16 Haz 2013

This is not the end..


End of the beginning

“Now this is not the end. It is not even the beginning of the end. But it is, perhaps, the end of the beginning.”
Sir Winston Churchill, Speech in November 1942
Artık gösterilerde polisin yarattığı istenmeyen şiddet olayları mantık ve hukuk sınırlarının ötesine taştı. Kim görüntüyü kaydetti bilmiyorum ama sosyal medyada bir polisin kendini polis aracının önüne atarak direnişini sürdürmek isteyen bir vatandaşa tekme attığını görmek çok acı.
Bu görüntüyü hazmetmek çok zor. Demokratik bir hukuk devletinde polis vatandaşa böyle davranabiliyorsa bu Churchill’in söylediği gibi “sonun başlangıcı” demektir.
12 Mart döneminde Fruko diye adlandırılan polislerle jandarmanın oluşturduğu özel güvenlik güçlerinin öğrencilere acımasızca saldırdığı dönemleri hatırladım.
Batıda tüm ülkelerin tadını çıkardıkları özgürlük demokrasi hayâliyle geçen kırk yılda bir arpa boyu yol alamadı ülkem …..
Yazıklar olsun…

10 Haz 2013

Cedrus Libani


9 Haziran 2013 Çılıkara Nikon P 510 056

Çığlıkara Ormanı adı verilen bölgeye ilk kez gidiyorsun. Kendilerine “Rota” adını veren doğa severler grubu ile. Sabah saat beşte uyanıp hazırlanıyorsun. Ormana, Elmalı Finike yolu üzerinde “Tekke” köyünün içinden geçilerek çıkılıyor. Oraya kadar gitmişken “Abdal Musa” türbesini de ziyaret ediyorsunuz.
Orman yolu dar ve tehlikeli. Minibüsün şöförü virajları alırken boncuk boncuk terliyor. Kıvrıla kıvrıla yükseliyoruz. İki bin metreye ulaştığınızda sedir ormanına girdiğinizi anlıyorsun. Anıt ağaçların en genci bin yaşındaymış. İki bin yaşında olan “Koca Ağaç” orada tüm heybetiyle karşınızda duruyor. Likya Uyarlığı ile aynı yaşta ama yaşayan bir canlı ile tanışmak çok heyecen verici.
Tarihe tanıklık eden bu sedir ağacı ve ailesi 1991 yılında koruma altına alınmış. Öncesinde kereste tüccarlarının bilinçsizce tahrip ettiği ormandan geriye kalanlar artık emniyette. Kerestecilerin ormanın hemen hemen yarısını tahrip ettikleri söyleniyor.
Gezi Parkı’nda iş makinalarının ağaçları tahrip etmesi için emir verenlerin ve tepki gösterenlerin görmesi gereken ormanlardan biri Çığlıkara Ormanı.
9 Haziran 2013 Çılıkara Nikon P 510 226

İnsanın doğayla uyum içinde yaşaması yerine sürekli doğayı tahrip ederek yok etmesinin sonuçları istatistiki verilerle sabit. Demokrasi geleneğinin  iki bin yıl önce  varolduğu bu topraklarda şimdi buyurgan bir kültür hakim. Roma İmparatorluğu’nun bu topraklarda yaşayan insanlara iki bin yıl önce getirip dayattığı buyurgan sistem. Pergamon (Bergama) kralı üçüncü Attalos’un vasiyeti gereği Roma İmparatorluğu’na hibe edilen topraklarda kurulan Asya Eyaleti, yeni bir siyasi sistemi de beraberinde getiriyordu. Sihirli siyasi kavramlar bölgeye hızla yayılıyordu.: Provincia, Magistratus, Praetor, Consül,Imperium, vb.Roma’ya yani uzaklardaki bir güce bağlı buyurgan bir idareye alışıktı yöre halkları. Üç yüz yıllık Pers hakimiyeti yerini Yunan generallerine daha sonra da Perikles’in kurduğu birliğin kurallarına göre idare edilen bölge Romalı general Pompeyus’un idaresine bırakılmıştı.
Koca Ağaç’ın daha bebek olduğu günlerde kurulan birliğin idaresinde insanların alışık oldukları demokrasi anlayışı sorunlara sebep oluyordu. Şehir devletleri bir yıllığına seçimle atanan idarecilerin  consensus idaresinden askeri idareye geçiyordu. Romalı komutanlar halkın alışık olduğu demokratik idare yerine Praetor idaresini baskı uygulayarak kabul ettirdiler. Koca Ağaç bu değişime iki bin metreden tanıklık etti. Aynen şimdi Gezi Parkı’nda ve diğer kent merkezlerinde uygulanan polis baskısını izlediği gibi. Ne farkı var? İki bin yılda ne değişti? Koca Ağaç’ın yaşadığı bölgedeki arkadaşları ve akrabaları baltalı insanlar tarafından yok edilmeye devam ediyor.
Koca Ağaç ‘a bakarken polisin şehirlerde insanlara sorumsuzca uyguladığı orantısız şiddeti düşünüyorsun. Seçimle başa gelen Preator isteklerini baskı uygulayarak kabul ettirmeye çalışıyor. Halk meydanlarda direniyor. Likyalılar’ın Romalılar’a direndiği gibi.
9 Haziran 2013 Çılıkara Nikon P 510 149
Bu bir ayakta kalma savaşı. Demokratik geleneklerin varolduğu bu topraklarda baskı uygulayanların karşısına çıkan Abdal Musa’nın  bir geyik kılığına girerek bu ormanlarda gezindiği söyleniyor. Koca Ağaç bin yaşına bastığında buna da tanıklık ediyor.
Ormanda yürüyüş yaparken bu dev sedir ağaçlarının ihtişamından heyecen duyuyorsun. Bir masal ülkesine gelmiş gibi, olanaksız bir zaman dilimini yaşar gibi havada çiçekten çiçeğe konan kelebeklerin uçuşunu izliyorsun. Kelebekler insanlardan korkmuyorlar. Ellerine konan kelebeklere bakıyorsun. Rengarenk kelebekler gerçek üstü bir dünyaya taşıyor seni. İnsanların hırslarıyla yok ettikleri doğanın cömert canlılarının çığlıklarını duyuyorsun.
Dokuz göller olarak anılan bu bölgede artık göl olarak iki gölet kalmış. Avlan ve Baranda göletleri. Bu göletlere de yerleştirilen pompalarla kontrolsüz su çeken köylülerle konuşuyorsunuz. Toprak sahibi köylüler  hiç bir sorumluluk taşımadan devleti suçluyorlar. Bu göllerin suyunu diledikleri gibi kullanma hakkına sahip olduklarını söylüyorlar. Burada çevreyi yok eden halkın ta kendisi. Ne büyük çelişki. Devletin hangi aşamada devreye girdiğini Alakır vadisi hes projelerinden biliyorsun. Halk bu projeye de karşı çıkıyor. Neden karşı çıktığını biliyor mu? Evet biliyor. Dengelerin oluşması için bilinçli bir halk ve bilinçli devlet adamları gerekiyor. Halk demokratik geleneklerden yoksun. Çevre bilincine de sahip değil. Devlet ise ne pahasına olursa olsun maddi kaynak yaratma peşinde. Kültürel eksiklik ve bilinç farkı her yerde ortaya sorun olarak çıkıyor. Sorunları çözmek yerine baskıyla yok etme yolunu seçen yeni preatorlar türüyor. Roma geleneği tümüyle yayılmış bu topraklara. Eski oysa orada duruyor. Koca Ağaç buna tanıklık ediyor….

7 Haz 2013

Çoğunluk ve Azınlık Demokrasisi


Seçim sandığından çıkan neticeye göre şekillenen bir parlementoda her oylamada sonuç aynı çıkacaktır.
Çoğunluğu elinde tutan grup hükümeti kuracak, devletin tüm olanaklarını kullanma hakkına sahip olacaktır. Çoğunluğun sürekli iktidarda kalma olanağına sahip olması ve muhalefetin iktidar şansının olmaması durumlarında demokraside hasarlar meydana getirmekte, azınlık grubun siyasi ve ekonomik menfaatleri tehlikeye düşmektedir. Bu demokrasi dengesini sağlamak için bazı düzenlemeler zorunludur.
Hangi Demokrasi? (1) sorusuna cevap aramak adına bir makale kaleme alan Dr. Nur Uluşahin demokrasinin günümüzdeki türlerini tanımlıyor:
  • a- Klasik Liberal Demokrasi ve Ulus-devlet Modeli,
  • b- Azınlık-Çoğunluk İlişkisine Açılan Farklı Pencere: Ortaklıkçı Demokrasi ve Güç Paylaşımı Düzenlemeleri,
  • c- Çokkültürlü Demokrasi ve Etnik Demokrasi, 
Bugün Türkiye'de hangi tür demokrasiyi görüyoruz? Bu görünen demokrasinin temel taşları ve eksikleri nelerdir?



Öncelikle Türkiye'de bir "Anayasa" sorunu olduğunu söylemek gerekir. Mevcut anayasa halkın demokratik taleplerini karşılamaktan öte baskıcı ve diktatoryal bir yönetime hukuki çatı oluşturmaktadır. Bireysel hak ve özgürlükler yasalarla teminat altına alınmış olmasına rağmen uygulama iktidarın siyasi amaçlarına göre değiştirilebilmektedir. Devlet ve hükümet ayrı birer kurum olması gerekirken siyasallaşan devlet bürokrasisi marifetiyle devlet hükümetin siyasi çizgisinde hareket etmektedir.

Polis halka düşmanca davranmayı görevinin icabı olarak görebilmekte, bürokratlar kendilerini ayrıcalıklı bir statüde gördükleri nedeniyle hizmet etmeleri gereken halka baskı uygulayarak yasal çizgilerden uzaklaşmakta bunu da görvinin icabı olarak göstermek istemektedir. Siyasi olarak bakıldığında 2002 yıllarına kadar askeri vesayet altında olan demokratik sistemin askerden boşalan yere hükümetin oturmasıyla farklı bir evreye girdiği söylenebilir. Çoğunluk iktidarı, iki yüzlü bir söylemle ülkeyi ikiye bölen " AKP'ye oy verenler ve vermeyenler " siyasal eğilimi devletin tüm katmanlarında hayata geçirdiği gibi medya, üniversiteler, sendikalar, sosyal ve meslek denekleri gibi STK 'larda da "yandaş ve yandaş olmayan" ayırımı meydana getirmişlerdir.
Bu uygulamalara bakılarak  mevcut demokrasinin kusurlu ve eksik olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bu eksikliği tamamlayacak olan iki önemli unsur yeni anayasa ve yeni seçim sistemidir. AKP yönetimi anayasa çalışmalarında "dediğim dedik" tavırlarıyla çıkmaz sokaklar yaratmışlardır. anayasa komisyonunun mevcut parlemento yapısıyla yeni ve herkesin mutabakat sağlayacağı bir anayasa yapması olanaksız hale gelmiştir. Baskıcı tavırlarını her geçen gün artıran, halka rağmen dayatmacı bir siyasetle demokratik hak ve özgürlükleri azaltan mevcut iktidarın desteğini yitirdiği söylenebilir.
Sonuç:
  • "Gezi Parkı Olayları" olarak adlandırılan halk ayaklanmasının "masum çocuklar tarafından 15 ağaç için" yapıldığı analiziyle yola çıkan bazı akademisyen ve gazetecilerin yanlıdığı ortadadır. 
  • Hükümetin taviz vermeyen "nobranca kibir dolu" yaklaşımı dikta rejimlerinde görülen bir tavırdır.
  • Muhalefetin beceriksizliği bu olayda da ortaya çıkmıştır. Gezi Parkı projesinin tartışılması aşamasında konuya ilişkin yasal müdahalede bulunmayan muhalefetin, ayaklanma sonucunda olayı sahiplenmeye çalışması son derece çirkin ve ucuz politika tanımına girmektedir.
  • STK 'ların siyasallaşmak zorunda kaldığı bu dönemde Batı  demokrasilerinde olduğu gibi daha aktif ve zamanında politika üretecekleri vakit gelmiştir.
  • Hükümetin yasal olmayan sansür, baskı, aşırı güç kullanımı gibi uygulamalarını yasal yollarla bertaraf edecek STK destekli   eylemlere daha fazla ihtiyaç duyulacaktır.
  • AKP bu baskıcı siyasetini sürdürdüğü taktirde önümüzdeki seçimlere kadar  halk nezdinde desteğini kaybetmeye devam edecektir. Bu ayaklanma olayıyla birlikte bu kaybın % 20-25 civarında olabileceği söylenebilir.
  • Siyasal boşluğu ortaya çıkacak yeni liberal bir partinin doldurabileceği söylenebilir.
(1) Liberal Demokrasinin Çıkmazı:Çatışma Karşısında Barış için Azınlık-Çoğunluk İlişkisini Yeniden Düzenleme Gereği Yrd. Doç. Dr. Nur ULUŞAHİN *

3 Haz 2013

Baranda Gölü



Baranda Gölü 1 Haziran 2013 148

Elmalı Kaş karayolu üzerinden İslamlar köyü sapağından toprak yola sapıyorsunuz. Likya Dağları ve Yaylaları doğa sevenler kulübü organizasyonunda Baranda Gölü ve çevresinde günübirlik yürüyüş yapıyorsunuz. Minibüslerden indikten sonra toprak yolda beş kilometrelik bir tırmanıştan sonra göl ayaklarınızın altında.
Yörenin en yüksek dağı Akdağlar Kızlar Sivrisi (3070 metre)’nin yamaçlarındaki karlar  henüz erimemiş. Gölün yer aldığı vadi yükseklikleri 1600-1700 metre civarında olan Akdağlar sıradağlarından Tezekli Dağı ve Bozburun Dağı arasındaki vadide yer alıyor.
Baranda Gölü 1 Haziran 2013 134
Bu bölgede Toros sediri ve Katran Ardıçı ormanlarının yer aldığı söyleniyor. Gölün çevresindeki tepelerin ardıç ağaçları bakımından zengin olduğu gözleniyor. Sedir ormanlarının ise daha ilerde Kızlar Sivrisi eteklerinde  Çığlıkara adı verilen vadide yer aldığı söyleniyor. Yılkı atlarının da otlaklarının yer aldığı bölgeye yapılacak bir gezide yaşları beş yüzün üzerinde anıt sedir ağaçlarına rastlanacağı anlatılıyor.
Göl ve çevresinin  bir kaç yıl önce bölge ahalisi tarafından otlak olarak kullanılmaya başladığı açılan karayolu ardından gölden su çekilmeye başlandığı bunun da doğal dengede olumsuz etkiler yarattığı tespit edilmiş. Bölgede araştırma yapan orman fakültesi araştırmacılarından birinin  tespitlerine göre civarda açılan taşocaklarının ekolojik dengeyi olumsuz yönde etkilediğini dinliyoruz. Toprağın su tutma özelliği ve su miktarının özellikle sedir ağaçlarının ömrünü kısalttığı bir sonuç olarak ortaya çıkmış.
Baranda Gölü 1 Haziran 2013 086
Gölün Kuzeyinden  esen güçlü bir rüzgâr var. Soğuk esiyor. Çobanlar bu rüzgara karşı hayvanlarını korumak için barınaklar yapmışlar. Buz gibi esen rüzgardan kurtulmak için oraya sığınanlar var. Göle balık tutmaya gelenler oluyormuş. Onlarla birlikte gelen çevre kirliliğinin izleri görülüyor. Bira şişeleri, naylon poşetler sağa sola atılmış. Bir kaç yıl içerisinde eğer önlem alınmazsa bu doğa harikasının kabusa döneceğinden kimsenin kuşkusu yok. Yaptığın yürüyüşlerde bunu çok yakından gördün. Arabaların girdiği yerlere “kirleten bilinçsiz  insanlar” da giriyor. Kısa sürede çöp dağları oluşuyor. Bu bölgenin insanında hiç olmayan bir duyarlık. Çevre duyarlılığı. Oysa tam tersi olması gerekirdi. Bu doğadan geçimini sağlayan insanların daha saygılı olmaları menfaatleri icabı değil mi?
Korku içinde ve baskı altında yaşayan insanların sürekli bir huzur duygusu ve umudu olmaz. Geçireceği anın sanki son anıymışçasına değerlendirmesi de bu psikolojinin eseri diye düşünebilirsin. Başkalarının varolmadığı yalnızca kendi ben duygusunun giderek şiştiği bir dünyada yaşar modernite kurbanı birey. Verilen hiç bir sözün tutulmadığı sahte bir dünyada varolma savaşı verdiğini düşünür. “Benden sonrası tufan”, diye düşünür. Yağmalayan, vuran, kıran ve çalan bir kişilik geliştirir. Kendi menfaatlerinin tehlikeye düştüğünü gördüğü vakit ise her türlü yolu deneyerek kazanmak için değişmekten kaçınmaz. Bir bukalemun gibi her rengi almaya kurulu içgüdüsü her sosyal kalıba uygun davranıp baskı uygulayan tirana kul olur. Kul olmak istemeyenleri kınar ve onları ötekileştirir. İşte çürüme böyle başlar bir anlamda. Değer yargıları çeşitliliğin geniş dünyasından yekdüzeliğin kısır dünyasına evrilir. Dünyada seksen ya da yüz milyon civarında canlı türü olduğu dile getirilmektedir. Bu türlerden sadece bin yedi yüz tanesi keşfedilmiştir. Geriye kalan türlerin keşfi için bir ihtiyaç duymayan toplumların daralan ve kısırlaşan çevresi fikri anlamda da sönükleşmeye mahkumdur. Farklı türleri birer birer çürüdüğü bir ormanda tek başına kalan bir türün kime ne faydası olabilir ki? Bütün çiçekler gül bütün ağaçlar çam ağacı bütün uçanlar kuş bütün yüzenlerin balık olarak adlandırıldığı yekdüze bir dünyada fakirleşen ve çürüyen bireyler…
Kaynaklar:
  • Prof. Dr. Salih TERZİOĞLU,Dr. Alper UZUN,Arş. Gör. Mustafa KARAKÖSE,BİTKİSEL BİYOÇEŞİTLİLİK,Karadeniz Teknik Üniversitesi Orman Fakültesi 
  • Said DAĞDAŞ,Doğu Akdeniz Bölgesinde Kurulu Toros Sediri (Cedrus libani A. Rich.) Orijin,Denemelerinin 6. ve 10. Yıl Sonu Ara Sonuçları,I. Ulusal Akdeniz Orman ve Çevre Sempozyumu, 26-28 Ekim 2011, Kahramanmaraş.
  • Elmalı Sedir Araştırma Ormanı (Çamkuyusu),Raporu 

5 May 2013

“Citta-Slow” ya da “Sakin Şehir”



İstanbul’da bir hafta boyunca trafikte günde üç saatten yirmi saat hapis kalınca “cittaslow” ne demek anlamaya başladın.

Her saatte tıkalı yollarıyla bu dev şehir insanın bir yerlerinde hasar bırakıyor olmalı. Arabalarının içinde tevekkülle yolun açılmasını bekleyen sürücülerin çoğu kaderini kabullenmiş görünüyor. İsyan eden yok. Yaklaşık yarım saat bekleyerek geçilen yolun neden tıkalı olduğunu anlayınca gülümsemekten kendini alamıyorsun. Yola cepheli restoranların arabalı müşterilerinin tıkadığı ana yolun açılmasını sağlayan kimse de yok. Arabasının içinde boynu bükük bekleyenlere öfke duymamak elde değil. Hiç kimse tepki vermiyor. İstanbullu artık yeni bir yaşam tarzını benimsiyor. Kimseye bulaşma, arabanın içinde sesini çıkarmadan bekle. Hızlı şehirde yaşamanın faturası bu.

Seferihisar üzerine bir araştırma yaptın. Bulgular ilginç:

“Öncelikle insanın düşünüldüğü, alternatif enerji kaynaklarının kullanıldığı, elektromanyetik alanlardan olabildiğince uzak, trafik kirliliği, gürültü kirliliğine karşı duran, organik üretimin korunduğu, büyük şehirlerin koşturmacalarından uzak, salyangozların sembolize ettiği, küçük ve sakin yavaş şehir (cittaslow) oluşumunun ülkemizdeki adresidir Seferihisar.”[1]

İstanbul artık farklı bir  yaşam tarzı sunuyor. Yeni yerleşim alanları yeni uydu kentler yaratılıyor. Bahçeşehir, Ataşehir, Halkalı, Göktürk, Çekmeköy, vb. Bu şehirlerde yaşam çok hızlı. Yüksek binalara “kule” adı veriliyor. Birbiri ardından yükselen kuleler ve toplu konut siteleri İstanbul’un etrafını kuşatmış durumda. Projeler birbiriyle yarışıyor. Gazeteler ve televizyonlar konut reklamlarıyla dolu.

Rezidans ya da site yaşamının kaçınılmaz unsurlarından biri olan alışveriş merkezleri de denklemde yerini alıyor. Hızlı şehirlerde hızlı yaşam tarzları oluşuyor. Bütün bunları bir korku filmi gibi izliyorsun. Hızlı yaşam hızlı yaşamaya kurgulu değişik bir insan tarzını da oluşturmuyor değil. Paraya odaklı hırslı yaşamın gerektirdiği özellikleri değer yargılarına bir kılıf gibi geçiren hızlı şehir insanları  yaratılıyor.  
İtalya da başlayan yeni bir akımdan söz ediyoruz. Rönesans’ın başladığı coğrafyada şimdi yeni bir akım başlıyor: Salyangoz resminin anlamı ne acaba?

Salyangozu tanımlarken sakin şehir kavramını açıklamak gerekiyor: Bu konuda araştırma yapan bir dergiden alıntı yapalım:[2]  




“Ülkemizde de başta İzmir-Seferihisar olmak üzere, Muğla-Akyaka, Çanakkale-Gökçeada, Sakarya-Taraklı, Aydın-Yenipazar kentleri Slow City’e üye olan yerler. Seferihisar’ın dışındaki 4 kent, Polonya’da düzenlenen 2011 Slow City Genel Kurulu’nda birer Slow City olarak seçildiler yani daha çok yeniler. Muğla-Akyaka; biyoçeşitliliği ve Özel Çevre Koruma Bölgesi olması nedeniyle, Sakarya-Taraklı; karakteristik mimari yapısı ve çok sayıda binayı restore etmeye verdiği önemle, Aydın-Yenipazar; başta meşhur pidesi olmak üzere yöresel yemekleriyle, Gökçeada ise mevcut organik üretimi ve Slow Food hareketine verdiği desteklerle Slow City olmaya hak kazandılar. Ayrıca 2013 yılındaki Uluslararası Slow City Genel Kurulu da Seferihisar’da gerçekleştirilecek. Seferihisar halkı bu Slow City hareketini o kadar iyi benimsemiş ki, Belediye Başkanı Tunç Soyer’i el üstünde tutuyor, destek oluyorlar.”



Seferihisar’a  yolculuk göründü. Gidip görelim bakalım…

17 Nis 2013

Gelidonya Feneri[1]



Bir rüyan daha gerçek oldu. Nihayet Likya Yolu Parkurunun  Adrasan Gelidonya Feneri Korsan Koyu etabını yürüdün.
Bu fotoğrafı çekebilmek için on dokuz kilometre yürüdün. Son tırmandığınız tepe neredeyse seksen dereceydi. Söylendiğine göre buraya “Keçi Bağırtan” rampası adını vermişler. Haksız da değiller. Grup parça parça oldu. Yürüyüşçüler kervanının büyük bir bölümü dili bir  karış dışarı çıkmış halde sağa sola dağıldı. Neden sonra son bir gayretle kalan kısım da tırmanılıp tepe aşıldı. Muhteşem  manzara görülünce her şey unutuldu.
Sabah Adrasan’a otobüslerle geldiniz. Çok ama çok kalabalık bir yürüyüşçüler grubu.Bu kalabalığı görünce keyfin kaçtı.  İki yüzden fazla  katılımcı bu şahane parkuru yürümek için heyecanla bekliyor. Her yaştan insan var. İlk kez yürüyüşe katılanlar giyimlerinden özellikle de ayakkabılarından belli oluyor. Tüm ikazlara rağmen ince tabanlı ayakkabılarla gelenler var. Çekingen davrananların yanı sıra artık bu yürüyüş gruplarını katılarak hiç durmaksızın konuşan ders anlatır gibi hayat hikayesini, çocuklarını torunlarını son derece can sıkıcı ve basmakalıp kelimelerle anlatan emekli öğretmenler de var. Grup büyüdükçe hantallaşıyor. Toplanması yürümesi durması kalkması çok daha fazla zaman alıyor. Tecrübesiz yürüyüşçülerin en büyük zararı farkında olmadan yaptıkları hatalardan kaynaklanıyor. Ellerindeki sopayı arkadan gelene çarpan mı dersin, aniden durup uçurum kenarında resim çekmeye kalkan mı dersin, bağırıp çağırarak etrafı taciz eden mi ararsın. Hepsi var. Bu disiplinsiz ve gürültücü kalabalıktan kurtuluş yok. Oysa ormanlık patikayı yürürken bülbül seslerini duymak istiyordun. Onun yerine bu eğitilmesi imkansız grubun gürültüsüne tahammül etmek zorundasın.
Makilikler ve çam ormanları arasından arasında yürüyorsunuz. Yabani zeytin, funda, katran ardıcı, keçiboynuzu, sakızağacı, laden, böğürtlen, defne, menengiç, mersin, kocayemiş,sedir, kızılçam,çınar, kermes meşesi, pırnal meşesi, süpürgeotu, zakkum ve katırtırnakları arasında yürüyorsunuz. Yüksek sedir ve kızılçam ağaçlarının bol olduğu bir parkur. Denize paralel uzayıp giden keçi yollarından yürüyorsunuz . Etrafınızda ölü ağaçların devrilmiş gövdeleri ve dağdan yuvarlanan kayaların meydana getirdiği engeller var. Patikalar tehlikeli sayılabilir. Her an kayıp uçurumdan yuvarlanabilirsiniz. Çok dikkatli yürümek zorundasınız. Grubun ön sıralarına doğru yer değiştiriyorsun. Orta rehberi geçmene izin veriyor.Denize yedi sekiz  yüz metreden bakıyorsunuz. Yavaş yavaş iniyorsunuz sonra da dik bir rampayla daha yükseğe tırmanıyorsunuz.
Tek başına bir ada görüyorsun. “Sulu Ada ” diye anılıyormuş. Gemicilerin tatlı su aldıkları çok değerli bir durak. Bütün ihtişamıyla orada öyle duruyor. Adada insan yaşamıyor. Bol miktarda  tavşan olduğu söyleniyormuş. Adaya su almaya gelen gemicilerin oraya bırakıp gittikleri  tavşanlardan üredikleri söyleniyor. Hızla çoğalan tavşan nüfusu su almaya gelen gemiciler tarafından ustalıkla dengeleniyormuş. Ada hem tatlı su hem de taze et deposu imiş. Şimdi sadece turist teknelerinin koylarına demirlediği adanın enfes kumsalları uzaktan görünüyor.
Tepeden aşağıya kıvrıla kıvrıla inen parkur irili ufaklı sivri taşlarla dolu. Yürümesi oldukça zor. Ucu bir bıçak kadar keskin küçük kaya parçaları sizi zorluyor. Zorlanıyorsunuz. Ayağınızın altından taşlar kayıyor, dengenizi sağlamakta zorlanıyorsunuz.  1934 yılında yapımına başlanan fener denizden üç yüz metre yükseklikte inşa edilmiş. 1936 yılında hizmete girmiş. Mekanik olarak kurularak çalışan bir fener. Elektrik yok. Su yok. Bu parkurda su yok. Dağ taş  su dolu ama bu parkurda su yok. Sürekli inişli çıkışlı bu zorlu parkurda iki buçuk litre su tüketiyorsun. Geriye yarım litre suyun kalıyor. Fenerin su deposundaki suyu içmek istemiyorsun. Artık Korsan Koyu’nun oradaki çeşmeye kadar suyunu idareli kullanacaksın. Çare yok.

Grubunuzda ayakkabıları yetersiz olanların ciddi sorunları baş gösteriyor. Yürüyemiyorlar. Ayakları acıyor. Tabanı ince ayakkabılar sivri taşlara karşı ayakları korumuyor. Genç bir öğrenci yolun kenarına oturmuş arkadaşına pişmanlıkla dert yanıyor. Bu zorlu parkura ekipmanı yetersiz olarak katılanların çok cesur olduklarını söylemek gerek. Hele birinin bileğinde çatlak varmış meğerse. Ona rağmen katılmakta bir sakınca görmemiş. Bileği şişmiş. Yolun kenarında oturmuş ağlamaklı ne yapacağını bilemiyor. Rehberler yardımına koşuyor. Yürüyüş temposu giderek düşüyor. Yolda küçük gruplar halinde yürüyen Alman, İngiliz, Çek, Fransız, İsveçli yürüyüşçülere rastlıyorsunuz. Yolun kenarına çekilip sizin geçmenizi bekliyorlar. Hepsi sırım gibi. Tam ekipmanlı ve güler yüzlü. Ellerinde haritalar planladıkları yürüyüşü gerçekleştiriyorlar. Bir Alman çift Korsan Koyu’na çadır kurduklarını oradan Adrasan’a yürüyerek Çıralı’da geceleyeceklerini söylüyor. Diğerleri  Karaöz’den yürümeye başlayıp Fener’de geceliyor sonra Adrasan’a yürüyorlarmış. Geceyi Fenerde geçirmek çok keyifli oluyormuş. Siz Fenere geldiğinizde dört çadır gördünüz. Dört genç Alman çift. Orada geceleyeceklermiş. Rüzgar çok güçlü. Gecelemek çok da kolay olmayabilirmiş. Eğer rüzgar çok şiddetlenirse çaresiz Korsan Koyu’na geri döneceklermiş.
Likya Yolu ‘nun en güzel etabının Gelidonya Feneri olduğunu sen de onaylıyorsun. Bu etabı da yürüdüğün için kendini şanslı sayıyorsun. Bu güzelliği yaşamak için, bir çok şeye katlanmak zorundasın. Parkurun uzunluğu, tırmanma rampaları, keskin kaya parçaları dolu patikaları seni ürkütmüyor. Zorlandığın taraf insanlar. Ter kokan, bağırıp çağıran, sızlanan, hamaset edebiyatı yapan bozuk karakterli insanlar. Onun da bir yolunu buldun. Artık sık sık geride kalarak yada öne geçerek bu engelleri bertaraf etmeyi öğrendin. Eğitilmesi hemen hemen imkansız olan kişiliklerden kaçarak saklanmak en çıkar yol. Sen de öyle yapıyorsun.

Gece uyumak için gözlerini kapadığında tek bir fotoğraf kalıyor.

Fenerler “Faros”, ışığı arayanların geldiği bir yer.

 Bu bölgenin gecenin karanlığını bölen tek fenerii Gelidonya. Tüm sahil boyunca başka fenerlede var. Hepsinin de ayrı bir öyküsü. Birisi çıkmış bunları derlemiş: 

http://www.sihirlitur.com/belgesel/deniz_fenerleri/index.html


Işığı arayanlar kendi fenerlerini bulacaklar mı?











[1] Antalya ilinin Kumluca ilçesi Taşlık Burnu mevkiinde yer alır. 

8 Nis 2013

Sagalassos


Burdur'un tarihi eserleri arasında Selçuklu kervansaraylarının ve Sagalassos antik kentinin çok önemli bir yer tuttuğunus öyleyebiliriz. Sususz Han ve İncirli Han. Susuz Han'ı restore edenlerin çok başarısız olduğu hemen anlaşılıyor. On ikinci yüzyıldan kalma bir yapıyı hangi akla hizmet ederek bir hapishane mimarisine çevirdikleri de anlaşılır gibi değil.


Restorasyonda bölgede bulunan antik çağdan kalma bazı taşların kullandığını da görmek mümkün. özellikle Korint tarzında sütun başlıkları ve saçak süslemelerinin de yer aldığı kalıntının tam bir hayal kırıklığı olduğunu söylemeliyim. Birlikte seyahat ettiğimiz doğa yürüyüş derneği rehberimiz Cemal Bey yöresel halka indirilemeyen hiç bir tarihi mirasın başarılı olamayacağını söyledi. Yerel yönetimlerin hiç bir biçimde sorumluluk almadığı bu paha biçilmez eserler devletin kısıtlı imkanlarıyla ayakta tutulmaya çalışılıyor. Halk ve yerel idareler ise seyirci konumunda.  Burdur Müzesi çaresizlikten kıvranıyormuş. Yine bir arkeloji öğrencisinin söylediğine göre müzenin depolarında 65,000 parça eser yersizlikten depoda saklanıyormuş. 



"Mülkiyeti Vakıflar Genel Müdürlüğüne ait olan İncir Han,Burdur İli,Bucak ilçesinde,İncir köyü yakınında,Burdur-Antalya karayoluna 5 km mesafede yer almaktadır. Diğer yandan Antalya’yı İç Anadolu’ya bağlayan Kervan yolu üzerinde yer alan Evdir Han, Kırkgöz Han,Susuz Han’dan sonra dördüncü konaklama yeridir.
13.yy II.Gıyasettin Keyhüsrev Bin Alaaddin Keykubat zamanında yapılan bu kervansarayın 200 mt yakınında,hamam ve çeşmesi mevcuttur.Hamam bugün yıkık olmakla beraber çeşmenin suyu akar vaziyettedir. Hamam, İncir Han ile külliye oluşturmaktadır.
Büyükçe bir tepenin eteğinde inşa edilen bu kervansarayın avlu bölümünün hemen önünde geçen antik yol bugün seçilebilir ve tarlalara ulaşmak için halrn kullanılmaktadır. Yapı iri kesme yonu taşları ile inşa edilmiştir. Kapalı kısmı ayakta lmakla beraber avlu bölümü tamamen yıkılmış durumdadır. Kapalı bölümün önünde yeralan ve yıkık olması nedeni ile mimari şekli belli olmayan avlunun sadece temel duvarları belirgindir.Kapalı bölüm 44.00x33.50 metre ölçülerinde dikdörtgen planlı olarak inşa edilmiş,arka köşelerinde daire,ön köşeleri kare ve aralarında ise prizmatik planlı payandalarla özellik arzetmektedir.Tonozlardan oluşan çatı kısmının bir bölümü yıkık ve üzeri toprakla kaplıdır." Kaynak: http://www.tarihicarsilar.org/index.php?option=com_content&view=article&id=178:ncir-han&catid=49:antalya&Itemid=267




Sagalassos Antik kenti








"SAGALASSOS ANTİK KENTİ


Ağlasun ilçesinin 7km kuzeyinde, Akdağ eteklerinde yer alan Sagalassos antik kenti, modern Burdur ilinin zengin kültürel mirasının önemli bir parçasıdır. Hellenistik
Dönem’den Ortaçağ’a kadar kentsel hayatın farklı ölçeklerde devam ettiği antik şehir, terk edilişini takiben, kısa sürede erozyon tabakaları altında kalmıştır. Bu sayede antik dönemin en iyi korunmuş kentlerinden biri olmuştur 
Kentin Batılılar tarafından ilk keşfi, Fransız gezgin Paul Lucas tarafından yapılmıştır. Kalıntıların Sagalassos antik kentine ait olduğu, İngiliz rahip F. Arundell tarafından belirlenmiştir. 1884-1886 yılları arasında Polonyalı Kont K. Lanckoronski kapsamlı mimari ve epigrafik çalışmalar yürütmüştür (Waelkens 1993, 37-81).
80’li yılların sonunda Stephen Mitchell başkanlığında Pisidia bölgesinde yürütülen yüzey araştırmalarını takiben, Sagalassos ve civarında, 1990 senesinden beri Leuven Üniversitesi tarafından disiplinler arası arkeolojik araştırmalar sürdürülmektedir. Çalışmalar, antik dönemde kentsel planlama, mimari, ekonomi, ticaret, zanaat, sanat, arazi kullanımı, bitki örtüsü, fauna ve günlük yaşam hakkında önemli bilgiler sunmaktadır.
Akdağ’a sırtını dayamış, 1400m yüksekliğe kurulmuş olan kentin yer seçiminde, savunmasının kolaylığının yanı sıra, zengin su kaynakları ve ormanlarının rolü olmuştur. Bölgedeki mevcut su kaynakları yılda 38,5 milyar metreküp su vermektedir. Araştırmalarla antik çağdaki bitki örtüsünün bugüne kıyasla çok daha zengin olduğu, bugün erozyonla çıplaklaşmış olan yamaçlarda, sedir, karaçam ve meşe ormanlarının bulunduğu, bölgede zeytin yetiştirilmiş olduğu bilinmektedir (Vermoere 2000).
Kentin yazılı kaynaklardan bilinen tarihi, Büyük İskender’in M.Ö.333 yılındaki fethi ile başlar. Pisidia yüzey araştırmaları ve Sagalassos kazıları, İskender’in fethini takiben bölgenin süratle Hellenleşme sürecine girdiğini göstermiştir (Mitchell 1999, 421). İskender’in ölümünün ardından kent, kısa bir süre seleflerinin idaresinde kalır. M.Ö. 281 itibariyle, Seleukoslar’ın kontrolü altına girer. Kent, M.Ö. 188-133 yılları arasında Attaloslar'ın Bergama Krallığı’nın parçası olur. M.Ö. 129’dan itibaren çeşitli Roma eyaletleri içine dâhil edilen Sagalassos, son olarak M.Ö 39’da Roma’nın Galatya eyaletinin en önemli kenti olur. Romalılaşma süreci ve antik kentin tarihi, kazılarla ortaya çıkarılmış kent kısımları ve mimari kalıntılar üzerinden takip edilebilir (Waelkens 2002, 313-314)."

Not: Bu yazı  Marc Waelkens tarafından 1. Burdur Sempozyumu kapsamında bildiri olarak sunulmuştur.











Sonu -ssos'la biten antik kentler konusunda değişik görüşler ileri sürülüyor. Kimine göre çift "s" kullanımı anadolu ile alakalı bir gösterge; kimine göre de bu kimi yöresel dillerin "Helenleşme" sürecinde adaptasyonundan kaynaklanıyor: Konuyla ilgili ilg,inç bir makale aşağıdaki linkten okunabilir:
http://minoablog.blogspot.com/2010/08/pre-greek-place-names-of-aegean.html


Hakkâri İzlenimleri (1)

Yedi günlük Rize Çamlıhemşin Yaylaları ve beş günlük Hakkâri gezisinden döndükten sonra bir kaç gün şaşkınlığımı üzerimden atamadım. Hem Ka...