta dost olmayı,
Kim kazanmışsa soylu bir kadını,
Katsın sevincimize sevincini.

Wem der große Wurf gelungen,
Eines Freundes Freund zu sein,
Wer ein holdes Weib errungen,
Mische seinen Jubel ein!

Evet, — kim tek bir ruha bile olsa,
Benimdir demişse bu dünyada!
Ama kim yapamamışsa bunu,
Terketsin ağlayarak bu topluluğu.

Ja — wer auch nur eine Seele
Sein nennt auf dem Erdenrund!
Und wer's nie gekonnt, der stehle
Weinend sich aus diesem Bund.

Neşe içer tüm varlıklar,
Göğsünde Doğanın;
Tüm iyiler, tüm kötüler
İzler gül döşeli yolunu onun.

Freude trinken alle Wesen
An den Brüsten der Natur;
Alle Guten, alle Bösen
Folgen ihrer Rosenspur.

Bize öpücükler verdi, ve şarap,
Ve ölümle sınanmış bir dost;
Giderek esrime verildi kurta bile,
Ve durur melek Tanrının önünde.

Küsse gab sie uns und Reben,
Einen Freund, geprüft im Tod;
Wollust ward dem Wurm gegeben,
Und der Cherub steht vor Gott.

Önünde eğilir misiniz, milyonlar?
Yaratıcıyı duyumsar mısın, dünya?
Yıldızlı göklerin ötesinde ara onu.
Yıldızların ötesinde yaşıyor olmalı.

Ihr stuerzt nieder, Millionen?
Ahndest du den Schöpfer, Welt?
Such ihn ueberm Sternenzelt.
Über Sternen muss er wohnen.

Kucaklaşın, milyonlar!
Alın bu öpücüğünü bütün dünyanın!
Yıldızlı göklerin ötesinde, kardeşler,
Seven bir baba yaşıyor olmalı.

Seid umschlungen, Millionen!
Diesen Kuss der ganzen Welt!
Brüder — über'm Sternenzelt
Muss ein lieber Vater wohnen.

Önünde eğilir misiniz, milyonlar?
Yaratıcıyı duyumsar mısın, dünya?
Yıldızlı göklerin ötesinde ara onu.
Yıldızların ötesinde yaşıyor olmalı.

Ihr stuerzt nieder, Millionen?
Ahndest du den Schöpfer, Welt?
Such ihn ueberm Sternenzelt.
Über Sternen muss er wohnen.

Kucaklaşın, milyonlar!
Alın bu öpücüğünü bütün dünyanın!
Yıldızlı göklerin ötesinde, kardeşler,
Seven bir baba yaşıyor olmalı.

Seid umschlungen, Millionen!
Diesen Kuss der ganzen Welt!
Brüder — über'm Sternenzelt
Muss ein lieber Vater wohnen.

Friedrich Schiller

Schiller / An Die Freude / Neşeye Şarkı

Kaynak:

 http://www.supermeydan.net/forum310/thread85539.html#ixzz2EgQPelbu

8 Ara 2012

21 Aralık v Foton Kuşağı



Bir efsane nasıl yaratılırsa aynen öyle oldu.
Kulaktan kulağa yayılan, medyanın da saf tuttuğu bir esinti.
Kıyamet
Maya takviminin son günü.
Dünyanın sonu .
Senaryo da hazırlandı.
Marduk adlı gizli gezegen sinsice dünyaya yaklaşıp çarpacak ve tüm insanlığı yok edecek.
Yine aynı senaryonun farklı versiyonlarında Marduk’un bir önceki ziyaretinden söz edilir. Marduk gezegeninin çok zeki ve çok üstün medeniyete sahip canlıları,  önceki ziyaretlerinden birinde iki yüz bin yıl önce insanın ilk türü olan  hominidae lerin beyin kromozomlarıyla oynayarak bir mütasyon gerçekleştirmişler.
Bu mütasyona göre insan beyni bir sıçrama yaparak büyük bir aşama kaydetmiş ve bugünkü zeka seviyesine ulaşmıştır.
Marduk gezegeninde yaşayanlar dünyayı bir laboratuar olarak kullanmışlar. İşte şimdi de artık bu deneyin olumlu sonuç vermediğini görüp dünyayı ve insanları yok etmeye karar vermişler.
Bu yok ediş ise 21 Aralık 2012 tarihinde gerçekleşecekmiş.
Senaryo bu.
Tanrıların arabaları adlı kitabıyla (1968, Erinnerungen an die Zukunft, Chariots of the Gods)İsviçreli Erich Von Daineken, yetmişli yıllarda  çok geniş bir okuyucu kitlesine ulaştı, neredeyse bir kült oldu.
İleri sürdüğü kurama en büyük kanıt olarak Mısır piramidlerini ve Maya uygarlığını gösteriyordu.
Bu akım bir yerde Atlantis efsanesiyle de bağdaştırıldı.
Sonuç itibariyle yeni kült insanların uzaylılar tarafından mütasyona uğratılarak geliştirilen varlıklar oldukları tezi üzerine yüzlerce senaryo geliştirildi.
Her kitap milyonlarca okuyucu buldu.
Şimdi yeni efsane Foton Kuşağı yine aynı kökten gelen varsayımlara dayanıyor.
Uzaydan gelen farklı türdeki ışık enerjisi (Foton) insanlar üzerinde ikinci mütasyonu gerçekleştirmek üzere  21 Aralık 2012 tarihini seçiyordu.
Gezegenler bir hizaya dizilerek gerçekleşecek olan bu foton kuşağı dizilişi sonrasında insanların kromozon yapısında değişiklik olacak ve insanlar bir üst seviyeye ulaşacaklar teorisi oldukça büyük bir taraftar kitlesi buldu.
Determinist (İnsan davranışla­rı ve eylemleri değişmez ilkelere veya yasalara bağlı olduğu gibi aynı zamanda zorunludur. Öyleyse insan özgürlüğünden, insanın özgür iradesinden ve özgür seçiminden de sözedilemez.) düşünce yapısının günümüzde ulaştığı nokta bu kuramlarla sınırlı değildir.
New Age akımları hız kesmeden yeni keşifler yapmaktadır. Bir araştırmacı konuyu şöyle açıklıyor:
“Ekinoks ve gündönümlerinde Burçlar kuşağında her 2150 yılda bir gerileme oluyor. Bu 2150 yıllık dönemelerin her birine çağ deniyor.  Bu gerilemenin tüm Burçlar kuşağınında gerçekleşmesi ise 2150 *12 =25.765 yıl. Maya’lara göre 2012′de(Zeitgeist 2150 diyor) yeni Kova burcu çağına giriyoruz.  Maya’lara göre 2012′de aynı zamanda yaklaşık 26 bin yıllık bir döngü de tamamlanıyor.  Güneş,Galaktik merkez ve Dünya tek bir çizgi üzerinde diziliyor.”
Bir diğer araştırmacı ise foton kuşağı inancını şöyle özetliyor:
“Yüksek enerjili fotonlardan oluşan büyük bir kuşak. 2012 yılında güneş sistemimiz tüm gezegenleri ile birlikte bu kuşağa girdiğinde dünyamızın ozon deliği onarılacak ve tüm yaşam 3. boyuttan 5. boyuta geçecek. İnsanların 2 sarmallı DNA’ları ikişerli olarak biraraya gelip 12 sarmallı bir DNA’ya sahip olacaklar. Bu olay sırasında tüm insanların chakra’ları açılacak ve duyuları ve algılamaları artacak. Herkes birbirinin düşüncesini okuyabilecek. Bu ilk önce kısa süren bir kaosa neden olacak fakat daha sonra herkes bir düşünce birliği halinde bir araya gelerek, önyargının, yalanın ve kötü düşüncelerin olmadığı bir ortama geçilecek. İnsanlar birbirinin auralarını görebilecekler. 12 sarmallı DNA’ya geçiş sonrası insanlarda hiçbir hastalık kalmayacak, hasta olanlar kendilerini ve birbirlerini iyileştirebilecekler. İnsanlar ölümsüz olacaklar. Ölüm olayı ise fiziksel dünya’da kalmaktan vazgeçip başka bir boyuta geçmeye karar verme şeklinde olacak. Yani, dünya’da geri kalanlar (kalmayı seçenler) ölmeye (başka boyut gitmeye) karar verenlerin ortadan bir anda kaybolduğunu görecekler. Fiziksel dünyamızda kalmayı seçen insanların ışık bedenleri olacak ve bu cennete benzeyen ışıklı dünyada çok güzel vakit geçirecekler. Fiziksel olarak 2000 yıl sürecek olan bu olay sonrasında foton kuşağı güneş sistemimizi terkedecek.”
Virginia Essene’nin “Galaktik İnsan” adlı kitabı da bu konuda oldukça derinlemesine analizler sunuyor.
  • İnananlar cephesi : deterministlerden oluşan newage müridlerinden oluşuyor. Galaktik insan analizine inanıyorlar.
  • İnanmayanlar cephesi: Bilimsel verilerin ışığında ortaya konan kuramların asılsız ve mesnetsiz olduğunu düşünüyorlar.
Gelinen noktada bir “inanç “sorunuyla karşı karşıya kalıyoruz.
İnananlar ve inanmayanlar ikilemi bir kez daha doğmuş durumda.
Dekadansın giderek hakim olduğu günümüzde artık umudunu yitirmiş olan insanların çok kolay bir biçimde sempati duydukları “foton kuşağı” varsayımı bir ölçüde kıyamet senaryosu Marduk’dan ayrılıyor.
Mardukçular “batsın bu dünya” yaklaşımlarına kanıt bulurken, kişisel yetersizliklerinin tüm insanların kaderi olduğuna inanan “foton Kuşağı” kuramcıları da sihirli bir ışıkla yetersizliklerinden kurtulacaklarına inanıyorlar.
Bilimsel kurumlar ve İnanç kurumları da resmi açıklamalar yapma ihtiyacı hissediyorlar.
Nasa 21 Aralık için özel bir video filmi hazırlarken , TC. Diyanet İşleri Başkanlığı bir bildiri yayınlamakta tereddüt etmiyor.
Nihayetinde herkes dilediğine inanmakta özgür.
Bakalım 22 Aralıkta neler söylenecek….

4 Ara 2012

Elveda Çamlıca








Elimdeki üç yüz sayfalık kitabın kapağına bakıyorum.

Geçen yıl dostum Ersin Alok hediye etmişti.

Çamlıca konusu da kuş gözlemciliği ve göçmen kuşlar sohbetimiz sırasında gündeme gelmişti.
“ Çamlıca: İstanbul’da Kalan Yaban Yaşamın Son Bahçesi”   Dr. Ali R. Bilginer ve Ersin Alok’un ortak çalışması.
Bir Çamlıca yaban yaşam belgeseli.

2009 yılında yayınlanan kitap Çamlıca’nın doğal yaşamını fotoğraflarla anlatmayı ve belgelemeyi amaçlıyor. Kitabın önsözünde  iki binin üzerinde bitki çeşitliliğiyle dünya sıralamasında çok müstesna bir yere sahip olan İstanbul’un Ömerli Havzası’ndan sonra ikinci öneme sahip yaban yaşam alanı olduğunu belirtilmektedir.
Yirmi beş yıl çalışarak kitabı hazırlayan Dr. Ali. R.  Bilginer’in tüm fotoğrafları da bizzat çektiğini belirtelim. Tıp alanında faaliyet gösteren bir doktorun doğaya ilgi duyarak böylesine kapsamlı bir çalışma hazırlaması da ayrıca vurgulanması gereken  bir yön. Prof. Dr. Tuna Ekim yazdığı önsözde “doktorum” diye hitap ettiği Bilginer’in nasıl yıllar boyunca boş vakitlerinde bitki resimleri çekip biriktirdiğini anlatıyor.

Ersin Alok da önsözünde kitaba “Çamlıcanın Gizemleri” adını vermek istediğini söylüyor. Alok 2500’den fazla bitki çeşitliliği barındıran bölgenin korunmasının insanlık görevi olduğunu söylüyor. Kitabın ilerleyen bölümlerinde fotoğraflarıyla bitki türleri, mantar türleri, hayvanlar inceleniyor.

Bu kadar zengin bir çeşitliliğe her halde başka bir yerde rastlamak mümkün değildir. Ayrıca Çamlıca’da başka bölgelerden gelen bitkilerin de bulunduğu göze çarpıyor. İlkbahar ve sonbahar aylarında yoğun bir göç yaşayan kuşların ayaklarıyla ve gagalarıyla Güneyden ve Kuzeyden tohumlarını taşıdıkları yeni türlere de rastlamak mümkün. Çamlıca tepesi son günlerde bir cami projesiyle yeniden gündeme geldi.

Cami ya da başka bir beton yapı hiç fark etmez. Bu bölgedeki ekolojik yaşamı olumsuz yönde değiştirecektir.
Oysa Çamlıca tepesinin doğal koruma alanı olarak ilan edilmesi gerekir. Bunun gerçekleşmesi için yeterli kamuoyu oluşmuş değil. Bu bilincin oluşması için daha çok yolumuz var. Bugün İstanbul’un en önemli doğal havzalarına yönelik yapılaşma canlı hayatı ciddi derecede tehdit etmektedir.



Çamlıca Cami projesi, Taksim Meydanı Projesi, Yeni Havaalanı Projesi, Ömerli Havzası Projeleri , Ağaoğlu Projeleri, vb. büyük ölçüde İstanbul’un yirmi milyona yaklaşan nüfusunun ihtiyaçları için oluşturulmuş olsa da yaban hayatın ortadan yok olacağı büyük riskleri de ihtiva etmektedir.

Doğayı ve yaban hayatı korumak bir insanlık görevidir.

Yapılması gereken STK’lerin bu bölgeri  doğal koruma alanları olarak ilan ettirip yapılaşmayı durdurmaktan ibarettir.

Değer biçilmesi mümkün olmayan bu doğal  hazinelerin yerel idarelerin ve siyasi rant peşinde koşanların elinde talan edilmesine izin veriliyor olması, medyanın ve STK'larının sesini çıkartmamaları da çok acı bir gerçek olarak önümüzde duruyor.

Değerler sıralamasında doğa artık yok galiba.

Bu da bizim önce Çamlıca'ya sonra da diğer doğal hazinelere veda etmemize neden olacakmış gibi görünüyor.



Hakkâri İzlenimleri (1)

Yedi günlük Rize Çamlıhemşin Yaylaları ve beş günlük Hakkâri gezisinden döndükten sonra bir kaç gün şaşkınlığımı üzerimden atamadım. Hem Ka...