28 Eki 2009

“Res Publica” ya da “Cumhuriyet”...

İlk anımsadığım cumhuriyet bayramı, babamın görevli olarak annemle birlikte katıldıkları “resm-i geçit “ adı verilen törendi. Beş ya da altı yaşında olmalıydım .Ankara Hipodromunun şeref ve kapalı tribünleri yüksek derecedeki devlet görevlileri ve ailelerine ayrılmışken , geçit alanı verilen yolun öbür yanında “halk” için kurulan basamaklı boru sistemiyle oluşturulan portatif tribünler vardı. Halk tribünleri cıvıl cıvıl görünüyordu gözüme ;,seyyar satıcıların cirit attığı bölgede çocuklar ellerinde envayi çeşit yiyecek ve oyuncaklarla koşuşturup dururken bu yanda simsiyah elbiseler içinde kolonya kokan adamların ve kırmızı rujlu parfüm kokan iri bayanların arasında sandalyenizde mum gibi oturmak zorundaydınız. Askerler uygun adımlarla geçerdi,bitmek tükenmek bilmeyen birlikler, birbiri ardından geçer dururdu. Ön sıradaki “porokol” ayakta geçenleri selamlardı.Her birliğin kendi bandosu olurdu. Önce bando muazzam bir tempoyla yerini alır ,sonra birlikler geçer ,en son bando alanı terk ederek yerini bir sonraki birliğe bırakırdı. Törenin en heyecanlı anı , Harp Okulları bandosunun yerini alıp ,harp okulu öğrencilerinin geçişinin başlaması idi. Harp okulları öğrencileri ayaklarını zemine o kadar sert vururdu ki ayak sesi trinünlerin her yerinde yankılanırdı.Onlar geçerken kadınlar hüngür hüngür ağlar,erkeklerin de gözlerinde yaş olurdu.Sonra zırhlı birliklerin geçişi başlar, en son da havada duman bırakarak geçen jetlerle tören noktalanırdı.

Ertesi yıl bu törenlere katıldığımda üzerimden çekingenliği atarak benim gibi aynı ortamı paylaşan yaşdaşlarımla korkumu yenip tören sırasında etrafı gezmeyi,oyalanacak bir şeyler aramayı akıl edebildim.Orada öylesine rahat koltuklarda kımıldamadan oturuyorsunuz.Ayaklarınız yere bile değmiyor.Bir süre sonra koltuğun kenarları bacaklarınızın alt bölümünü uyuşturuyor.Kalkıp şöyle bir dolaşmak istiyorsunuz. Korkuyorsunuz.Bakışlar ve o ortam sizi korkutuyor.Neden korktuğunuzu bile bilmiyorsunuz.Azarlanmak,cezalanmak ya da daha ağır bir şey .Etrafınızda hep azarlanan insanları görüyorsunuz. Daha az yüksek olan memur daha yüksek olan memurdan şiddetli bir azar işitiyor.Azarlama zinciri rütbeye göre uzayıp gidiyor.Yapılacak en doğru şey. Hiç kımıldamadan bir put gibi durmak ve söyleneni harfiyle yerine getirmek. O zaman azarlanmıyor ama ödüllendirilmiyorsunuz da .Öğle yemeğini hazırlayan garsonları sürekli azarlayan sert bakışlı ve iri yarı adamdan herkes korkuyor. Garsonlar bize gizlice bir parça sosis, kanepe,elma gibi yiyecekler veriyorlar.Kötü bakışlı adam bundan hiç hoşlanmıyor.

“Bana bakın koşuşturmayın buralarda.Hadi bakalım yallah...”

Çaresiz oradan uzaklaşıyoruz. Yapacak hiç bir şey yok .Sıkıntıdan patlamak üzereyiz. Üzerimizdeki alışık olmadığımız giysiler,yeni ayakkabıların da bunda payı yok değil. Daha eğlenceli olacağını düşündüğümüz şeyi yapmaya karar veriyoruz. Karşı tarafa , halk tribünlerine yapacağımız bir ziyaret bizim can sıkıntımızın tedavisi olacaktı. Sabah saaat dokuzda başlayan tören öğleden sonra saat üçe kadar sürüyordu. Arada öğle yemeği de vardı. Envai çeşit yiyeceğin yerleştirildiği uzun masaların süslenmesini seyretmek, kaçamak tadına bakma oyunu oynamak kötü bakışlı adamın bizi azarlayıp yeniden kovalamasına da katlanmak gerekiyordu. Bu da bir tür oyun sayılabilirdi aslında.

Sanıyorum katıldığım üçüncü törende halk tribünlerini ziyaret edebilme cesaretini gösterebildim. Rahatlıkla bu arada gidip o tribünleri dolaşıp gelebilirdim. Yaklaşık altı yedi saat askeri birliklerin ve devlet kuruluşlarının resmi geçidi sürüyordu. Öğle yemeğine kadar dünya kadar vaktimiz vardı. Benim gibi iki dirhem bir çekirdek giyinmiş yaşıtım bir çocukla birlikte kararlı bir şekilde yerlerimizden ayrıldık,merdivenlerden inerek geçit alanının kenarına geldik. Başlangıç noktasına kadar yürüyüp oradan karşıya geçecektik. Öyle de yaptık. Karşı tarafa geçer geçmez farklı bir dünyaya geçtiğimi fark ettim. Sesler,kokular bakışlar ve davranışlar tamamiyle hiç tanımadığım bir dünyaya aitti. Şaşkınlıkla tribünlere doğru yürüdük.Yaşıtlarımız bizi yadırgayan bakışlarla süzerken, tribünlerin arka tarafına geçtik. Orada balonlara tüfek atma,tahta topla labut devirme,tavşanlara fal çektirme,balyozla vurup güç gösterme gibi lunapark eğlencelerinin yanı sıra macun,kağıt helva,pamuk helva ,sucuk ekmek,çiğ köfte,köfte ekmek,pilav,burma tatlı, revani,kestane,ciğer ekmek,salatalık,turşu,ayva,elma,muz gibi yiyecekleri satan bir seyyar satıcılar ordusu bağıra çağıra müşteri çekmeye çalışıyorlardı. Birden fark ettim ki cebimde iki yüz elli kuruşum var ,diğer çocuklarda da dört beş r lira ya çıkar ya da çıkmazdı. Para işini unutmuştuk. Cebimizdeki parayla burada çok şey yapmamız mümkün değildi. Yine de hiç yoktan iyiydi. Dikkatli harcarsak ve açgözlülük etmezsek bu gözümüzün önünden gelip geçen bu karnavaldan ve ziyafetten biz de az da olsa faydalanabilecektik.

Halk tribünleri uzayıp gidiyor. Biz de tribünler boyunca ağır ağır yürüyoruz. Bir çörek alıp üç kişi paylaşıyoruz. Taş gibi bir şey .Dişlerimi acıtıyor. O sırada bando değişiyor. Sonra bir burma tatlı .Keskin bir tadı var.Genzimi yakıyor. Alkışlar ,alkışlar. Yeniden bando değişiyor. Rap rap rap....Asfalt zemine vurulan ayakların çıkardığı tok ses tribünlerde yankılanıyor. İki seyyar satıcı kavga ediyorlar.Alt alta üst üste ,yerlerde yuvarlanıyorlar.Kimse ayırmıyor onları .Seyrediyoruz. hayatımızda duymadığımız küfürler.Sülale,ırz,döl gibi bilmediğimiz kelimeler.. Bir kadın küçük çocuğunu dövüyor. Önce yüzüne tokat atıyor.Çocık hüngür hüngür ağlarken kadın bu kez onun poposuna şaplaklar indiriyor.Pamuk helva. Hiç bir şey anlamıyorum. Bir grup delikanlı tribünlerin altında yere yatmış gülüşüp duruyorlar. Kalan son parayla da bir tane kağıt helva alıp biz de tribünün altına giriyor onlara doğru yaklaşıyoruz.Tribünlerde oturanların bacakları görünüyor.Delikanlılar bacaklara bakıp gülüşüyorlar. Oturup tribünlerin altında helvamınız yemeğe hazırlanırken ,sırtımızda şaklayan copun acısıyla ikiye katlandım.Acayip suratlı kısa boylu şişman üniformalı bir polis elinde copu burnumuza doğru sallıyordu.

“Kadınların bacaklarını seyrediyorsunuz değil mi lan dürzüler .. Sizin ananızı .....”

Şaşkınlıkla olduğumuz yerde kalalalmıştık.Kağıt helvayı yere atıp biz de oradan kaçıyoruz.Coplu polis arkamızdan kovalıyor.

“Sizi namus düşmanı piçler...”

Orada daha fazla kalamazdık. Koşarak geldiğimiz yoldan protokol tribünlerine döndük.Bizi durduran da olmadı. Ter içinde kalmıştık.Karnım ağrıyordu.Copun sırtıma indiği yer ateş gibi yanıyordu. Öğle yemeği sona ermiş herkes yeniden localara dönmüştü. Bizimkiler beni görünce burada bir şey söylemeyecekler ama evde mutlaka büyük cıngar çıkacaktı.ben ağır bir ceza alacaktım.Belki de dayak yiyecektim.Akşama meşale alayını seyredemeyeceğim kesindi.İşin kötü yanı karnım da zil çalıyordu.Belki de o iyi kalpli garsonlardan bir şeyler isteyebilirdim.

Cumhuriyet bayramı kutlamalarının gecesinde de “meşale alayı” nın geçişi heyecan yaratırdı. Yine askerler ellerinde dumanlar çıkaran teneke meşalelerle rap rap geçerler ,caddenin iki yanına sıralanan halk da onları alkışlardı.

Yaşım ilerledikçe bu törenlere katılmayıp, daha farklı programlar yaptığımı anımsarım.Küçük yaşta katıldığı bu sadece askerlerin rap ..rap geçtikleri ve hipodromdaki protokoldeki sert bakışlı büyüklerimizin ötesinde cumhuriyet kavramının ne demek olduğunu çok sonraları öğrendim.

Lisede yurttaşlık bilgisi dersinde “cumhuriyet “ konusu işlenirken “Hilafet” in kaldırılması konusuna dikkat çekilirdi. Özellikle de tarih dersinde Mahmud Hoca’nın cumhuriyet konferansını soluk almadan dinlerdik.

“Çocuklar, o yılları gözünüzün önüne getirin. Vatan elden gitmiş.Koskoca imparatorluk Sevr anlaşmasıyla paramparça edilmiş. Padişah Vahidettin İşgal altındaki ülkesinden bir İngiliz gemisine binerek kaçmış. Saray ihanet içerisinde ..... Ankara ‘da TBMM açılmış. Atatürk konuşmasında şunları söylüyor...”

Mahmud Hoca’nın derslerinde sınıfda çıt çıkmazdı.Nefes almaya bile korkardınız. Korktuğumuzdan değil. Hocaya duyduğumuz saygıdan. Dersini o kadar ciddiye alırdı ki, kırk dakika süren dersin planını dakika dakika başlıklarıyla tahtaya ders başlamadan yazardı.Siz sınıfa geldiğinizde o plana bakar ona göre dersi rahatlıkla takip ederdiniz.Hoca sakin bir ses tonuyla anlatırdı:

“Cumhuriyet, kelime anlamı olarak o ülkenin devlet başkanının “monarşi,kraliyet,hanedan” mensubu olmaması demektir. Latince “ Res Publica”, halka ait ,halkın idaresi gibi anlamlar taşımaktadır. Bu kelime ilk kez Rönesans döneminde ünlü devlet adamı ve filizof Niccolo Maciavelli tarafından kullanılmıştır. İki tür idareden söz edilmiştir. Birincisi bir kralın (Hanedan mensubunun ) idare ettiği devlet sistemi , diğeri ise halkın ( seçim yoluyla ) temsiliyle oluşturulan sistem. “

“Res publica” terimi Roma İmparatorluğu döneminde bazı yazarlar tarafından bir çok kez kullanılmıştır .İngilizce’ye girişinin de bu yolla olduğu söylenmektedir: “ Commonwealth “ kavramı İngiliz Kraliyet ailesinin “Res Publica “ tercümesi olarak bilinmektedir.Örneğin İngiltere monarşi ile idare edilirken Avustralya,Yeni Zellanda,Güney Afrika ve Kanada kraliçenin mutlak hakimi olduğu “commonwealth” ülkeleri olarak bilinmektedir..

M.Ö. yani Antik Çağ diye adlandırdığımız Atina ve Sparta sonrasında, Roma İmparatorluğu dönemi de monarşi ile halk idaresinin çaşitli alanlardaki , özellikle de siyasi anlamda iktidar mücadelesine dönüşmüştür. Bu dönemi yaklaşık dört bin yıllık bir dönem olarak kabul edersek; ABD ‘nin bağımsızlık mücadelesi,Fransız ihtilali tarihte monarşi karşıtı halk hareketleri olarak başlayıp ,günümüzde görülen fakat birbirinden temelde belirgin ayrılıklar gösteren cumhuriyet yapılarına kadar uzanan iki yüz yıllık çağdaş bir dönemi de dikkate almalıyız.

Nitekim altı yüz yıllık bir tarihi olan Osmanlı İmparatorluğu onun öncesinde beş yüz yıllık Selçuklu İmparatorluğu sonrasında kurulan Türkiye Cumhuriyeti bir çok bakımdan günümüz cumhuriyetlerinden gerek temel öğeleri gerekse de gelenekleri açısından farklılık göstermektedir.

Türkiye Cumhuriyeti ‘nin nasıl kurulduğu kadar ne tür bir cumhuriyet olduğu ve ne aşamalardan geçtiği ;giderek diğer benzer “Res Publica” siyasi sistemleriyle benzerlikleri ve farklılıklarının belirlenmesi de önem taşımaktadır.

Peki bunu nasıl yapacağız ?

Özellikle tarihi perspektif içerisinde özellikle Avrupa’da şehir cumhuriyetleri olduğunu da unutmamalıyız ? Örneğin Venedik Cumhuryeti,Cenova Cumhuriyeti, vb. Bu cumhriyetlerde elit bir halk grubunun ki bunlara “seçkinler” demek de doğru olabilir,seçilerek idareyi ele aldıkları bilinmektedir.Örneğin Dante ‘nin İlahi Komedyası Floransa Şehir Cumhuriyeti tarafından sürgüne yollandığı 1300 yıllarında kaleme alınmıştır.Dante banker bir ailenin mensubu olarak girdiği Floransa Cumhuriyeti parlementosunda muhalefet tarafından sürgünle sonuçlanacak bir siyasi mücadelenin içine girmiştir.Ünlü eserini de sürgündeyken yazmıştır.Dante’nin “cumhuriyet “ anlayışı aslında “Platon” un “devlet “ yaklaşımıyla paralellikler de göstermektedir.

Bugün etrafımızda birbirinden çok farklı “cumhuriyet”ler görmekteyiz.

Halk Cumhuriyeti,İslam Cumhuriyeti,Liberal Cumhuriyet,Demokratik Cumhuriyet,Sosyalist Cumhuriyet, gibi yapısal anlamda farklı siyasi rejimlerden söz edebiliriz.

Hanedan üyelerinin kabul edilmediği bu siyasi rejimin başı ,“Cumhurbaşkanı “ sıfatı hepsinde ortaktır. Öte yandan cumhurbaşkanının yetkileri konusu farklılıklar göstermektedir.ABD,Fransa,Almanya cumhurbaşkanları ile Türkiye cumhurbaşkanı arasında siyasi anlamda yetki farklılıkları vardır.Bu farklılıkların siyaset bilimi anlamında incelenmesi de o siyasi rejimlerin işleyişi ve yapısı hakkında çok önemli bilgiler verecektir. Her şeyden önce siyasi liderlerin nasıl seçildiği ayrı bir inceleme konusudur. Kimi cumhuriyetlerde cumhurbaşkanı direk olarak halk tarafından seçilirken (ABD) , kimilerinde dolaylı olarak parlemento tarafından seçilir (Türkiye ).

İşte Mahmut Hocamız bizi buraya kadar ışığıyla aydınlatıyor, temel bilgileri dağarcığımıza adeta sıkıştırıyordu.

Ortaokuldan liseye geçerken Cumhurbaşkanımız 1960 askeri rejiminin temsilcisi general Cemal Gürsel, Liseden üniversiteye geçerken de 1966 yılında bu sihirli koltuğu devir alan bir diğer general Cevdet Sunay cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturuyordu. Nitekim aynı koltuğa bir diğer general Fahri Korutürk 1973 yılında ,Kenan Evren ‘de 1982 yılında oturacaktı. Böylelikle Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı altı dönem asker kökenli siyasetcilerce,beş dönem de sivil siyasetciler tarafından temsil ediliyordu.

Asker ve sivil değişiminin yaşandığı çalkantılar , genç Türkiye Cumhuriyeti siyasi tarihinde kalıcı izler bırakacak, cumhuriyet rejiminin halk (seçmen ) tarafından yeterince anlaşılması bağlamında temel eksikliklerin de bulunduğunu kanıtlayacaktı.1923-1946 yılları arasında seçimlerde birinci turda oylamaya katılanların tümünün oyuyla (firesiz) ; Mustafa Kemal Atatürk 1923-1935 arasında dört dönem ,İsmet İnönü ise 1938-1946 yılları arasında dört dönem. (Son seçimde 451 milletvekilinin 388 oyunu alarak seçilmiştir),Celal Bayar 1950-1957 arasında üç dönem seçilmişlerdir.

Seçimle değil de “atama”yla cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan tek cumhurbaşkanı Kenan Evren ‘dir.

Dünyada Suriye , Kuzey Kore anayasalarında belirtilmediği halde ictihaten seçimle değil de monarşilerde olduğu atamayla babadan oğula siyasi erkin geçirildiği de görülmektedir.

Kimi İslam ülkelerinde de “”İslam Cumhuriyeti “ tanımı kullanılmaktadır.Bu tanımın kullanılmasındaki ana neden anayasa yerine “Şeriat “ yani Kur’an fıkıh kurallarının kullanılmasıdır.Mısır,Pakistan ve diğer körfez ülkeleri bu türden cumhuriyetlerdir.

Sonuç olarak cumhuriyet bayramlarında 1923 yılından bu yana bu topraklarda neler olup bittiğini analiz edebilmek ve bir birey olarak nerede durduğunu kavrayabilmek hiç de kolay değil.

Peki şimdi esas sorumuza gelelim .Bu topraklarda daha önce hiç cumhuriyet olmadı mı ? Osmanlı İmparatorluğu öncesinde,örneğin MÖ. 200 yıllarında Likya şehir cumhuriyeti konusunda ne biliyoruz ? Fazla bir şey bildiğimiz söylenemez.Eğer bu topraklarda bir cumhuriyet geleneği varsa en azından bunun tarihsel perspektifi içerisinde incelenmesi gerekir. Eğer Atina, Sparta şehirlerinde cumhuriyetten söz edilebiliyorsa,Roma İmparatorluk geleneğinde halk idaresi söz konusu ise o zaman Tarsus,Efes,Sardes, Bergama ve İstanbul şehirlerindeki cumhuriyet uygulamalarından da söz etmek gerekir. Bu gelenekler bugünkü anlamda bir cumhuriyet uygulaması olarak nitelendirilemez ama en azından bu topraklarda binlerce yıllık bir cumhuriyet geleneğinin varlığından söz edilebilir.Monarşi ve Cumhuriyet bu topraklarda binlerce yıllık bir siyasi mücadele sonunda bir noktaya ulaşmıştır.

Cumhuriyet bayramımızın en azından tarihsel perspektif içinde yeni bilgilerle beslenerek ve çağdaş cumhuriyet rejimleriyle karşılaştırılarak daha iyi anlaşılması için gayret etmek gerekir diye düşünüyorum.

Cumhuriyet bayramımız kutlu olsun ....


24 Eki 2009

Don Quixote






İspanyol yazar Miguel de Cervantes'in ölümsüz eseri : DON QUIXOTE



A doughty gentleman lies here;
A stranger all his life to fear;
Nor in his death could Death prevail,
In that last hour, to make him quail.
He for the world but little cared;
And at his feats the world was scared;
A crazy man his life he passed,
But in his senses died at last.

13 Eki 2009

Herta Müller ve Nobel

Bütün dünya edebiyat çevrelerini şaşkınlığa uğratan bir başka karara daha varan İsveç Akademi'si 2009 yılı Nobel Ödülü'nün Romen asıllı Alman Yazar Herta Müller 'e verildiğini açıkladı.

Kimine göre , beklenen bir sonuç, kimine göre ise bir süpriz : Ben bu yazarın adını ilk kez duyuyorum. Okuyacağım ama , nereden başlasam diye düşünüyorum.Elime geçen bir dergi yazısından bir paragrafla yetiniyorum şimdilik...Sonra değerlendireceğiz ....

"1919’da yapılan barış antlaşmalarından sonra Avusturya Macaristan’ın eyaleti olan Banat, bir kısmı Macaristan’da kalmak üzere, Romanya ve yeni devlet Yugoslavya arasında bölünmüştü. Bölgedeki küçüklü büyüklü köyler birbirinin aynı görünüyordu. Çoğu Türk savaşlarından sonra boş olan bu büyük bahçeli, küçük evli köylerde oturanların Macar, Romen, Sırp, Alman, Bulgar hatta Doğu ve merkez Avrupa’dan buraya davet edilen Ruthenianlar olduklarını anlamak için tek gösterge bahçe ve ev kapılarının üzerindeki kilise işlemeleriydi."

Herta Müller işte bu köylerden biri olan, Romanya’ya bağlı Nitzkydorf (Timeşvar) köyünde büyüdü.

“Saat dörttü / akşamüstüydü / ve ben beş yaşındaydım / Çocukken bile otuzumun ortalarında gibiydim”

“Birilerinin öldüğü her yerde, birileri de kendini evinde hisseder.”

"Everything I have I carry with me.
Or: everything that's mine I carry on me.

" I carried everything I had. It wasn't actually mine. It was either intended for a different purpose or somebody else's. The pigskin suitcase was a gramophone box. The dust coat was from my father. The town coat with the velvet neckband from my grandfather. The breeches from my Uncle Edwin. The leather puttees from our neighbour, Herr Carp. The green gloves from my Auntie Fini. Only the claret silk scarf and the toilet bag were mine, gifts from recent Christmases."

17 Eyl 2009

Cem Garipoğlu Hikâyesi...

Nihayet beklenen haber ....
Münevver Karabulut 'un katil zanlısı Cem Garipoğlu teslim oldu...
İstanbul Emniyet Müdürü Sayın Hüseyin Çapkın Bey , basın toplantısında şunları söylemiş..(AA.):
"“Polisin sistemli çalışması, kendi çocuğunun katilini arar gibi araması ve basının yayınları Cem Garipoğlu’nun tesliminde etkili oldu. Şimdiye kadar hiç bir cinayet bu denli kamu oyuna mal olmamıştır...."
Bugünün gündemi (Bayram Öncesi, kadir gecesi sonrası; 17 Eylül 2009 Çarşamba ) bu çerçevede belirlenmiş oluyor...
Bugün sabaha karşı beşde telefon eden Ali Sarp ,müjdeyi ikinci kez veriyordu .
"Abi ben demiştim .Yakalamışlar"..

Ben hala dün gece uykumu kaçıran ve kimyamın bozulmasına neden olan Halkalı’da sel felaketi sırasında içinde bulundukları kapalı yük taşıma minibüsünde boğularak can veren 7 kadın işçinin haykırışlarıyla meşgulken bu haber tüm medya kanallarını işgal ediyordu ...
Bu işgali bu kadar hünerle kim gerçekleştirebiliyor ?
Hunharca bir cinayete kurban olan merhum Münevver Karabulut’un babası Süreyya Karabulut, firari Cem Garipoğlu’nun yakalanmasıyla ilgili olarak Benim 3 gün önceden haberim vardı demiş .(DHA)

Aynı acılı baba ... iki üç gün önce de farklı mesajlar vermiş ...

Aynen alıyorum "Fox TV" haberi.

"Cinayete kurban giden Münevver Karabulut'un babası Süreyya Karabulut, Garipoğlu ailesinin helalleşme isteğinin karşılığında 3 milyon euro istedi.Fox TV’ye konuşan Süreyya Karabulut, Garipoğlu ailesinden kendisine gönderilen haberde “Cinayete karşılık helallik” teklif edildiğini, kendisinin bunu 2 şartla kabul edebileceğini söyledi."

Artık olay bir "Criminal Minds " dizisine dönüşmüştür. Tek farkla.

Siz diyelim ki İstanbul Cihangir'de yerleşik oturan "The Washington Post " ya da " The Newyork Times " muhabirisiniz..

Bu tüm Türkiye 'nin gündemine oturan haberi nasıl vereceksiniz ?

Verilemeyecek.. Malesef ...

Siz ne kadar Antalya, Geyik Bayırı'nda işlenen bir cinayetle ilgilenirseniz onlar da o kadar ilgilenecektir ...


Ben hala minübüsde ölen yedi bayanın katillerinin ne zaman bulunacağını merak ediyorum ...

14 Eyl 2009

Sel Gider Çamuru Kalır mı ?


Gündemi bir aydır işgâl eden "Kürt Açılımı" projesi tam kıvamına gelip fokur fokur kaynama noktasına yaklaşırken birden bire hava değişti.


Yıllardır tüm zamanların en büyük felaketi , (Yetkililere göre yüzyılın en büyük felaketi ) gündeme bir bomba gibi düştü.Ciddi sayıda can ve mal kayıpları tespit edildi.
Yetkili kurumlar meteorolojik olayların tahmin edilemez grafiklerinden söz ederken yakınını yitiren ,canı yanan vatandaş ne yapacağını şaşırdı.


Sel geldi .. İstanbul gibi 12 milyonluk bir metropolün havaalanına giden otoyolunu, köprülerini,işyerlerini,araçlarını ve yoksul işçilerini aldı götürdü. Yedi bayan işçi bir minübüsün penceresiz bagajında boğuldu.


Ayamama Deresi' nin laneti İkitelli olarak anılan bölgeyi tarumar etti.
Televizyonlara çıkıp demeç veren yetkililer ise sorumluluğu "Derenin İntikamı " olarak nitelendirdiler.


Bu arada konuyu araştıran gazeteciler, İstanbul belediye kayıtlarına göre toplam 700 kilometre uzunluğunda, sayıları da 70 civarında olan derelerin islah çalışmalarının ihmal edildiğini ya da yeterince yapılmadığını, üstüne üstlük Büyük Şehir ve Çevre belediyelerce dere yataklarında yapılaşmaya izin (Tapu ve iskan ) verildiğini, kaçak yapılaşmaların siyasi bağlantılarını da ortaya çıkarmış oldular.


Bugün Marmara'nın üzerindeki yağmur (geçmişte susuz geçen günlerde dua etmeye çıkılan ) bulutları binlerce yıldır olduğu gibi rüzgarın etkisiyle doğuya doğru kaymaya başladı.
Geriye bir ay sonra kuma dönüşecek olan kalın bir çamur tabakası kaldı.


Açılım yapılmak istenen halkın seçtiği milletvekilleri Diyarbakır adliyesi önünde oturma eylemi yaparken görüntüleniyor.


Obama yönetimi,ABD kongresine Türkiye'ye tarihinin en büyük 12 Milyar dolarlık silah satışını gerçekleştirmek üzere bir teklif götürüyor.


Ayamama Deresi civarındaki yapılaşmaya İSKİ 'nin itiraz kayıtlarına rağmen İstanbul Büyük şehir Belediyesi 'nin izin verdiği belgelerle ortaya konuyor .


Hakkını aramak isteyen vatandaş nereye başvuracak ? Kimi dava edecek ? Selde canını malını yitiren vatandaşın hakkını him koruyacak ?


Sel gitti o çamur kaldı .....Bir süre sonra o çamur da kuruyup kuma dönüşecek ..Daha sonra da güçlü kuzey rüzgârlarıyla savrulup havaya karışacak..


Çok değil bir ay sonra kimse olup biteni hatırlamaz bile.

Sel Gider Çamuru Kalır mı ?

Gündemi bir aydır işgâl eden "Kürt Açılımı" projesi tam kıvamına gelip fokur fokur kaynama noktasına yaklaşırken birden bire hava değişti.


Yıllardır tüm zamanların en büyük felaketi , (Yetkililere göre yüzyılın en büyük felaketi ) gündeme bir bomba gibi düştü.Ciddi sayıda can ve mal kayıpları tespit edildi.


Yetkili kurumlar meteorolojik olayların tahmin edilemez grafiklerinden söz ederken yakınını yitiren ,canı yanan vatandaş ne yapacağını şaşırdı.

Sel geldi .. İstanbul gibi 12 milyonluk bir metropolün havaalanına giden otoyolunu, köprülerini,işyerlerini,araçlarını ve yoksul işçilerini aldı götürdü. Yedi bayan işçi bir minübüsün penceresiz bagajında boğuldu.


Ayamama Deresi' nin laneti İkitelli olarak anılan bölgeyi tarumar etti.
Televizyonlara çıkıp demeç veren yetkililer ise sorumluluğu "Derenin İntikamı " olarak nitelendirdiler.


Bu arada konuyu araştıran gazeteciler, İstanbul belediye kayıtlarına göre toplam 700 kilometre uzunluğunda, sayıları da 70 civarında olan derelerin islah çalışmalarının ihmal edildiğini ya da yeterince yapılmadığını, üstüne üstlük Büyük Şehir ve Çevre belediyelerce dere yataklarında yapılaşmaya izin (Tapu ve iskan ) verildiğini, kaçak yapılaşmaların siyasi bağlantılarını da ortaya çıkarmış oldular.


Bugün Marmara'nın üzerindeki yağmur (geçmişte susuz geçen günlerde dua etmeye çıkılan ) bulutları binlerce yıldır olduğu gibi rüzgarın etkisiyle doğuya doğru kaymaya başladı.
Geriye bir ay sonra kuma dönüşecek olan kalın bir çamur tabakası kaldı.
Açılım yapılmak istenen halkın seçtiği milletvekilleri Diyarbakır adliyesi önünde oturma eylemi yaparken görüntüleniyor.


Obama yönetimi,ABD kongresine Türkiye'ye tarihinin en büyük 12 Milyar dolarlık silah satışını gerçekleştirmek üzere bir teklif götürüyor.


Ayamama Deresi civarındaki yapılaşmaya İSKİ 'nin itiraz kayıtlarına rağmen İstanbul Büyük şehir Belediyesi 'nin izin verdiği belgelerle ortaya konuyor .
Hakkını aramak isteyen vatandaş nereye başvuracak ? Kimi dava edecek ? Selde canını malını yitiren vatandaşın hakkını him koruyacak ?


Sel gitti o çamur kaldı .....Bir süre sonra o çamur da kuruyup kuma dönüşecek ..Daha sonra da güçlü kuzey rüzgârlarıyla savrulup havaya karışacak..Çok değil bir ay sonra kimse olup biteni hatırlamaz bile.


Malesef "üçüncü dünya" ülkesi olmanın gereği bu ....

4 Eyl 2009

Kürt Açılımı (4)


Washington Post başyazarlarından David Ignatius (1) Kabil ‘de konuşlanan ABD kuvvetleri komutanı General Stanley McChrystal ’in Obama Yönetimi ‘ne sunduğu bir rapordan söz ediyor.

Raporun tüm içeriği halen basına açıklanmış değil. Ama raporun bazı satırbaşları nasılsa basına sızmış. Ignatius Afganistan ‘da bulunan Amerikan askerlerine dağıtılan el kitabından bazı alıntılar yaparak yorumluyor.


“ Buradaki stratejimiz , Afgan halkını korumaktır. Buradaki sorun düşmanı yok ederek değil , halkı ikna ederek kazanılabilir.”


Irak ‘da uygulanan stratejilerin ötesinde farklı bir tonda söylenen ve halkı Taliban ‘dan korumaya yönelik,istihbarat ve halkla ilişkiler ağırlıklı yepyeni bir askeri taktik olarak duyuruluyor.


Eğer bu stratejiyi “Kürt Açılımı” diye adlandırılan hükümet kampanyası paralelinde düşünürsek şöyle bir sonuç çıkabilir.


TSK ‘inin kaynaklarını PKK ‘yı yok etmeye yönelik değil de ; Doğu ve Güney Doğu “da yaşayan Kürt kökenli T.C. vatandaşlarımızı yani yöre halkını PKK ‘dan “koruma”ya ve “ikna etme’ye yönlendirme stratejisi ortaya çıkacaktır.


Bu analojik yaklaşımın Türkiye ve TSK için geçerliliği tartışmalıdır.
David Ignatius ‘ a göre Afganistan sorunu giderek ağırlaşıyor ve Obama yönetimini içinden çıkılması zor bir bataklığa doğru çekiyor.


İngilizleri,Rusları çektiği gibi. Obama’nın “Good war” olarak (Afganistan için İyi savaş, Irak için kötü savaş terimlerini kullanıyor ) nitelendirdiği Afganistan kampanyasının siyaseten içinden çıkılması çok zor bir dönemece geldiği vurgulanıyor.


Türkiye’deki “Kürt Açılımı” kampanyasını bütün bu dengelerden ayrı düşünmek çok güç.
Irak ‘dan çekilmeye kararlı bir ABD arkasında parçalanmış ve iç savaşa hazır bir bölge bırakıyor.
Arap ve Kürt çatışması kaçınılmaz görünüyor.

ABD ‘nin Irak ‘ı istikrara kavuşturma ve bölgeye demokrasi getirme stratejisinin başarı şansının çok fazla olmadığını düşünenler çoğunlukta.


Zaten yıllardır bu bölgede var olan Arap-Kürt çatışmaları Irak,Suriye gibi nufusu her iki etnik grubun da belirli bir dengede olduğu ülkelerin istikrarını tehdit eder görünümdedir.


PKK stratejistlerinin işte bu noktada İran ‘da PJAK, Irak da TAK ve Suriye ve Lübnan ‘da bulunan diğer Kürt gruplarıyla görüşmeler içerisinde olduğu söylenmektedir.(2)

Nitekim Diyarbakır’da düzenlenen DTP mitinginden izlenimlerini aktaran deneyimli gazeteci Ruşen Çakır ilginç gözlemlerde bulunuyor.


“DTP’nin, ona oy veren kesimlerin ve DTP-PKK içiçeliğinin dün alabildiğine aşikâr bir şekilde gösterildiği göz önüne alınırsa, yasadışı örgütün bu sürecin dışında kalmak istemediği, ama canıgönülden içinde olmayı da tam olarak içine sindiremediği, bütün bunlardan hareketle, ayaklarının geri geri gittiği sonucuna vardım(…) Diyarbakır mitingi, PKK ve Öcalan’a en aleni bir şekilde sahip çıkılan faaliyet olarak kayıtlara geçti.” Vatan 1 Eylül 2009

Bu belki de ortaya çıkması uzun süredir istenen bir realite olarak karşımızda durmaktadır.
DTP ve PKK ilişkisinin niteliği konusunda kafalarda bulunan tereddütlerin artık ortadan kalktığını söylemek mümkündür.


Biz şimdi yeniden McChrystal Stratejisine dönelim.


ABD ‘nin bölgede tam olarak uygulamaya çalıştığı stratejinin PKK ile ne gibi bir bağlantısı olabileceğini tahmin edebiliriz.


Bölgede istikrar arayan ABD bunu askeri olarak değil de siyasi olarak sağlayabileceğini görmüştür.Kendisinden önce kaynaklarını askeri operasyonlarla tüketen İngiltere ve Rusya ‘dan sonra çözümün ancak siyasi olabileceği düşüncesine varılmıştır.


Bunu sağlamanın yolu da siyasi dengeleri ve ayarlarını ona göre yapmaktan geçmektedir.
ABD Afganistan ‘da halkın Taliban ‘a destek vermemesi için gereken tüm siyasi tavizleri vermeye razıdır.
Ignatius Obama ‘nın Afganistan ‘da şansını zorladığını düşünüyor. McChrystal’in stratejisinin özel olarak yetiştirilmiş diplomat subaylar tarafından uygulanacağının altını çiziyor.
Aşiret liderlerine verilen rüşvetler,kontra gerilla eylemleri,suikastler ve keskin nişancıların ortada kanaştığı bir ortam.
Bu strateji bize yabancı değil ; zaten 1990 yılından bu yana PKK ‘ya karşı uygulanan her türlü “kontr-gerilla” taktiğinin denendiği ve buna rağmen PKK ‘nın halkla olan ilişkisi konusunun çözümlenemediği de ayrı bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır.
Yıllardır üniter yapı içerisinde bir türlü”asimile” edilemeyen Sünni Kürt aşiretlerinin oluşturduğu çoğunluk belirleyici olmaktadır.


DTP ‘nin Diyarbakır mitingi bir anlamda “Botan” (3) aşiret ruhunun yeniden canlandırıldığını da göstermektedir.


Asimile olmayı reddeden Sünni Kürtlerin temsilcisi olarak hükümetle pazarlık masasına oturmaya hazırlanan DTP ise PKK ile ortaklaşa belirledikleri gündem konusunda ipuçları vermişlerdir.
”Ulus devlet”, “Üniter devlet “ (4) kavramlarının kim ne derse desin geçerli olmayacağı ,daha farklı bir siyasi yapının konuşulması gerektiği mesajı verilmiştir.
“Kürdistan Bölgesel Yönetimi ” (5) siyasi yapılanmasına benzer bir model üzerinde durulduğu da ayan beyan ortaya çıkmıştır.
İçişleri bakanı sayın Beşir Atalay ‘ın günlerdir gece gündüz üzerinde çalıştığı “Kürt açılımı “ projesinin bu safhada gelmiş olduğu nokta sanıyorum kendisini de şaşırtmıştır:
Önümüzdeki günlerde giderek AKP-CHP ve MHP-DTP arasında daha da sertleşecek bir üslubun hakim olacağı siyasi tartışmaların TBMM çatısı altında yapılmasının daha doğru olacağını söyleyen yorumcular, hükümetin bu günlerde yaptığı yoğun dış politika girişimlerinin de bu kampanyaya destek vermesini umut ettiklerini vurgulamaktadırlar.


Dördüncü Bölümün Sonu
Notlar :
(1) David Ignatius ,A Middle way of Afganistan ?:,2 Eylül 2009 ,Washington Post : Özel not: Davos'da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 'ın Şimon Perez ile birlikte katıldıkları açık oturumu yöneten, yazdığı 8 casus -polisiye romanıyla edebiyat dünyasında önemli bir yer edinen Ignatius'un Ridley Scott tarafından sinemaya uyarlanan kitabı çok tartışılmıştır.
(2) PJAK : İran ‘da faaliyet gösteren silahlı Kürt Milliyetçi örgüt.Kürdistan Özgür Yaşam Partisi (Kürtçe: Partiya Jiyana Azad a Kurdistanê kısaca PJAK.)
TAK: Suriye ‘de faaliyet gösteren silahlı Milliyetçi örgüt : Kürdistan Özgürlük Şahinleri (3) BOTAN : Merkezi Cizre olan Botan aşiretinin yaşadığı bölgelerdir.tarih boyunca devlet güçlerine isyan eden bir aşirettir. Diyarbakır ‘da Hakkari’de “baska rast” [sağ kanat] ve “baska çep” [sol kanat] olmak üzere iki kutuplu bir aşiret yapısı vardır.Aşiret düzeninde sağ ve sol kanatların sürekli mücadelesi görülmektedir.
(4) Üniter Devlet : Anayasamızın 3’üncü maddesine göre, “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür”. Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olması onun “üniter devlet ” olması demektir.
Ulus Devlet : Ulus devlet, meşruiyetini bir ulusun belli bir coğrafi sınır içindeki egemenliğinden alan devlet şeklidir. Devlet politik ve jeopolitik bir varlık, ulus ise kültürel ve/veya etnik bir varlıktır. Ulus devlet kavramı ise bu ikisinin belli bir coğrafyada örtüştürür, ve böylelikle kendisinden önce gelen devlet yapılarıyla büyük ölçüde farklılaşır. Tarihteki diğer devletlerden farklı olarak, ulus devlet modelinde devleti oluşturan tüm vatandaşların ortak bir dil, ortak bir kültür ve ortak değerleri paylaşması esastır.
(5) Kürdistan Bölgesel Yönetimi, Irak'ın kuzeyindeki bölgeleri kapsar ve Bağdat´a bağlı olan özerk bir siyasi yapıya sahiptir. Kendi parlementosu,başbakanı , askeri ve sivil güvenlik güçleriyle merkezi hükümetten farklı bir siyasi yapılanmaya sahiptir.Osmanlı İmparatorluğu sırasındaki Vilayet ya da eyalet yapılanması benzeri bir yapılanmadır.

Hakkâri İzlenimleri (1)

Yedi günlük Rize Çamlıhemşin Yaylaları ve beş günlük Hakkâri gezisinden döndükten sonra bir kaç gün şaşkınlığımı üzerimden atamadım. Hem Ka...