19 Şub 2014

Modernite ve Birey





 “Artık kişinin evindeyken, kendisini evinde hissetmemesi bir ahlâk sorunudur”
Adorno
Bireyin birlikte yaşadığı topluluktan kendini tefrik ederek egosunu keşfetmesi aslında Narcissus[1] hikâyesiyle metaforlaştırılır. Birey yığından ayrı bir varlık olduğunu, bir başına olduğunu, tekliğini keşfeder. Bu keşif yığınların geçerli değerleriyle bireyin özel değerlerinin farkına varmasına yani ötekileşmeyi de beraberinde getirecektir. Kırsal alanda doğa ile iç içe yaşayan birey artık toprağı, hayvanları ve ormanları bırakıp şehirlere yerleşecek “modernus” yani yeni olan, çağın gereği olan yaşamına merhaba diyecektir.

Şehir yaşamıyla köy yaşamı arasındaki farkı zamanla unutacak “Mimesis”  yani doğayı taklit etmeye yönelecektir.  Doğanın yorumlanışı daha doğrusu taklidi “Mimesis”  günümüzde bile tartışılan bir sanat kuramı olarak karşımıza çıkmaktadır.  Modernite ile Mimesis arasındaki bağlantı hemen anlaşılmayabilir. Oysa doğanın bir tür soyutlaması, suretinin çıkarılması eylemi ister resimle, ister edebiyatla isterse de mimariyle olsun insanın yaratıcı gücünün bir kanıtı olarak çıkar karşımıza. Birey çağın gereği olan yaşam tarzını sürdürdüğü ve bu yaşamı soyutlamaya başladığında, bir özne arayışına girdiğinde modernitenin kıyılarına ulaşmış demek olacaktır. Modernite yeni olana yönelmek  “Mimesis”  ya da “diegesis”[2] olarak da açıklanacaktır.  Zamanı kayda almak sanatın birçok biçiminin konusu olmayı antik çağ öncesinden günümüze kadar sürdürmüştür.



Antik çağda birey toplum ve çağdaş olmayı Platon ve öğrencisi Aristoteles’in düşüncelerinde de görüyoruz.[3] Platon’a göre sanat geçek olanı taklitten başka bir şey değildir. Asıl olan idealardır.  Platon’un idealar kuramı gerçekle yansıyan gerçek arasında kurulan bağlantı üzerinden tartışılır. Sanat gerçeğin taklidi olan “Mimesis”  ile özdeşleşir.  Zaman ve mekân ikilemi Kant felsefesinin de ana teması olarak karşımıza çıkar. Kant’a göre zaman yoktur. “An” vardır. Şimdi yani yaşanan “an” her şeyden üstündür. Modernite işte bu yaşanan ana odaklanır. Geçmişi ya da geleceği değil, şimdiyi ele alır.

Modernitenin kesin bir tarifini yapmak kolay değil. Bir ucundan felsefeye diğer ucundan metafizik ve siyasal bilimlere uzanan karmaşık bir kavramdan söz ediyoruz. Kimi araştırmacıya göre “Modernus” tanımı pagan Helen Roma uygarlığının Hıristiyanlığa dönüştürülmesinde ortaya atılmış ideolojik bir hamle olarak değerlendirilmelidir.  Çok tanrılı dinlerden tek tanrılı dinlere bir geçiş olarak da düşünülebilir. Dilin kültür taşıyıcı semboller sistemi olduğunu varsayarsak geleneksel olarak kanıksanmış kültür kalıplarının temsil ettiği zamanın ötesine geçen yeni kültür kalıpları olarak da açıklanabilir belki.


Geleneksel olan sanat, edebiyat veya ideoloji modernitenin getirdiği yeni kalıplarla geleneksellikten çıkıp bireyin tek ve özgür olduğu daha farklı bir alana konumlandırıldı. Bir anlamda Ortaçağın din baskısından kurtulan sanat dalları burjuvazi ve liberalizmin doğuşu ve desteğiyle özgürlüğün farkına varıyordu. Liberallerin ve reformistlerin tanrı ve din eksenli düşünceyi reddeden çabalarının sonunda ekonomik bağımsızlığını kazanan sanatçı özgün ve dini konuların dışına çıkabiliyordu. Sanatın monarşilerin ve kilisenin desteğinden kurtulup serbest bir şekilde kitlelere yönelmesidir modern olan. Bu değişim modernitenin en belirgin açılımlarından biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Sanatçı her alanda özgürlüğün tadını çıkaracaktır. Resim ve heykel alanında gerçeğin soyutlanmış yorumları ortaya çıkmıştır.[4] Sanatın özgürlüğü teması soyut çalışmalarla daha da belirgin bir çizgiye yani “ “Modernite” akımına dönüşmüştür. Sanat alanında modernlik geleneksel olanın karşısında algılansa da yine de tam olarak geleneksel olana karşı olma özelliğinden çok bireysel özgürlükler alanında iki ana akım düşünce temeli üzerinde yükselen bir üst yapı olarak değerlendirilmesi gerekir. Bir yanda Fransız devrimi öte yanda endüstri devrimi, şehirleşme, monarşilerin cumhuriyetlere dönüşü modernitenin sosyolojik ve siyasal yanını da ortaya çıkartıyordu. Sosyoloji alanında moderniteye vurgu yapan Marx, Durkheim, Weber ve Simmel gibi düşünürler başta olmak üzere yeni bir sosyal akımın ortaya çıktığını söylemek mümkündü.

Modernitenin Anadolu topraklarında nasıl algılandığı konusu da ayrı bir tartışma konusudur. “Ârâftaki Münevverler “ başlıklı makalesinde Vildan Özertürk modernitenin “Osmanlı Düşünce Sistemine” ilk girişini İkinci Viyana kuşatmasından hemen sonraki bir tarihe yani 1683 yılına yerleştirir. Özertürk’e göre Merzifonlu Kara İbrahim Paşa komutasındaki kuvvetlerin teknolojik olarak daha iyi imkânlara sahip olan “Modern Batı” düzenli orduları karşısındaki bozgunu Osmanlı Bürokrasisinin dikkatini Batıya çevirmesine neden olur.[5] Batının geldiği seviye dikkat çeker. Sanayileşmeye başlayan Batı kültürel devrimini de tamamlamıştır. Reformasyon dönemini son derece kanlı geçiren Batılı imparatorluklar Papa’nın daha doğrusu Katolik Kilisesi’nin baskısından kurtulup sanayi devriminin gerçekleşmesinde temel teşkil eden özgür düşünce yani pozitif bilimlerin yayılmasına olanak sağlayacaktır. Toplumun geneline yayılan bu aydınlanma felsefesi Batının ilerleme rüzgârı olacaktır. Osmanlı bunun farkında olmamıştır. Geleneksel düzeninde yaşayan Osmanlı toplumu, etnik çeşitliliğine ve doğal kaynakların zenginliğine rağmen Osmanlı monarşisinin n geleneksel yapısı gereği atılım yapamamış taklitçiliğin etkisinden kendini kurtaramamıştır. Bürokrasi Batılılaşma adı altında bazı girişimlerde bulunmuş fakat genel anlamda halk bu yeniliklere itibar etmemiş geleneksel yaşam tarzını sürdürmüştür. Aslında halkın modernitenin getirdiği yaşam tarzını benimsemesini gerektirecek fikri bir gelişim çizgisine ulaşmamasının bunda çok büyük bir etkisi vardır. Fakirlikten kurtulamayan halk, kaynaklarını israf eden geleneksel bir monarşi, çürümüş bir bürokrasi her türlü gelişmeye yeniliğe karşı durmuştur. Üstten dayatılan proje başarısızlığa uğramıştır. Geleneksel olarak tarım ve avcılığa dayalı konargöçer yaşamı süren toplulukların moderniteyle tanışması yönetici elitin zorlamasıyla olmuştur.

Birçok bilim insanının üzerinde mutabakata vardığı esas konu da budur: Modernite Türkiye’de ve diğer Orta Doğu ülkelerinde bir halk hareketi değil bir elit dayatmasıdır. Bunun böyle olmasının çok tartışmalı yönleri de vardır.  Osmanlı Topraklarında modernitenin bir halk hareketi olarak değil de bir dayatma şeklinde ortaya çıkışı geleneksel kurumları geriletmiş, özellikle de dine dayalı kurumlar zarar görmüştür. Devlet ile halk arasında bir köprü görevi gören dini kurumlar yerine bürokrasi kontrolü ele geçirerek Batı ülkelerinin sanayileşme ve teknolojide ulaştığı seviyeyi göstererek geleneksel olanı reddedip Batılı olan her şeye olumlu gözle bakan değer yargıları oluşmasına neden olmuştur. 1839 yılında halkın bir sabah ansızın Gülhane Meydanı’nda okunan fermanla artık “kul” değil, “vatandaş” olduğunu anlaması aradan geçen yüz yıldan fazla sürede bile tam olarak gerçekleşmemiştir. Günümüzde de bu çoğunluk açısından maalesef böyledir. Cumhuriyet Türkiye’sinde halkın büyük bir çoğunluğu vatandaşlık haklarının bilincinde değildir.  Batılılaşmış azınlık kesim ile gelenekselliği sürdüren çoğunluk arasındaki mücadele son derece karmaşık siyasi ve kültürel sürprizlerle doludur.

Yüz yıldan fazla bir süredir geleneksel yaşam tarzını sürdüren halk Modernite yi kendilerine zorla kabul ettirmeye çalışan devlet bürokrasisine güven duymamaktadır. Devlet bürokrasisi tarafından horlanan halkın koruma refleksi geleneksel ölçülere ve etik kurallara göre belirlenmektedir. İkinci Mahmud döneminden başlayarak gelenekselcilikle modernitenin kavgası yanlış başlamış yanlış olarak devam etmektedir. “Oksidentalizm,” adı verilen Garpçılık akımı ise bir avuç Osmanlı mütefekkirinin Batı entelektüellerinin şarkı yorumlayarak hayal dünyalarında ortaya çıkardıkları bakış açısı olan “oryantalizm” akımına bir tepki olarak doğmuştur. “Emperyalist-kolonyalist Batıya şark değerlerinden yola çıkarak ulaşmak ve Modernite yi şark ölçüleriyle ve kalıplarıyla oluşturma fikri, özellikle monarşi muhalifleri arasında oldukça büyük bir taraftar kitlesi bulmuştur. Modernlik bir elit eğilimi olarak yüksek bürokrasi ve burjuvazi arasında yayılırken çoğunluğu oluşturan küçük esnaf, göçebe, köylü geleneksel çizgiden ayrılmamakta ısrar ediyordu.
İki yüz elli yıl önce oluşan bu çelişki günümüze kadar her iki taraftan fire vererek ulaşmıştır. Siyasi ve kültürel alanda geleneksel olanı temsil etme savıyla ortaya çıkan güç odakları çağdaş teknolojiyi de kullanarak etki alanlarını güçlendirmiş iletişim kurumları marifetiyle çoğunluğun eğilimlerini yönetmeyi her zaman kolaylıkla başarmışlardır. Burada Serdar Taşçı’nın doktora tezinden söz etmek yerinde olacaktır. [6]

Batı olarak tanımlanan uygarlığın iki kırılma noktasından yola çıkarak gerek Fransız devrimi gerekse de endüstri devriminin toplumsal değerler dizisi değişimlerine yol açan halk hareketleri tezde detaylı olarak incelenmektedir. Bu bağlamda tezde de vurgulanan sosyolojik analizlerde Max Weber ’in devletin şiddet tekelini elinde bulunduran kurum olarak tanımlanması da modernitenin şiddete bakan yüzünü deşifre etmesi açısından ilginç olarak kabul edilmelidir. Taşçı Batı uygarlığının yüz yılda modernitenin yarattığı kitle kültürünün yönlendirilmesi noktasında Max Horkheimer’in “Akıl Tutulması” adlı yapıtındaki eleştirel bakış açısına da değinmektedir.  Tezin ana ekseni Batı toplumlarında bir halk hareketi olarak başlayan ve tüm kurumlarıyla sosyolojik olayların incelenmesiyle ve pozitivist düşüncenin Modernizm akımını eleştirmesiyle süregider. Burada laboratuvar masasına yatırılan Batı uygarlığının aşamalarıdır. Modernite yi elit bürokrasinin halka dayattığı toplumlarda örneğin Osmanlı toplumunun Modernite yi algılama biçimi çok farklı olmuş,  kültür kalıpları siyasi erki elinde bulunduran güç odaklarına göre şekil değiştirmiştir.  

Monarşinin yüzyıllar boyunca yarattığı korku imparatorluğu halkın bireysel özgürlüklerini hiçbir vakit tam olarak kabul etmemiştir. Din kurumları başta olmak üzere moderniteye karşı çıkmışlardır. Halkın özgürlük taleplerinin dikkate alınmadığı ortamı yaratan monarşi, hakkı olan bireyselliği ve özgürlük ortamını, fırsat eşitliğini ve modern dünyanın ve liberalizmin gereği olan hukuk düzenini kendi çıkarları için kullanmış geleneksel yaşamı sürdüren kitlelerin aydınlanmasını istememişlerdir. Dini ve askeri kurumlar monarşinin istekleri doğrultusunda hareket etmiş karşı çıkanlar çok şiddetle cezalandırılmışlardır.
Kanımca Horkheimer’in kitle kültür kalıpları tezi Osmanlı toplumu ve onun devamı olan Cumhuriyet Türkiye’si için geçerli değildir. Okuma yazma bilenlerin oranının yüzde beş olduğu bir ulusun çoğunluğun içinde olduğu karanlığın nedeninin monarşinin kötü idaresinde aramak gerekir. Viyana bozgunundan sonra iki farklı yönde değişim görülmektedir. Batı hızla reformlar gerçekleştirerek bireylerin özgürlük taleplerini karşılarken Osmanlı tam tersine özgürlükleri daha da kısıtlayarak halkı aldatma yolunu seçecektir. Monarşinin tek yaptığı şey iktidar savaşlarıdır. Bürokrasi ise iktidarların siyasi manevralarıyla kişiliksiz ve basiretsiz bir çizgiye evrilecek halktan kopukluğu artacaktır.

Yüzyıllar boyunca örgütlenmesine izin verilmeyen sivil toplum kurumları gelişememiştir. Halk sadece dini kurumlar yani tekke ve zaviyeler etrafında örgütlenen sivil toplum kurumlarına katılabilmekte giderek temel hak ve özgürlükler için değil vaat edilen öteki dünya için çalışacaklardır. Cumhuriyetin ilanından sonra aynı yanlış devam etmiştir. Halkın ilişki içinde olduğu dini kurumlar yasaklanmışlardır. Bir yanda yasaklanan dini kurumlar öbür yanda bürokrat elitin dayattığı Modernite kurumları halk arasında iki farklı yapının oluşmasına neden olmuştur. Batılı anlamda moderniteye dönük gelişen bir elit azınlık ile yeraltına inen dini kurumlar etrafında örgütlenen geleneksel çoğunluk.

Modernite geleneksel bir yaşam süren çoğunluğa ne verebiliyor? Her gidilen yerde karşı karşıya kalınan derin bir uçurum. Paradigma uçurumu. Bir yanda Batılılaşmış bir elit azınlık, öte yanda batılılaşma yolunda başarısızlığa uğrayan toplum yaşamı için hiç de uygun davranışlar sergilemeyen çıkarcı yarı modernler ve hiçbir şeyden haberi olmayan farkındalığı düşük cahil çoğunluk.  Zaman içinde Batılılaşmış elit azınlık küçülecek onların yerini ise çıkarcı yarı modernler alacaktır. Devlet kurumlarında kitle haberleşme organlarında çoğalan çıkarcı yarı modernler iktidarı ele geçireceklerdir. Halkın yine hiçbir şeyden haberi yoktur. Teknolojinin ilerlemesine rağmen, kitle iletişim organlarının çoğalmasına rağmen geniş kitlelerin farkındalığı artmayacaktır.

Öyleyse nedir bu Modernite? Nasıl tarif edebiliriz? Sözlükten okuyalım:

“Genel olarak bir uygarlığın kendi gelişim çizgisi içinde görece en son dönemde geliştirdiği, özel olarak da Batı uygarlığının Rönesans ve aydınlanma dönüşümünden sonra kazandığı kültürel değer ve sosyal ilişkilerin özümsenmesi ile ortaya çıkan yaşam tarzı”[7]

Çoğu düşünüre göre öznesi “yaşam tarzı” olarak nitelendirilebilecek bir kavramdan söz ediyoruz. Bunu derinleştirecek bir kelime daha ararsak o da olsa olsa “gelenek” olabilir. Gelenek de oldukça karmaşık bir kavram olarak karşımıza çıkacaktır. Kimin gelenekten ne anladığına göre paradigma ağıyla karşı karşıya olduğumuz muhakkaktır. Bu nedenle geleneklerin tarifine de bakmamız gerekir:

Nedir gelenek?

 “Bir toplumda, bir toplulukta eskiden kalmış olmaları dolayısıyla saygın tutulup, kuşaktan kuşağa iletilen kültürel kalıntılar, alışkanlıklar, bilgi, töre, davranışlar ve anane”[8]

Sosyologların gelenek tarifi farklılık göstermektedir. Gelenek değişken midir? Kuşaktan kuşağa aktarılırken değişime uğrar mı? Dinle ilgisi nedir? Bu soruları cevaplamak gerekir. Moderniteyi geleneksel olanın karşısına getirerek bir zıtlık yaratmak kolaydır. Öte yandan Moderniteyi üretmiş olan Batılı toplumların geleneklere bakışı ile moderniteyi topluma dayatan elitlerin idare ettiği toplumların geleneklere bakışı çok farklı olacaktır. Gelenek kelimesi Hint Avrupa dillerinde etimolojik anlamda , “intikal etme”, “aktarılan” , “getirilen, taşınan” köklerinden üretilmiştir. Türkçede ise durum göründüğünden de karmaşıktır. Cumhuriyet öncesi dilde Osmanlıcada “adet” , “An’ane” kelimesinin kökünün Arapça ‘falandan nakledildi’ anlamındaki “an fulânin”den gelmekte olduğu ileri sürülmektedir. Batıdan ziyade Arap Fars kültürünün baskın olduğu Osmanlı toplumunun geleneklere bakışını din ve inanışlardan bağımsız düşünmek mümkün değildir. “Rivayet” kavramına da değinmek gereklidir. İnanışların nesilden nesile intikal ederek değiştiği Osmanlı toplumunda Müslümanlığı bazı hadisler gösterilerek yorumlayan din adamlarının geleneklerin önemli bir bölümünü oluşturduğu söylenebilir. 

Bahtiyar Aslan doktora tezinde toplumda geleneksel olanla geleneksel olmayan kültürlerin çatışmasının edebiyata yansımasını inceliyor: Geleneksel olanın izahında İslam literatüründe rivayet edenlerin (ravî) zincirinin uzun olduğu hadislere “an’aneli hadisler”  adı verildiğini belirtmektedir. [9] Önemle vurgulanan konu ise geleneklerin üzerine yerleştirilen aslında “özel” bir alan olan “din” olgusudur. Belirli bir dinin vurgulandığı geleneklere yönelik alan tartışmalı bir alandır. Bir toplumun kültürel geçmişini dini öğelerle gösterme eğilimi özellikle siyaset alanı için sonsuz olanaklar sunmaktadır.  Geleneklerine bağlı kalan çoğunluğun kamusal alanda yapılan bu din vurgusuna eğilimli olduğu söylenebilir. Bu vurgu moderniteyle birlikte azalması gerekirken aksine artmış, şiddetlenmiştir.  İki bin yıl önce ve bir başka kültürde geçerli olan geleneklere “kutsal” vurgusu yapılarak yaratılan etki hiç de azımsanacak bir güç değildir. Siyasi söylemlerde kutsal alan paylaşılamaz. Bir siyasi grup kutsal alanı kendi alanıymış gibi savunmaya başlar. Siyasi rakiplerini de bu kutsalı tehdit eden unsurlar gibi göstermeye çabalar. Bunda başarılı olursa iktidarı elde eder. Nitekim son elli yıldır kutsalı savunan siyasi partiler iktidara gelmişlerdir. Kutsal alan dokunulmaz kılınarak tartışma dışına itilir ve gelenekçi kitle üzerinde bir baskı kurulmaya çalışılır.

Modernitenin ne kadar göreceli olduğunu kavramanın esas ayırım noktası ise işte tam da burasıdır. Batının moderniteyle tanışması çok katı dindarlığın hakim olduğu ve milyonlarca insanın katledildiği engizisyon dönemi sonrası “Rönesans” çağına rastlar. İtalya’dan başlayarak on beşinci asırda aydınlanma dönemi ardından dinde reformasyon devri diye bilinen özellikle Kuzey Avrupa’da Protestanlığın yayıldığı yüz binlerce insanın din uğruna birbirini katlettiği çok uzun bir süreç yaşanır. Yüz yıldan fazla süren bu savaşlar sonunda Fransa’da halk devrimi gerçekleşir. Modernitenin esas anlamda başlangıcı olarak Fransız halk devriminin entelektüel ve kültürel atılımı kabul edilir. Modernite bazı düşünürler için Fransız Halk Devrimi ile özdeşleşmiştir. Fransız halkının geleneksel kilise kültüründen kurtularak bilimsel yöntemleri kullanarak sanayi devrimine hazırlanması çok önemli bir aşamadır. Bu bireyin özgür olduğu monarşinin yok edildiği bir alandır. Fransa monarşiden kurtulmuş ama daha sonra diktatörlükten kurtulamamıştır. Napolyon Fransa’yı farklı bir siyasi alana çekmiş askeri gücün dinin yerini aldığı farklı bir rejim ortaya çıkmıştır.

On sekizinci asırda Batıda bunlar cereyan ederken. Bazı Osmanlı bürokratlarının reçete olarak padişaha sundukları “Garpçılık” projeleri çok farklı bir fitili ateşleyecek, halkın değil bir avuç elit bürokratın ve zengin tüccarın modernleşmesi halkın ise her şeyden habersiz aynı yaşayan geleneksel yapıyı yaşamaya devam etmesine neden olur. Bu ikilem zamanla derinleşecek elitlerle çoğunluk halk arasındaki kültür makası giderek açılacaktır. Moderniteyi yaşadığını gösterme gayretinde olan elit, halkla bütünleşmek için değil halkla kendi arasına daha derin uçurumlar açmak için yapar.[10] Nitekim Bahtiyar Aslan da tezinde bu uçurumun nedenlerini ve süresine değinir:

“Batı dışı toplumlar için modernleşmenin anlamı, Batılı toplumlara benzemeye, onların değerlerini benimsemeye, Batının kurum ve anlayışını toplumda yerleştirmeye, yine bu kurum ve anlayışın gerektirdiği pratikleri hayata geçirmeye yönelik çalışmaların gerçekleştirildiği süreç demektir.  (…) Batı dışı toplumlar, özellikle de güçlü bir geleneğe sahip olan Osmanlı ve İran söz konusu olduğunda, modernleşme, kendini tarif için belirlenen “öteki” ye dönüşmek anlamına gelir. Dolayısıyla bu tür toplumlarda modernleşmenin “öteki” olana benzemek gibi bir zorunluluğa işaret eden bir yanı vardır. Bu psikoloji, içinde halli mümkün olmayan bir tenakuzu barındıran, dolayısıyla gelenekle modernin çatışmasından ayrı olarak sürekli bir çatışmayı diri tutan bir sürecin psikolojisidir.”[11]

Batı taklitçiliğinin ayyuka çıktığı on yedinci asır her bakımdan siyasal ve toplumsal açıdan trajikomik olaylarla doludur. Modernleşme sürecinde “paradigma” farklılıkları yaşanması doğaldır. Din, sanat, ekonomi ve siyaset alanlarında modernleşmek arzusu acaba çoğunluk tarafından da aynı iştahla isteniyor muydu? Yoksa bu “elit” bürokrasi tarafından bir reçete olarak yazılmış ve halka dayatmayla içirilmeye çalışılan bir çare miydi? Habermas üç büyük kültürel değere vurgu yapıyordu: Bilim, ahlâk ve sanat. Diğer düşünürlerin aksine Habermas modernitenin tamamlanmamış bir proje olduğundan söz ederek modernitenin aksayan yönlerinin düzeltilerek uygulanması gereğini vurgulamıştır. Post yapısalcı ve Post Modern düşünürler bu analize katılmayarak modernitenin iflas ettiğini söylemişlerdir. Eskiye doğru giderek modernitenin hangi alanlarda etkili olduğunu da görmek mümkündür.   

Osmanlı bürokrasisi giderek eriyen imparatorluğun yıkılmayla karşı karşıya olduğunu gördüler. Ötekileşme faturasını ödemeye hazır olan elit modernleşmenin gereği olan aydınlanmanın hümanizm, deizm ya da ateizm, akılcılık, ilerlemecilik, iyimserlik ve evrenselcilik gibi temel unsurlardan oluştuğunun bilincinde olarak halktan bu unsurlara uygun davranışları hemen beklediler. Kısa sürede yanıldıklarını da anladılar. Dayatmayla bu fikriyatı yerleştirmeye çalıştılar. Dinin ilerlemenin önündeki en büyük engel olduğunu halka anlatmaları çok zordu. Nitekim anlatamadılar da. Tabandan gelmeyen çarpık çurpuk bir modernleşme Batıyı taklit ederek yaygınlaştırılmaya çalışıldı. Batının dört yüz yılda geldiği seviyeye onları taklit ederek bir iki yılda gelene bilineceği düşünüldü. Kıyafet değişimi, harf değişimi geleneksel paradigmayı değiştirmeye yetmeyecekti. Öncelikle matbaanın üç yüz yıllık bir gecikmeyle 1740 yıllarında bu coğrafyaya geldiği düşünülürse bu süre içinde Batı’nın kültürel anlamda çok ciddi mesafe kaydettiği söylenebilir.  

Moderniteyi şark entelektüellerinin eleştirmesi başka Batılı entelektüellerin eleştirmesi ise bambaşkadır. Dr. Zeki Duman’ın makalesinden işte tam da böyle bir Modernite eleştirisi okuyoruz.

“Modernite nedir sorusuna, Berman’ın (2001) “şaşırtıcı bir paradokstur” deyişiyle ancak cevap verilebileceğini, modern siyasetin telosunun evrensellik ilkesi olması nedeniyle kamusala ilişin her şeyi birleştirmeyi düşlerken böldüğünü, evrenselliğe ulaşmaya çabalarken tikelliği öne çıkardığı için de bütünleşmeyi sağlayamadığını düşünür. Ona göre modernite olsa olsa, “hâkimiyet dürtüsüdür; umut, hırs ve öz güvenle dolu olma durumudur. Veya François Lyotard tarafından “doğa’nın boyun eğdirilmesi ve bir amaç yolunda ayrılmasıyla bir zaman dizisine sonluluk katmak için “kartezyen kararlılığı olarak tanımlanan şeyle ilişkisi olan davranışa ve tavra ilişkin bir bileşiktir” (Bauman, 2000a:176).”[12]

Modernitenin daha tamamlanmadan bir fiyaskoyla sonuçlandığını ve insanları yeniden köleleştirerek özgürlüklerini ellerinden zorla alan bir siyasi karmaşaya dönüştüğünü ileri süren düşünürler haksız da değiller. Aydınlanma felsefesinin ana teması olan insan düşüncesinin özgürlüğü, Liberalizmin ana teması olan serbest ticaret ve serbest rekabet alanları iktidara gelen siyasi akımlar tarafından genişletilmek yerine dar alanlara doğru sürüklenerek toplumda sosyal tabakalar arasında ciddi uçurumlar açmaya başlayacaktı. Yetmişli yıllarda tartışılmaya başlanan “postmodernite” , “yeni muhafazakârlık” gibi akımların moderniteye itibar kaybettirdiği de söylenebilir. Öte yandan on yedinci ve on sekizinci asırlarda sanayileşme hamlesiyle birlikte ortaya çıkan sömürgeciliğin moderniteyi yaymak adına uyguladığı baskının sonuçları hiç de olumlu değil. Modernite paketinin içinden toplumsal yaşama ilişkin birçok olumlu yön olmasına karşın ağır olumsuzluklar da var. Bireyin yaşamını hangi yönde değiştirdiğine bakılırsa daha sağlıklı sonuçlar alabilmek mümkün. 

Modernite dediğimizde ne anlıyoruz?  İklim Özdikmenli’nin tezinden aktaralım.[13]  

“Nietzsche’de Modernite tekil statüsünü kaybeder; yalnızca arkaik yasamın çözülüşü ve mitin çöküşü ile başlayan rasyonelleştirmenin tarihindeki son dönemi ifade eder. Ona göre, çağın kültürel ve bilişsel sorunları mitin yitiminden kaynaklanmıştır. (…) Mitolojinin estetik yeniden doğuşu düşüncesini Dionysos metaforu üzerine inşa etmiştir. Zeus’un gayrimeşru çocuğu Dionysos, Zeus’un karısı Hera tarafından deliliğe mahkum edildiğinden beri yabancı topraklarda dolaşmaktadır. Dionysos miti Mesih sel bir beklentiyi karşılamıştır, çünkü o “burada” olmayan ama döneceğine inanılan bir tanrıdır.” İklim Özdikmenli, s.45

 İşte burada modern olan ile geleneksel olanı karşılaştırma olanağına sahip olan şanslı kişilerin siyaset sahnesinde olmadığını düşünmek gerek. Geleneksel toplum düzeninde yaşamak isteyen çoğunluk “Cumhuriyet” ve “Demokrasi” kavramlarından pek bir şey anlamıyor. Anlamak da istemiyor. Kendini bir “birey” olarak değil “kitle” olarak görüyor. Konuşurken “biz” diye konuşuyor. Eleştirirken “onlar” , “büyüklerimiz”, “yapsınlar” diye üçüncü şahıs üzerinden aşırtmaya çalışıp “ben” ini saklıyor. Korku dolu bir kitle. Tarihi gerçeklerle yani devlet şiddetiyle yılmış bir kitlenin küçük bir parçası olmayı, cumhuriyet bireyi olmaya tercih ediyor. Bir gün ilahi adaletin yerine geleceğine inanıp sesini çıkartmıyor.





[1] Nehir tanrısı Cephissus ile Liriope’nin oğlu olan Narcissus ormanda avlanırken Nemesis’in gazabına uğrar. Nehir kenarında otururken suda kendi yansımasına aşık olan Narcissus,  nehre düşerek boğulur. Kendine odaklı daha doğrusu bunu aşırı kendini beğenme saplantısı haline getirenler için kullanılan bir kavrama dönüşmüştür.
[2] Diegesis: anlatma, dolaylı temsil.
[3] Çelik, Rifat, 21. Yüzyılda yeni biçim-anlatım denemeleri, Yüksek Lisans Tezi, Hacettepe Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü Heykel Ana sanat Dalı Programı, Ankara, 2006
[4] Yirmi birinci yüzyılda Türkiye’de bir siyaset adamının yetkilerini kullanarak bir heykeli “ucube” olarak nitelendirerek yıktırması ve kimsenin buna ses çıkarmaması bu topraklarda geleneksel otoriterliğin hala geçerli olduğunu ispat etmektedir. Batı ülkelerinde on beşinci asırda görülen bu uygulamaların artık günümüzde en azından bu ülkeler tarafından terk edildiğini söylemek mümkündür. Temeli halka değil de üst yapıdan yani elit siyasi otorite tarafından yönlendirilen kültür değişiminin iktidar geleneksel güçlere geçtiği vakit ters yüz edildiğinin en basit misali olarak “Ucube heykel” davası gösterilebilir. Heykeltıraş Mehmet Aksoy yargıya başvurmuştu fakat yargının siyasetle ters düşmemek adına bu konuda bir karar vermekten çekindiği söylenebilir.   
[5] Özertürk, Vildan, ÂRÂFTAKİ MÜNEVVERLER, https://www.academia.edu/

[6] Serdar Taşçı, Eleştirel kuramda Modernite sorunsalı, Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2010, İstanbul 
[7] Ömer Demir; Mustafa Acar, Sosyal Bilimler Sözlüğü, Ağaç Yayınları, İstanbul, 1992. s. 251.
[8] Türkçe Sözlük, TDK Yayınları, Ankara 2005.
[9] Bahtiyar Aslan, Cumhuriyet Dönemi Roman Kahramanlarında Kültürel Bocalama, Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi İstanbul, 2009, s. 6
[10] Varolan ekonomik farklılıkların ötesinde “monden”  yani modern vatandaş profili zamanla köylü-şehirli, okumuş-cahil gibi ikilemlere de başlangıç teşkil edecektir.
[11] Aslan Bahtiyar, s.13
[12] Zygmunt Bauman, Eleştirel Aklın Sözcüsü,  Dr. M. Zeki DUMAN s.4, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü
[13] İklim Özdikmenli, Jürgen Habermas ’ın Modernite savunusu üzerine bir değerlendirme, Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara, 2006

22 Oca 2014

Antik Roma Yolu


Kovanlık Antik Helen Roma Yolu 079
Kovanlık köyünün  yakınında olduğu söylenen ve her nedense çok iyi durumda olan iki bin yıllık antik yolu görmeye gidiyoruz.  Antalya Burdur yolunun otuzuncu kilometresinde Kovanlık köyüne sapan yola giriyorsunuz.  Asfalt yolda üç kilometre gittikten sonra toprak yola giriyorsunuz. Yol su birikintileri ve yağmur çukurlarıyla dolu. Dar toprak yol kıvrılarak Döşeme Boğazı diye bilinen  dağlara doğru uzanıyor. Bir çobana yol soruyoruz. İlerde karşımıza çıkacak olan köprüden sola dönüp arabanın gideceği kadar gidecek sonra yaya devam edecekmişiz.
Toprak yol bitiyor. Döşeme Boğazı'na bir kilometre kala arabayı bırakmak zorunda kalıyoruz. Çobanların derme çatma ağıllarının yanından yürüyerek ilerde görülen harabelere doğru yaklaşıyoruz.  Zemin sanki  kurumuş bir göl yatağını andırıyor. Sular çekilmiş toprak tüm suyu içmiş ama doymamış gibi görünüyor. Ayaklarımızı basarken irkiliyoruz.  Harabeler bir kervansarayın harabelerine benziyor. Etrafta bölgede hemen hemen her yerde gördüğümüz parçalanmış lahit kapakları, dinamit çukurları  buraların defineciler tarafından sık sık ziyaret edildiğini gösteriyor.


Kovanlık Antik Helen Roma Yolu 033
Antik yolun bu noktasında yoğun bir yerleşme olduğunu gösteren kalıntılar var. Nekropol alanı, sarnıç, agora gibi binaların kalıntıları halen duruyor. Muhtemelen burası bir geçiş noktası. Bir kırallıktan diğerine geçiş noktası. Pamphilia'dan Psidia'ya geçiş noktası. Buradan geçen yol Kuzeye Ariassos'a doğru gidiyormuş. (1) Bu antik yol ağının haritası var. David H. French adlı bir araştırmacı bu bölgenin bir haritasını çıkarmış.  Antik Anadolu coğrafyasında tüm kentleri birbirine bağlayan bu yolların önce Helen daha sonra da Romalılar tarafından yapıldığı erken Bizans ve Selçuklu döneminde de fiilen kullanıldığını söyleyen araştırmacılar var.
European 1950 Datum Equidistant Cylindrical Map:st paul1
İki bin yıllık bir yolun üzerinde yürümek çok heyecan verici. Döşeme Orta Ovası adı verilen yerden Döşeme Boğazı'na doğru kıvrılarak yükselen taş döşeme antik yol önümüzde uzanıyor. Basamaklardan tırmanarak çıkıyoruz. Ova yavaş yavaş arkamızda küçülüyor. Üç kilometre boyunca antik yolun coğrafi yapı gereği basamak sistemine göre iri ve küçük taşlar üzerinde yürüyoruz. Boğaza geldiğimizde şiddetli rüzgar karşılıyor bizi. Psidia platosunun serin havası Pamphilia ovasına akıp gidiyor.
Kovanlık Antik Helen Roma Yolu 045
Bu antik yolun "Via Sabaste"  olarak anılan yolun bir parçası olduğu kesin. Giray Ercenk de makalesinde yazıyor detaylarıyla.  M.Ö. 6. yılda yapılan bu yol tam tamına iki bin yaşında. Yolun Pamphilia kentlerine dağılan Batıya Phaselis'e doğuya Perge'ye uzanan bölümleri yok olmuş. Yol etrafında yoğun yerleşim bölgeleri var. Kovanlık Köyü büyük bir olasılıkla yolun tahrip edilmesinde büyük bir rol oynamıştır. Her gördüğümüz antik kentteki tablo değişmiyor. Köylüler hayvanlarını antik kentlerde otlatıyor zaman zaman da define arıyorlar. Yolun bazı bölümleri hiç bozulmamış. Bazı yerlerde ise heyelan ve selin yarattığı tahribatın  izleri var.
Roma İmparatorluğu'nun M.Ö: 129 yılında bölgeye hakim olmasından sonra ilk yaptıkları işin bu yolu onarmak ve genişletmek olduğu söyleniyor. (2) Bu yolun via sabaste adı verilen yolun başlangıcı olduğu da vurgulanıyor. Pamphilia ve Pisidia bölgelerini fetheden Romalı komutanlar ilk iş olarak yol yapımına girişiyorlar. Via Sabaste  Döşeme Boğazı'ndan başlayıp Perge'ye oradan da Side'ye kadar uzanıyormuş. Roma İmparatorluğunun Anadolu'ya yayılma ve yerleşme sürecinde "Asia Eyaleti" siyasi yapısını kurduğu ve buna bağlı olarak da garnizonlar ve güvenlik alanları oluşturduğu. Mevcut yol güzergahlarının tamir edilerek yeni yollarla takviye edilmesinin bölgede Roma askeri gücünün kısa sürede etkili olmasına yardımcı olduğu tarihçiler tarafından ileri sürülmektedir. Antik yolları araştıran İngiliz Arkeoloji müdürü Dr. David H. French makalesinde  elde ettiği bilgilerin ışığında antik yolların haritasını oluşturmaya çalışmıştır (3) Özellikle güney  Pisidia bölgesindeki antik yolların mil taşlarından söz etmektedir.  Roma İmparatorluk ordularının bu coğrafyada vergi toplamakta çok zorlandığı giderek askeri gücü artırarak vergi toplamayı kolaylaştırmayı hedeflediği bazı araştırmacılar tarafından  ileri sürülmektedir. (4) Öte yandan Anadolu'nun Roma orduları tarafından fethi çok da kolay olmamıştır. Pontos kralı Mithridates kırk yıl boyunca Roma ile savaşmıştır.  Romalı general Pompeus uzun mücadeleler ve siyasi manevralarla kralın en yakınında olanları ihanete zorlamış, oğulları ve en güvendiği generalleri tarafından ihanete uğrayan Mithridates yenildi böylelikle Roma İmparatorluk lejyonları tüm Anadolu'ya yayıldılar. Helen döneminden kalan küçük krallıklardan biri olan Pontos zamanın güçlü ordusu karşısında kırk yıllık bir mücadelenin sonunda  Galat, Kapadokya  ve diğer krallıklar gibi tutunamamıştır. M.Ö. 100 yıllarında başlayan Roma istilası M.Ö. 60 yıllarında sonuçlanmıştır. Bu tarihten sonra Anadolu'daki  Helen hakimiyeti sona ermiş Roma hakimiyeti başlamıştır. Roma yolları işte bu dönemde başlanıp yıllar boyunca geliştirilip tüm Anadolu'ya yayılan bir ticaret ve lojistik ağına dönüşmüştür.
Kovanlık Antik Helen Roma Yolu 076
Önce Likya sonra Helen daha sonra da Roma tarafından kullanılan, tamir edilerek genişletilen yol ağları tüm Anadolu şehirlerini birbirine bağlayan son derece ustalıkla yapılmış antik hazineler arasında yer almaktadır. Binlerce kilometre uzunluğundaki bu döşeme taş yolların çoğu malesef yok olmuştur. Özellikle dağlık alanlardan, boğazlardan  geçen yollar bozulmadan günümüze kadar gelmiş, öte yandan tarım arazileri ve yerleşme bölgelerindeki yollar köylüler tarafından bilinçsizce yok edilmiştir. Tarihi eser katliamı günümüzde de bütün hızıyla devam etmektedir. Koruma altına alınan bölgelerde hayvan otlatan, define arayan, taş ocağı işeten kişilerce tahrip edilen antik eserlerin yok oluşuna seyirci kalınmaktadır.
Biz iki bin yıllık bir yolun üzerinde yürürken Anadolu'nun gerçek kralı Mithridates'in işgalci Roma güçlerine karşı verdiği mücadeleyi düşünmeden edemedik.
 ---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
(1) GİRAY ERCENK:  Pamphylia Bölgesi ve Çevresi Eski Yol SistemiBelleten, C. LVI, Ağustos 1992, Sayı: 216’dan Ayrı Basım,Ağustos 1992
(2) Burak Takmer, Nihal Ömer Tünen : Batı Pamphylia'da Antik Yol Araştrrmaları, Via Sebaste, ADALYA, 2008 No XI, Antalya
3) Dr. David H. French, Roma yolları ve mil taşları,
(4) Murat Arslan, Mithridates Eupator ve Roma, Doktora Tezi, Akdeniz Üniversitesi, Eskiçağ dilleri ve Kültürleri, Antalya , 2002




7 Oca 2014

İtalyan Değirmeni

5 Ocak 2014 İtalyan Değirmeni Karapınar 026

Doğu Toros dağlarının Akdeniz’e paralel  uzayıp gittiği Serik Çandır bölgesine ANDOST grubu ile yaptığımız günübirlik doğa yürüyüşü hedefi olan İtalyan Değirmeni’ni görmeye gidiyoruz. Rehberimiz yöreyi çok iyi tanıyan Ahmet Bölükbaşı. Aşağıdaki yürüyüş planı ve haritayı otöbüste katılımcılara dağıtıyor.
Kızıllar Köyü adı verilen bölgeden başlayarak Soğanlı Dağı eteklerinden yürüyoruz. Rehberimiz parkurda değişiklik yapmış. Yörede yağan  yağmur sonrası kayganlaşan zemin  ve  ”şeytan kınası” adı verilen kaya likenlerinin tehlikeli olacağı varsayımıyla Soğan Dağı’na çıkışımız iptal ediliyor. Ormanlık arazide paralel bir seyir izleyerek yürüyoruz.
Ahmet Bölükbaşı 89 yaşında bir mühendisten dinlediği İtalyan Değirmeni hikâyesini anlatıyor:
Bölgenin İtalya tarafından işgal edilmesi yörede çok farklı algılanmış. İtalyan Değirmeni de bu işgal döneminden kalma. Ahmet Bölükbaşı kendisine anlatılan hikâyeyi şöyle özetliyor:
“İtalyanlar yöredeki su kaynaklarını elverişli buldukları için bir değirmen yapmaya karar verirler. İtalya’dan elli metre uzunluğunda demir döküm boru gemiyle  getirilir. Ormanın içlerine kadar develer ve katırlar yardımıyla güç bela taşınıp monte edilir. Değirmenci Anders Castelliano adlı iri yarı bir İtalyan arkeologdur. Castelliano iri yarı esmer yeşil gözlü çok yakışıklı bir adamdır. Yörede hiç kimse onun kadar güzel bir erkek görmemiştir. Zaten İtalyanların çoğu çok güzel ve yakışıklıdır. Castelliano köylünün buğdayını alıp öğütür ve elde ettiği unları da İtalyan işgal ordusuna gönderir. Yörede yaptığı kazılardan elde ettiği tarihi eserleri İtalya’ya kaçırdığı söylenmektedir. ”
İtalyan Değirmeni  özetle işgal döneminin acılarla ve yoklukla dolu  hikâyesidir. Ahmet Bölükbaşı Sevr Anlaşması’nın hazin sonu olarak görür bu olayı.
Bölgede su kaynaklarının zenginliği bilinmektedir. Nitekim  aynı coğrafyada kurulmuş olan örneğin Selge Antik Kenti’nin iki bin yıl önce yapmış olduğu su sisteminin yakın zamana kadar  devlet su işleri tarafından kullanıldığı söylenmektedir. Yetmiş bin nüfuslu bir antik kente su taşımak için inşa edilen su kemerleri ve künkleri bir adam boyundadır. İtalya’dan getirilen elli metrelik otuz santim çapındaki demir borunun neden bu kadar büyütüldüğünü izah etmek çok zor.
İnsanların ulaşamadığı ormanın derinliklerinde kuş cıvıltıları duyuluyor. Av tüfeklerinin sesi Soğan Dağından yankılanıyor. Bölgenin üç yaylası varmış: Muharcık, Burgaz ve Nanalı. İlerde karlı Ovacık Dağı bütün heybetiyle karşımıza çıkıyor. İki bin metrelik bir dağ.
Öğle yemeği arası verdiğimiz tepede İtalyan İşgalini düşünüyorum. Antalya bölgesinde bir çok alanda İtalyan etkisi var. Kaleiçi evleri, sağlık ocakları ve okullar etkilenmişler İtalyanlardan. Toplam üç yüz askerle gerşekleştirilen bir işgal.  Tarih 28 Mart 1919.
“28 Mart 1919 Cuma sabahı şehrin idari amirine başvuran İtalyan komutanlığı, şehirde İtalyan okulunda bulunan rahibelerin korktuğu gerekçesiyle 10 kişilik bir askeri birliği şehre çıkartmak için izin istedi. Askerlerin İtalyan okulundan çıkmamaları şartıyla izin verildi. Bunun üzerine saat 15.00 den itibaren İtalyan askerleri karaya çıkmaya başladı. 300’den fazla İtalyan askeri ile Antalya kısa sürede işgal edildi. İşgali 300 civarındaki bir asker sayısıyla gerçekleştiren İtalyanlar bu mevcudu 30 Mart 1919’da 6oo’e çıkardılar. Bu askerler şehrin içine ve çevresine çadırlı ordugâhlar kurarak yerleşmişler, postalar ve nöbetçiler görevlendirmişlerdir. Silâh ve mühimmat ambarlarını kontrol altına almışlar, Antalya’daki silâh ve mühimmatın başka yerlere nakline izin vermemişler, yollara yerleştirdikleri posta noktalarında yolcuların kontrolünü yapmaya başlamışlardır. 1922 yılında Antalya’nın nüfusu 24.000 civarında idi ve bu nüfusun 16.000’i Müslüman 8.000’i ise Hıristiyan, Yahudi ve Ermeni vatandaşlardan oluşmaktaydı.” Kaynak : Göksel Mahir Yılmaz, Antalya Solu  
Arkeolojik eserler konusunda da şu bilgiye rastlıyoruz:
“Biagio Pace, Roberto Paribeni gibi arkeologlar, halkı kendi yanlarına çekmek için ülkeleri lehinde propaganda yaptılar. İtalyan arkeologlar, çalışmalarını bazen Osmanlı Hükümeti’nin bilgisi dâhilinde yapmışlar; kimi zaman kendi başlarına hareket etmişlerdir. Ortaya çıkarılan eski eserlerin hükümete bilgi verilmeden koruma altına alınması Osmanlı Devleti’nin tepkisine yol açmıştır. Belgelerden anlaşıldığı kadarıyla, İtalyan araştırmacılar, buldukları bir takım eski eserleri hükümete haber verme ihtiyacı duymadan ülkelerine götürmüşlerdir.”  Kaynak : Göksel Mahir Yılmaz, Antalya Solu  
Castelliano'nun Avatar'ı
Gezi sona erdiğinde bazı tarihi gerçeklerin yörede farklı şekillerde algılanmasının ne kadar doğal olduğunu düşündüm. Büyük bir olasılıkla gözlerden uzak bir şekilde kazı yapmak isteyen bir arkeolog olan Anders Castilliano değirmeni bir (bahane) dekor olarak kullanıyor; tarihi eserler bakımından çok zengin olan Papmphylia bölgesinde Perge, Silyon, Selge gibi antik kentlerin tam ortasında işini yapıyordu.
İşin en ilginç tarafı ise henüz bölgeden neyin götürüldüğünün tam olarak farkında olmayan arkeologlar belki de yıllar sonra kaybolan eswerleri keşfedeceklerdir. Gördüğüm antik kentlerin hemen hemen hepsi hiç bir güvenlik önlemi alınmadan açgözlü hazine avcılarının insafına terk edilmiş durumda. Koyun keçi otlatma bahanesiyle antik kentlere giren köylüler tarihi eserleri hem tahrip ediyor hem de talan ediyor. Kültür bakanlığı personeli ise hırsızları uzaktan izlemekle yetiniyor.
Xanthos Letoon Patara 8 Mayıs 2013 098

30 Ara 2013

Ezoterizm[1]


Kadim öğretilerin günümüze kadar nasıl geldiğini anlamak kolay değil. Kadim öğretilerin ne olduğunu tarif etmek ise daha da zor. Bir çok disiplinin ortak yönünün bulunabileceği bir alan. Kimine göre bir eğitim sistemi, kimine göre inançlar bileşkesi, kimine göre ise gizli bilgilerin ve kadim sırların sembolleşmiş hali olarak da tarif ediliyor. Mistik, gizemli, sırlarla dolu metafizik bir alan. Batınî yani “içsel, içrek” bir alan.[2] Çoğu yazara göre ise kadim sırlara vakıf olan bir “rehber, mürşid” tarafından belirli bir sistem içerisinde “öğrenci, mürid” lere öğretilen bilgilerin ve bu eğitim sürecinin tümüne ve söz edilen aktörlerinin rol  aldığı tiyatro oyununa  verilen genel ad olarak tanımlanıyor.[3]

New Age veya “yeni dalga” olarak adlandırılan akımların tam merkezine de oturtulmuyor da değil. Hangi pencereden bakıldığına göre farklı anlamlar yükleniyor. Özellikle felsefe, dinler tarihi, okült,  gnost, sosyoloji ve psikoloji alanlarından yapılan göndermelerle bir tür kültür tarihi bilgi yumağına da dönüştürülmüyor değil.

Felsefe açısından yaklaşıldığında varlık bilgisi yani onkoloji çizgisinden başlayarak varoluşun tarihi bir düşünce silsilesi olarak önümüze gelir. Teolojik pencereden bakıldığında ise bilginin yaratandan geldiği bu nedenle kutsal olduğu gerçeği de vurgulanır. Gnost veya okült açıdan yaklaşanlar ise daha farklı bir yöne vurgu yaparlar.[4] Kadim Sümer, Babil, Asur ve Mısır Uygarlıkları süresince birbirine aktarılan mistik bilgilerin toplamına verilen eklektik bir ad olarak da karşımıza çıkarılır. Özellikle kozmoloji ağırlıklı Babil uygarlığının rahipler tarafından tutulan yıldız güncelerinde deşifre edilen , gezegen hareketleri ve güneş ve ayın yaşama olan etkileri insanların yaşamı ile ilişkilendirilir.

Bu kadar geniş bir alanı kavramak giderek zorlaşmaktadır. Bu karmaşaya bir de yönler ilave edilirse işin içinden çıkmak iyice zorlaşır. Batı ezoterizmi, Doğu ezoterizmi diye ikiye ayıran bir yaklaşımı da yok sayamayız.  Ezoterizmi daha iyi anlamak adına yaklaşımlar arasındaki ortak noktaları bulmak gerekir. Bu ortak noktaların başında ”inisiyasyon merasimi ” gelir. İnisiyasyon kelime anlamı olarak ”iykaf” veya “ergenleştirme, olgunlaştırma” demektir. İnisiyasyon “yol” a ya da “tarıq” a girmeye aday olan kişinin imtihanı ya da kabul edilme merasimi sırasında başından kabul ediliş aşamasına kadar yaşadığı fiziksel ve ruhsal sürecin tümüne verilen ad olarak da tarif edilebilir. Bir aday özel bir seçim sürecinden geçtikten sonra ancak aday olabilir. Seçilen yol’a göre inisiyasyon merasimleri de değişiklik gösterir. Kadim Mısır geleneğinde Sfenks’in altındaki yola getirilen adayın rahipler tarafından bir dizi imtihandan geçirildiği söylenir. Bu fiziki ve ruhsal zor engelleri  başarıyla geçen aday yeniden bir “mist” olarak doğar. Eski benliğinin içinden sıyrılıp bir tür ruhsal metamorfoz geçirerek “mist” seviyesine yükselir. Sınavı başaramayanlar ise ölürler. Adaylar ya ölecek ya da sınavdan başarıyla geçeceklerdir. Üçüncü bir yol yoktur.

İnisiyasyon aslında ezoterizmin temeli olarak nitelendirilebilir. Hangi yol’a girildiğine bağlı olarak her mertebede farklı sınavlardan geçer aday ve sonunda “mister” olur. Eski benliğini öldürür ve yeni değerlerle yeni benliğiyle doğar. Artık aday değildir. Yol’a giren bir mister dir. Gereken ruhi aşamaya erişmiş nefsini kontrol etmeyi öğrenmiş sırları öğrenmeye hazır hale gelmiştir. Yolun gerektirdiği eğitimi uzun ve çaba gerektiren bir çalışmayla sürdürür. Adaylıktan başlayan yolculuğu sürmekte ergenleşme,  olgunlaşma aşamalarını geçmiş , ölmüş ve yeniden doğmuştur. Yeniden doğan bilge insan artık farklı biridir. Eski benliğini öldürmüş yeni benliğiyle bir “mister” olarak yapması gereken şeyi yapacak, yürümesi gereken yolu yürüyecektir artık.

İnisiyatik yolun her kültürde farklı biçimlerde geliştiği kiminde bilim kiminde din kiminde metafizik kiminde ise gnost[5] veya okült[6] ağırlıklı  olduğu gözlenmiştir. Sırlara erişmeye çalışan aday, ruhu olgunlaştıkça sır kapıları kendiliğinden aralanacaktır. Yunanlı misterlerin deyimiyle Mathesis[7] ya da pathesis[8] sahibi olacaktır. Yeni-platonculuk[9] olarak da adlandırılabilecek olan bu eğilim günümüzde de binlerce yıl önce olduğu gibi geçerliğini korumaktadır.

Notlar:  Jale Kahraman’ın “Resim Sanatının Ezoterik Boyutları” konusundaki yüksek Lisans Tezinden yararlanılmıştır. 


[1] “Ezoterizm”de (Yun. Esoterikos);“Bir tinsel “merkez”den çıkan ve ancak, kendisine götüren belirli teknikler de dahil olmak üzere her şey aşıldıktan sonra ulaşılabilen bilgi türünden söz edilmektedir” (Faivre ve Voss, 2006:143) .
[2]  Ezoterizm: “İçrek yani dışa kapalı ve kendi içine dönük ya da apaçık olmayan” (Guenon, 2005: 17 ) .
[3] İnisiyasyon (Erginleme- Ezoterizm): „Dışarı‟daki, „yabancı‟, „harici‟, „bigane‟ kişinin „içeri‟ alınması, „mahrem‟ kılınması, ezoterik topluluğun üyesi yapılması, ezoterik bilginin ışığına kavuşmasıdır. Ezoterik inisiyasyon, bireyde, varlığın bir alt aşamasından bir üst aşamasına geçişi tinsel olarak gerçekleştirmeye yönelik süreçtir (Guenon, 2005:17) .
[4] Gnosis (Tefekkür-Marifet): “Sezgi yoluyla elde edilen bilgi. Eski Yunanca da iki bilgi türü vardı: Mathesis; öğrenilebilir bilgi, Pathesis; his, ıstırap yoluyla edinilen bilgi” (Hançerlioğlu, 1993:113) .

[5] “Yunanca bir sözcük olan gnosis bilgi anlamına gelmektedir. Gnostisizm, milatın ilk yüzyıllarından önce Akdeniz bölgesinde görülmeye başlanan ve oradan da Orta Asya‟ya doğru uzanan, çeşitli mistik inisiyasyona yönelik dinler, mezhepler ve bilgelik okulları için kullanılan genel bir kavram ya da öğretidir” (Akıncı, 2008:21)
[6] Okült: “Latince Occultus. Sırlar bilgisi, Genellikle 'doğaüstünün bilgisi' olarak anlaşılır. Popüler anlamda ise belli kişiler tarafından anlaşılan bilgi olarak da düşünülür” (Akıncı, 2008:13) .
[7] Hançerlioğlu –öğrenilebilir bilgi
[8] Hançerlioğlu-ızdırap yoluyla elde edilen bilgi
[9]Yeni Plâtonculuk: “Antikçağ sonlarında dinle felsefenin birleşmesi ile oluşan sadece filozofik değil daha ziyadesi ile teozofik, Hermetik hatta mistik bir akımdır” (Hançerlioğlu, 1993:743) . 

28 Kas 2013

Dünya

“İnsan, o kadar çok duygusunu gizlemek zorunda kalıyor ki, utançtan yüzü kızarıyor.”
Jorge Luis BORGES:

Dünya kelimesinin kökeninin Arapça olduğunu ileri sürenler var. Bu araştırmacılara göre de etimolojik anlamı ise “aşağıda olan” , “aşağılık olan” demek oluyormuş. Dünya kavramının biri somut diğeri ise soyut olmak  üzere iki anlam alanı olduğunu söylüyorlar.

Somut anlamlara bakıldığında  yeryüzü, yerküre, soyut olarak bakıldığında ise  iki farklı yaşamdan söz edildiği söylenebilir: Aşağıdaki yaşam ve yukarıdaki yaşam. Değişik dillerde farklı soyut anlamların yüklendiği “dünya” kelimesinin bir çok disiplinin yer aldığı sosyal bilimler alanında siyaset, hukuk, müzik ve felsefenin konusu olduğu da söylenebilir.

Dünya aslında bir varoluş alanı olarak çıkıyor karşımıza. Varoluşun miti, varoluşun hikayesi hep dünya ile ilişkili. Dünyaya gelen insan, ölünce bu dünyadan “ebedi maşrık” a yolcu ediliyor; ya toprağa gömülüyor ya da yakılıyor. Kimi inanışlara göre öteki dünyada bilinmeyen bir yere bilinmeyen bir zamana göç ediyor. Özel bir törenle  öbür dünyaya yolcu ediliyor. Fani dünya, yalan dünya gibi tanımlarla bazı inanışlar yaşanan ortamın ve çağın anlamsız kılınmasına, yaşanan dünyanın esas olmadığını bir suret olduğunu serzeniştiriyor.  Dünya yaşamı bir yerde asıl yani gerçek olmayan bir kavrama indirgenmek isteniyor. “Boş dünya”, “yalan dünya” tanımı da bir yerde bir başka soyut kavramı güçlendirmeye çalışıyor. Vaat edilen dünya da diyebiliriz buna. İnançla ilişkilendirebileceğimiz bu soyutlama ölümlü insan için ölümsüz olma fırsatı oluyor bir yerde. Dünyanın bu halleri inançla bağlantılı denebilir. Öte yandan siyasetin de dünya kavramıyla yakından ilgilendiğini biliyoruz. Dünyanın hakimi olma rüyasıyla yığınları peşinden sürükleyen İskender, Sezar, Napolyon ve Hitler unutulmamalı.   Para kazanan insan ise dünyalığını yapıyor. Yaşam alanı olarak dünya bir zindan da olabiliyor bir cennet de. Dünya tersine dönebiliyor. Birilerine dünyayı dar etmek isteyenler de olabiliyor. Bir anlamda dünya kavramı yaşamla eşanlamlı gibi. Yaşam ve dünya her çağda farklı kavramları taşıyor.

Dünya varsa zaman da var; Dünya yoksa zaman da yok diyebilir miyiz? Kimi Yunan filozoflarına  göre iki tür zaman var: “Kronos” zamanı ve “Aion” zamanı. Zamanın anlamlandırılması ise soyut düşüncenin gelişimi ile alakalıdır. Deleuze ‘ a göre düalist düşünce paradigması gerçeğin zıtlıklar ötesindeki nüanslarının ortaya çıkmasını engellemektedir. Ampirist felsefenin önde gelen filozofu  Descartes  ise duyuların tanıklığına başvuruyu,  deneyimler hakkındaki yargıları reddeder;  matematik ve mantıktan da kuşku duyar. İnsanın deneyim elde etmeden “cogito” benlik bilgisi elde edebileceğini savunur. “Cogito ergo Sum” sözü ünlüdür. Bu Türkçeye “Düşünüyorum öyleyse varım.” olarak çevrildiğini görürüz. Bu çeviri ne kadar doğrudur? Kartezyen cogito düşüncesi deneyimden çok inanca dayanmaktadır. Cogito ise benlik bilgisi olarak çevrilmelidir. Düşünerek kendi benlik bilgisine erişen öznenin (insanın) gerçeklerden uzaklaşacağı kuramı Deleuze ‘a aittir. Deleuze insanı eylem yapmaya, deneyim elde etmeye ve ancak bu sayede gerçek benliğine yaklaşabileceğini ileri sürer. Deneyimi olmayan bir özne giderek kendi algı sınırı dışındaki kurgulanmış olayları gerçek gibi algılama eğilimine ulaşacaktır.




Dünyanın seni etkileyen yanı ise bir gezegen olarak büyüklüğü. Kırk bin kilometre uzunluğunda çapı olan bir küre. Dünya üzerinde kaç ülke yaşadığı, kaç dil konuşulduğu, hayvan ve bitki türleri gibi muazzam bir aritmetik yığınını oluşturan sayısal değerler ise bir bilgi yığınından öte bir şey değil. Bu bilginin neye yarayacağı ise ayrı bir tartışma konusu olabilir. Dünya konusunda bilgi edinmek için öncelikle bu bilgiyi ne yapacağını düşünmen gerek. Dünyanın çapını bilmek ne fayda sağlayacak? Uzay endüstrisi için faydalı olabilir, metroloji için faydalı olabilir. Başka alanlar için de faydalı olabilir ama aç Afrikalı yığınları doyuracak bir işe yaramadığı kesin.

İnsan yaşamı yani ömrü mevsimlerle de ölçülebilir. Kaç bahar görebilirsin? Kaç kez denize girebilirsin? Ölmeden önce yapmak istediğin on şey nedir? İşte bunlar hep göreceli sorular olarak karşına geliyor. Bugünden başlayarak geriye gitsen, doğduğun güne örneğin ve oradan babanın doğduğu güne oradan da dedenin doğduğu güne. Bu zaman yolculuğunu yapmak için bilgiye ihtiyacın var. Bu bilgilerin zaman ekseninde dizilişi ayrı bir sorunu beraberinde getirecektir.

Büyük medya devlerinin sayfalarına  bakıyorsun. Sayfanın sol yanında en yukarıda “world” kelimesini görüyorsun. Yani dünyadan haberler. Özellikle de Ortadoğu ülkelerinden haberlere rastlıyorsun. İran bu aralar dünyanın en sıcak ülkesi. Sonra Irak, Suriye ve Mısır. Ortadoğu ülkelerinin haberleri dünyadan haberlerin odağında yer alıyor.


Ülkeleri tanımak, sorunları anlamak farklı kültürden olan insanların birbiriyle barış içinde yaşaması için gerekli. İranlı bir taksi şoförü ile New Yorklu bir taksi şoförü oturup konuşsalar acaba birbirlerini anlayabilirler mi?  Farklılıkları ne kadar önemli bir sonucu doğurur. Öte yandan İranlı bir politikacı Birleşik Devletler  politikacısıyla oturup konuştuğunda dünya geriliyor. Nükleer bomba tehdidi, kimyasal silahlar ve diğer tehditler havaya savruluyor. İşte tam burada ülkeleri bir tespih  tanesi gibi bir ipe dizemeyeceğinizi anlıyorsunuz. Kültürlerin çatışması, kültürlerin odağında insan gibi bir çok kavramla boğuşmak zorundasınız. Dünya başlığı altında yer alan yazılar biraz da bu öteki olanı anlama uğraşısının kayıtları olarak değerlendirilmelidir.

İlkçağlardan beri evrensel kültürün bir öznesi olma uğraşı veren insan  inanç ve güç dengesinde ince bir çizgide yürüyerek yol almıştır. Bilgili ve eğitimli olan azınlıkla bilgisiz ve eğitimsiz olan çoğunluğun orantısız ilişkilerini yönlendiren bir seçkinler grubu hep var olmuştur. Seçkinler grubunun cahil çoğunlukla bağlantısını düzenleyen farklı bir grup daha vardır ki, bunlar kanun koyucu ve emredici olmak üzere ikiye ayrılırlar.

Kanun koyucu seçkinler sınıfı öncelikle kendi çıkarlarını  gözeterek güç piramitleri oluşturmuş çıkarlarını garantiye almak üzere yalanlara ve gizemli hikayelere dayanan söylemler geliştirmişlerdir.  Yığınlar birey olduklarını idrak etmede zorlanırlar. Çağımızın felsefecilerinden Deleuze’ün  “bir özne olarak birey”e yaklaşımı beraberinde bir çok felsefi soruyu da getirmektedir.
Bireyselleşme sürecine giren idrak etmeye çalışan insan olayların kurgusu içinde yığınların yapay kollektif bilinci altında ezilebilir de. Yığınların  cehalet fırtınalarında sürüklendiği yapma limanlarda bireyselleşmeden söz etmek bireyselleşme sürecini yaşayan insanın güvenliğini ve özgürlüğünü tehdit edebilir. İnandırılan ve sorgulamayan yığınların acımasız infazlarına yön veren seçkinler bazı durumlarda dünyanın gidişini farklı coğrafyalara sürükleyebilecek yalanlar üretebilirler. Bir özne olarak insanın dünya üzerinde tek başına olmadığını söylemek gerekir. Bireyselleşme sürecinde değişim geçiren “ego” düşünce yeteneğini yani “cogito” özelliğini düalist bir dar alana hapsedip özgürlüğünden fedakarlık edebilir. Olaylar bütünü içinde bir zaman örgüsü üzerinde hareket eden “ben” düalist dünyanın  var olduğu ikili alanda kamayı veya kalmamayı seçecektir. İyinin kötüyle var olduğu bu dünyada “ben” bir özne olarak görünmeyecektir. Her zaman bir yığın olarak görünecek ve görülecektir. Kültür sınırlarıyla etiketlenen “ben” o etiketin tutsağı olacak, yeni bir “ben” yaratmaya çalışsa da bunda başarılı olamayacaktır.

Dünya ve varoluş ilişkisi düşünüldüğünde insanın yıllar öncesinden gelen “düalist” düşünce geleneğinin insanın özgür düşünme eyleminde bazı engeller oluşturduğunu ileri süren felsefecileri hatırlamamak elde değil. Yıllar boyunca insanlar karşıt anlamlar üretilerek ilerleyen düşünce yapısı gereği zıtlıkların ötesine geçemeyen, yeterince detaylı düşünmeyen kolaya kaçan beyinlerin ürettiği düşüncelerle beslendi. İnanç ve bilim ortaçağda birbiriyle zıt kutuplara yerleştirildi. Bilim adamları dinsiz kafirler olarak ilan edildi. Yakıldı, asıldı ve yok edildiler. Bilim adamları din adamlarını öldürdü mü? Tarih sahnesinde böyle bir şey yok. Hep din adamlarının kıyımı ve zulmü var. Bilim adamlarının doğrudan zulüm ve kıyım yapıp yapmadıkları Hiroşima’ya atılan bomba kapsamında tartışılmaktadır. Bir yerde paralellik kurulabilir. Ortaçağdaki Tapınak Şövalyeleri dışında din adamlarının doğrudan insanlara zarar verdikleri çok az görünür. Din adamları etkiledikleri kralın askeri gücüyle ölümlere sebep vermişlerdir.  Bu anlamda dolaylı olarak zulüm etmiş ve kıyım yapmışlardır. Aynı şekilde bilim adamları icat ettikleri silahlar vasıtasıyla insanlara zarar vermişlerdir. Günümüzde bu zarar sürmektedir. Zaman ekseninde geçmişe bakan öznenin şimdi ve gelecek sarmalında deneyimlerine dayanarak algıladığı gerçek önem kazanmaktadır. Deleuze’un “Kronos” ve “Aion” zaman kavramlarına değinmekte sonsuz fayda var.

“Deleuze Ayrım ve Yineleme’de zamanın üç sentezi üzerinde durur ve oluşa izin vermesi açısından Nietzsche ile birlikte gelecek zamanı olumlar. Ama daha sonra gittikçe zamanı olayla olan birebir ilişkisi içinde düşünür ve Aion ve Kronos zaman ayrımı yaparak geçmişin ve geleceğin şimdi içinde kasıldığı bir olaysal zaman düşüncesi geliştirir. İkinci zaman (virtüel geçmiş), şimdiyi tasarlamayı bırakmadığı sürece, birinci zamanın (edimin şimdisi) tamamlayıcısı olmaktan çok rakibidir. Bu
düşünce artık Kronos’un egemenliğine izin vermeyen bir düşüncedir. Tamamlama daha çok ikinci zaman ile üçüncü zaman (bengi dönüşün geleceği olumlaması) arasında gerçekleşir: “geçmişi ve geleceği genişleten ve içine çeken bir şimdi yerine, Aion ile birlikte yayılan şimdi, geçmişin kısımlarına ve geleceğin kısımlarına bölünme süreci içinde buharlaşır” (Deleuze, 1969: 78). Yani artık Kronos’un yayılan şimdisi yoktur, sadece Aion’un sonsuz geçmiş ve geleceği vardır.”[1]Kudret Aras, Doktora Tezi, S. 142

Kudret Aras’ın doktora tezinde kapsamlı olarak incelediği Deleuze düşüncesine göre, Aion’un sonsuz geçmiş ve geleceği vardır. Yani zaman bin parçaya bölünmüştür. Bu ne anlama gelmektedir? “An-ı Daim” kavramı Aion’u açıklamaya yeterli midir?  Aslında değildir. Paradoksal bir şimdi yerine interaktif ve dönüşüm geçiren ve sürekli hareket halinde olan deneyimlerin varettiği bir öznenin  şimdisinden söz ediyor. Bir kısmı geçmişte olan bir kısmı gelecekte olan ve sürekli değişen bir şimdiden söz ediyoruz. Bu dünyaya geri dönen insan varolduğunun da bilincine erişecektir. İnsan toplumsal olayların tam ortasında deneyim kazanmaktadır. Algıladığı olaylar onun varlığının bir parçasıdır. Siyasi ya da gayri siyasi diye düalist bir düşünce tarzının ürettiği  aion yerine siyasi olayları algılayan özne kendine göre çıkarımlar elde etmek için o olayların ortasında yer aldığının bilincinde olmalıdır. Deleuze  dünya yaşamını yani insanın varoluş paradoksunu  aion kavramıyla çözümlemeye çalışmaktadır.

Nasıl bir dünya ?

Şizofrenik bir dünya .




[1] Kudret Aras, GILLES DELEUZE FELSEFESİNDE ÖZNE-OLUŞ’UN  ONTOLOJİK TASARIMI, Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi, Ankara, 2013 

Hakkâri İzlenimleri (1)

Yedi günlük Rize Çamlıhemşin Yaylaları ve beş günlük Hakkâri gezisinden döndükten sonra bir kaç gün şaşkınlığımı üzerimden atamadım. Hem Ka...