12 May 2015

Kenan Evren ve 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi



Türkiye Cumhuriyeti tarihi müdahalelerle dolu. Cumhuriyetin ilan edildiği 1923 tarihinden bu yana kaç müdahale olduğu ve bu müdahalelerin nedenleri çok kapsamlı siyasal analizleri yapmayı gerektiriyor. 12 Eylül darbesi yapıldığında Stockholm’deydim. Tüm dünya medya organlarında flaş haber olarak verilmişti. Meclis ve siyasi partiler kapatılmış, parti başkanları tutuklanmıştı. İsveç medyasına darbeyle ilgili yorum yaparak katkıda bulunmuştum. Aradan tam kırk beş yıl geçmiş. Geçen Cumartesi günü  Kenan Evren’in de vefat haberi geldi. Darbeci general, müebbet hapse mahkum olduğu 12 Eylül davasında yargılanmıştı.
Cumhuriyet tarihinin en kanlı ve ağır darbesinin sonuçlarını bir gazete şöyle özetliyordu:
  • Bir milyon 683 bin kişi fişlendi, bir milyona yakın kişi gözaltına alındı.
  • 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.
  • 517 kişiye idam cezası verildi. 50 kişi asıldı.
  • 71 bin kişi irtica ve komünizm propagandası suçlamasıyla, 98 bin 404 kişi örgüt üyesi olmak suçundan yargılandı.
  • 50 binin üzerinde kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı. 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı. 30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti.
  • Yaklaşık 300 kişi gözaltındayken öldürüldü. 171 kişi işkenceden öldü.
  • 937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı. 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.
  • 3 bin 854 öğretmen, 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi. 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.
  • Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi. 31 gazeteci cezaevine girdi. 300 gazeteci saldırıya uğradı.
  • 3 gazeteci silahla öldürüldü. Gazeteler 300 gün yayın yapamadı. 13 büyük gazete için 303 dava açıldı.
  • Cezaevlerinde 299 kişi yaşamını yitirdi.
Şimdi Kenan Evren’in vefatının ardından yazılanlara bakıyorum da iç karartıcı dengelerin ne kadar içine batılmış olduğunu görüyorum. Darbeci olarak mahkum edilen birine devlet cenaze töreni düzenlemek her halde bir başka ülkede olmaz. Bir hukuk sistemi düşünün ki, darbe yapmak suçuyla müebbet hapis cezası veriyor ama unvanlarını geri almıyor. Bir başka darbe davasında “Balyoz” ya da “Ergenekon”  artık ne ad verildiyse önce kalabalık bir grup muvazzaf subaya müebbet hapis cezası veriliyor  daha sonra berat kararı çıkıyor. darbe var mı yok mu diye tartışılan davaların yanında 27 mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri de fakta ortadayken tam bir yargılama yapılmıyor, gerçek suçlular işkenceciler toparlanıp hapsedilmiyor da iki general suçlu gösteriliyor.  Bir yerde bir terslik olduğu kesin. Bakıyoruz şimdi de cenaze için devlet töreni yapılacak ama devleti temsilen ne hükumet ne de siyasi parti temsilcileri cenaze törenine katılmayacaklarını beyan ediyorlar. Bu nasıl bir hukuk düzeni  diye sorgulamamak elde değil.
Konstantiniyye-139
Osmanlı’nın darbe tarihi çok uzun. En bilinenlerden biri ise: 23 Ocak 1913 tarihinde Enver Paşa ve arkadaşlarının Babı  Âli’yi elde tabanca bastıkları darbe. Bu  baskınla  başlayan bir darbe geleneği, demokrasinin değil zorbalığın ve kaba gücün egemen olduğu bir siyasi akımın özellikle iktidar gücünü elinde tutanlarla onların rakiplerinin halkın katılımı olmadan giriştikleri mücadelelerin altyapısını oluşturduğu söylenebilir. İttihat ve Terrakki  adı verilen siyasi akım aslında Jakoben yani buyurgan, katılımcı olmayan bir siyasi geleneğin benimsendiği bir grup askerin söz sahibi olduğu süreçte ortaya çıkmıştır. Cumhuriyetin kurulması ile birlikte o günkü savaş şartları ve dünya genel ekonomik ve siyasi konjonktürü dikkate alınarak yine halkın katılımcı olmadığı Jakoben  devlet modeline geçilmiştir. Tek parti dönemi olarak adlandırılan bu dönemde ordu ve askerler ülke siyasetinde etkili olmuşlar, gerektiğinde müdahalelerde bulunmuşlardır. 1923-1946 dönemi siyasi analizini yapan onlarca bilimsel çalışma var. Cemil Koçak, Ahmet Demirel, Mete Tunçay, Çetin Yetkin, vb. gibi düşünür yazarların eserlerini her kitapçıda bulmak mümkündür. Burada özetle darbe geleneğinin sadece 1980 yılında ortaya çıkmadığını evveliyatının olduğunu söylemekle yetineceğim. Bir diğer önemli nokta da 1982 anayasasıdır. Halen yürürlükte olan bu anayasa bir türlü değişmemiştir. Seçim barajı, baskı kanunları özgürlüğü kısıtlayıcı maddeleriyle bir türlü değiştirilemeyen bu anayasa Kenan Evren anayasasıdır. Bugün hiçbir siyasi partinin bu konuda savunulacak bir yanı yoktur. İkiyüzlü bir  siyaset yürüten günümüz siyasi partilerinin   bu anti demokratik anayasadan nemalandıkları da unutulmamalıdır. Bugün meydanlarda halkın desteği, milli irade  nutku atan siyasilerin halen yürürlükte olan Evren anayasasına sığınarak gerçek halk desteğini yok saydıkları, nispi seçim sistemiyle parti başkanı hegemonyasını sürdürdükleri ve kendi millet vekilini seçemeyen halkın bir kısmının oylarının heba olduğu bir başka seçime hazırlanıyoruz. Geçen dört yıl boyunca anayasayı değiştirme çabalarını bilinçli olarak baltalayan siyasi partilerin amacının mevcut bozuk düzeni sürdürmek olduğu aşikardır. Halkın özgürlük talepleri, demokratik hukuk devleti rüyası maalesef bir başka bahara kalmış görünüyor. Mevcut sıkı düzen yetmiyormuş gibi şimdi dikta heveslisi siyasilerin bir de başkanlık sistemi talebi gündeme oturmuştur. Demokrasi isteyen halkın karşısına başkanlık sistemi adı altında bir de tek adam idaresi sorunu çıkacaktır.
29 Nisan 2015 Emirgan Lale Sabancı Müzesi 143
Soğuk savaş yılları Türkiye için felaketleri de beraberinde getirmiştir. İki kutuplu dünyada bir ileri bir geri giden demokratikleşme çabalarının sert darbelerle yok edildiği görülmüştür. Farklı görüşten olanlara tahammülün olmadığı bir atmosferi yaratan da darbeler ve baskı rejimleridir. Kenan Evren Türkiye’deki sol akımları bertaraf etmeyi kendisine görev edinmiş ve bunu da Atatürkçü, milliyetçi ve dindar bir nesil yetiştirme adına sert ve buyurgan toplumsal müdahaleler yaparak gerçekleştirme yoluna gitmiştir. Hapishaneler işkence merkezlerine dönüştürülmüş, üniversitelerdeki demokratik hareketler  asker ve polis kordonuna alınarak durdurulmuş, sendikalar ve sivil toplum kuruluşları zararlı, kökü dışarda örgütler ve çeteler olarak ilan edilerek bertaraf edilmiştir. Toplumun en dinamik ve eğitimli kesiminden üç milyona yakın insanın yok edilmesi bazı güçlerin amaçladığı değişimi sağlamıştır. Demokrasi yerine dindarlık ve biat kültürünü aşılayan toplum mühendislerinin en büyük yardımcısı da bir şekilde sağlanan ekonomik refah düzeyiydi. Turgut Özal uluslararası sermayenin muhafazakar temsilcisi olarak fakir halka zengin olma yolları açıyor, birbiri ardından reformlar yapıyordu. Parlamenter sistem yine Kenan Evren anayasasıyla çalışıyordu. Aynen bugün olduğu gibi. Sağlanan göreceli ekonomik refahla Batıya açılınıyor ihracatta patlama yaşanıyordu. Demokratik talepler, özgürlük istekleri ağır şekilde cezalandırılıyor devlet dindar muhafazakar kadrolarla farklı bir mecraya dönüştürülüyordu.
İşte Kenan Evren bu dönüşüm süresince cumhurbaşkanlığı yapmış, onun emrindeki istihbarat güçleri  sistematik işkencelerle ve tutuklamalarla her tür muhalefeti bastırmıştır. Medya bu dönemde el değiştirmiş yeni oluşumu destekleyen kalemşörler piyasaya çıkmıştır. Turgut Özal ve Kenan Evren hayranı bu kalemşörler methiyeler dizerek halka güllük gülistanlık ileriye giden bir Türkiye fotoğrafı sunmuşlardır. Kenan Evren ve Turgut Özal ‘ın korku üzerine kurulu idaresi , sendikalara, medyaya  ve sivil toplum kuruluşlarına uyguladıkları baskıyla Türkiye siyasi gidişatının  soldan sağa kaymasına  neden olmuşlardır. Bugün eğer din üzerinden siyaset yapan birileri varsa bunun mucidi Turgut Özal’dır. Sağlanan ekonomik refah sürdürülebilir ekonomik refah değil dış sermayeye bağlı güdümlü ve göreceli bir refahtır. Toplumun belirli bir kesimi yolsuzluklarla, sahtecilikle zengin edilmiş çalışan ve vergi ödeyen kesimin yükü ağırlaştırılmıştır. Özal döneminde yapılan reformlar zaten liberal ekonomilerde olmazsa olmaz mekanizmalarla desteklenmek zorundaydı. Bu değişimi bir başarı, bir mucize gibi lanse eden ve duyuran  medya sahipleri devlet banka ve fabrikalarını cazip kredilerle satın alıyor giderek zenginleşiyorlardı. İşte bu yeni Türkiye fotoğrafında  eksik olan en önemli şey özgürlükçü bir anayasaydı. Yeni iktidar sahipleri bu anayasayı değiştirmek için ciddi bir çaba göstermediler.
Polis ve Vatandaş İlişkisi
Kenan Evren yargılandı mahkum oldu ama 12 Eylül iktidarının önemli oyuncuları  yargılanmadı. Onlar hala serbest ve kilit noktalarda görev yapıyorlar. Savcılar 12 Eylül’ün gerçek suçlularını yargı önüne çıkaramadı. Sembolik olarak iki emekli generalin apoletlerini söküp müebbet hapse mahkum ettiler ama dava Yargıtay aşamasında onaylanmadığı için uygulama aşamasına geçemedi. Bir anda hukuk uygulanamadı. Şimdi Kenan Evren’in ölümüyle ortada suçlu da kalmadı. Türkiye cumhuriyetinin ve demokrasisinin  bu kadar ağır bir yara almasına neden olanların adalet önüne çıkarılamadığı gibi verilen zararın da ne olduğu artık unutulmuş durumda. Yaratılan balık hafızalı toplum, dindar ve muhafazakâr kimliği kabullenmiş görünüyor. Özgürlük ve adalet isteyenler hemen cezalandırılıyor ve tasfiye ediliyor. Kenan Evren öldü ama 12 Eylül ruhu her yeri kaplamış durumda. Nefes almak çok zor.

11 Şub 2015

İstanbul’da Balık Çorbası Aramak


Bu Şubat ayını İstanbul’da geçirmek istedim. Özlediğim şeylerden biri de balık çorbası idi. Tarihi şehrin keşfetmediğim yörelerini adım adım gezerken fotoğraf çekecek, esnaf ve   balık lokantalarını yoklayacaktım. İlk etapta Kadıköy çarşısı içinde balık çorbası içilecek yerleri soruşturmaya başladım. Kadıköy çarşısı Osman Ağa Camii ile başlayan Mühürdar Caddesi ve Güneşli Bahçe sokak ile Üzellik sokağın arasında yoğunlaşan şarküteri, balıkçı ve manavların çoğunlukta olduğu dükkanların birbiri ardına sıralanışıyla oluşuyor. Manavlar ve balıkçılar zaten üç dört metre kadar olan dar sokaklara tezgahlarını taşırarak  geçiş yerini yarı yarıya azaltmışlar. Sabahtan akşama kadar buradan yoğun bir kalabalık akıyor.

Ara sokaklarda Mukadderhane Caddesi ve Serasker sokağında  ise  balık ekmek, midye, kokoreç, lahmacun gibi hızlı servis lokantaları var. Meyhaneler ve Pub’ların tüm Kadıköy ara sokaklarına yayıldığı, Moda Caddesi, Reks Sineması çevresinde hemen hemen tüm sokakları dolduran kafeler, meyhaneler ve publarla İstanbul’un hiçbir semtinde görülmeyen yoğunluğa ulaşıyor.  Mühürdar Caddesi üzerinde “Közde Kahve” adı altında Türk kahvesi servisi yapan cep  kafeleri çoğunlukta. Hemen hemen her türlü yiyeceğin satıldığı bu yüzlerce lokantada en yaygın tür ise  kebap ve meze  türü. Dünyanın en verimli balık alanlarından biri olan İstanbul Boğazı ve Marmara denizine  açılan  Kadıköy lokantaları zaman içinde ahalinin değişimine paralel olarak  balık ağırlıklı değil et ve tavuk ağırlıklı yemeklerle dolu.

Çarşı yüzlerce yıllık eski geleneğinin yanı sıra göçlerle başlayan değişim sürecinin de odağı haline gelmiş. Eskiden çok talep olan Yahudi, Rum ve Ermeni ahalinin tercih ettiği yiyeceklere artık  nadiren rastlanıyor. Çarşının ara sokakları akşamcıların ve Fenerbahçe taraftarlarının  içki ve yemek ihtiyaçlarına göre yarı Pub yarı meyhane yarı bistro tarzı dekore edilmiş lokantalarla dolu. Sokağa konan masalar iki metre geçiş yeri ya bırakıyor ya da bırakmıyor. Bu lokantalarda tavana yerleştirilen büyük ekranlarda futbol maçları yayınlanıyor. Özellikle de Fenerbahçea takımının maçlarının olduğu  akşamlarda iğne atılsa yere düşmeyecek şekilde taraftarlarla doluyor bu lokantalar. Kadıköy semtinde yaşayanların  Fenerbahçe tutkusu o kadar  derin ki Fenerbahçeli olmak Kadıköylü olmakla eş anlamlı kullanılıyor. Galatasaray taraftarının  Nevizade Sokağın’da, Beşiktaş taraftarının Beşiktaş Çarşı’sında oluşturduğu Sports Bar, meyhane tarzı İstanbul gençliğinin yaşam tarzının önemli bir yanını yansıtıyor.  

Lokantaların menüleri meze ağırlıklı. Çoğu da bir iki günlük. Bu mekanlarda balık çorbası bulmak imkansız. İki büyük balık lokantası var çarşıda. Boğaz balık lokantalarına benzeyen beyaz örtülü, bol  meze çeşidi çıkaran ızgara  balık yenen içkili eski İstanbul tarzı lokantalar. Bu lokantaların menüsünde de yok balık çorbası.

Dicle Balık

Sora sora Bağdat bulunurmuş. Sonunda balık çorbası yapan bir lokanta buldum. Dicle balık lokantası. Safran kullandıkları için çorbanın rengi sarı. İçinde özellikle küçük  balık filetosu  parçaları var. Fransız usulü kırlangıç çorbası diye yazmışlar menüye. Kırlangıç balığı olup olmadığını anlamak zor. Bana kırlangıç gibi gelmedi. İnce kıyılmış sebzeler ve unla terbiye edilmiş çorba lezzetli. Her gün saat on ikide çıkarmış çorba. Çorbanın fiyatı yedi Türk Lirası. Hamsiyi ayıklayarak fileto halinde servis ediyorlar. Lezzetinden Karadeniz hamsisi olduğu anlaşılıyor.  


Halikarnas Balıkçısı

Balık çorbası arayışımı bir tanıdığın tavsiyesine uyarak Üsküdar’da sürdürmeye karar veriyorum. Üsküdarlılar  Kadıköy’den çok farklı bir yaşam tarzına sahip. Anadolu’dan gelen daha muhafazakâr bir kitlenin yerleştiği Üsküdar’da Kadıköy’ün aksine bir tane bile içkili lokanta yok. Ünlü Kanaat lokantası bulunduğu binanın yanındaki binayı da alarak iyice genişlemiş. Kanaat lokantası İç Anadolu ve Karadeniz  tarzı et ağırlıklı yemekler sunuyor. Menüsünde balık yok. Balıkçılar çarşısına girince sol tarafta Halikarnas Balıkçısı var. Balık tezgâhında balık satıyor ve içeride yeni dekore ettiği iki katlı balık lokantasında balık çorbası var. Beyaz renkli yoğun bir çorba. Bol un kullandıkları belli. Sebze ağırlıklı balık fileto parçalarının da bulunduğu çorba altı Türk Lirası. Çorbanın pek lezzetli olduğunu söyleyemeyeceğim. Terbiyesi biraz yoğun, kullandıkları sebzeler de pek lezzet vermemiş. Her halde doyurucu olması için patates ağırlıklı bir tarif kullanıyorlar. Hamsi tavasını da farklı buldum. Dicle Balık’ın aksine kılçıklarıyla bütün halde tavasını yapmışlar. Kılçıklar da oldukça sert. Ayıklayarak yemek gerekiyor.



Kuzguncuk Balıkçısı

İstanbul’un mahalle hayatını yaşayan  semtlerinden biri olan Kuzguncuk’ta Perihan Abla Sokağı’nda bulunan lokanta dekoruyla dikkat çekiyor.


Hafta arası olduğu için olsa gerek sokaklar tenhaydı. Kuzguncuk Balıkçısını kolaylıkla buldum. Zaten internet araştırması yaparken burayla ilgili bir çok bilgiye de eriştim. Fransız usulü kırlangıç balığı çorbası çok meşhurmuş. Çorbayı daha ilk kaşığında beğendim. İçine konan sebze ve baharatlardan olsa gerek çok hoş bir kokusu hafif bir tadı vardı. İçindeki balık parçaları diğer balık çorbalarının aksine çok küçüktü. Belli ki balık filetolarını ince ince doğrayarak ayrı bir tat yaratmak istemişlerdi. Burada balık çorbası fiyatı altı Türk Lirası. Kış mevsiminde olmanın gereği dışarıda sokakta oturamadım. İçeride oldukça dar bir alanda yemek zorunda kaldım. Ama çorbasını ve fiyatını beğendim. Üsküdar’da Halikarnas Balıkçısına gitmektense buraya Kuzguncuk’a gelmeyi tercih ederim. Zaten giderek ahalisinin Arap yaşam tarzına dönüştüğünü gördüğüm  Üsküdar’a gitmek hiç içimden gelmiyor. Kuzguncuk hem balık çorbasıyla hem de atmosferiyle balık çorbasına çok daha uygun bir semt.

Tarihi Karaköy Balıkçısı

Bir dostumla balık çorbası mekanları üzerine  konuşurken  o hatırlattı. Tarihi Karaköy Balıkçısını. Perşembe Pazarı’nın ara sokaklarında Grifin Han’da iki katlı küçük bir aile işletmesi. 1923 yılından  bu yana hizmet verdiği söyleniyor. Sadece öğle yemeği saatlerinde açık. Cumartesi kapalı. Acaba sahibi Yahudi olduğu için olabilir mi?  Bir zamanlar Sık sık gittiğim bir yerdi. Annemle ablamla da birkaç kez gidip balık çorbasını, kağıtta levreğini  denemiştik. Çok az sayıda balık alıp onlar bitince de lokantayı kapatan bir işletme anlayışı var. On ikide açılıyor saat üç civarında da balıklar bitiyormuş. Çorba kırmızı renkli. Küçük balık parçaları  hoş kokulu sebzelerle tatlandırılmış. Havuç rendelenmiş sanırım. İçimi çok rahat, yoğun değil. Bu çorbanın da mükemmel olduğunu söylemeliyim.
Böylelikle Üsküdar’ı saymazsak çok kısa bir yolculukla ulaşılacak üç farklı mekanda balık çorbası içilebileceğini  anlamış oldum. Doğal olarak duymadığım, gözden kaçırdığım bir çok mekan vardır. Örneğin Yeniköy, Sarıyer, Kanlıca, Beykoz,   Kumkapı, Samatya, Balat, Fatih  Yeşilköy, Bakırköy  gibi semtlerin balık lokantalarında da balık çorbası yapıldığını sanıyorum.
Araştırmaya devam…

11 Şubat 2015, Yel değirmeni 

22 Oca 2015

Sagalassos


18 Ocak 2014 Sagalassos 104

Yıl 1885. Polonyalı Kont Karol Lanckoronski, Psidia’ya Sagalassos’a gelir ve fotoğraf çekmeye başlar. 1892 yılına kadar tüm antik kentlerin fotoğrafını çeker. Dönüşünde iki ciltlik bir kitap yayınlar: “Städte Pamphyliens und Pisidiens”. O yıl Osmanlı İmparatorluğu bürokrasisi Mısır Eyaletini tüm toprakları ve tebaasıyla İngilizlere verdiğine ilişkin anlaşmaya imza atar. İstanbul Anlaşması yıl 1885.

18 Ocak 2014 Sagalassos 084

1907 yılının Nisan ayında ünlü İngiliz Casus/Arkeolog Gertrude Bell Sagalassos’u ziyaret eder. O tarihte antik kent kar altındadır. Antik tiyatronun 16 fotoğrafını çeker. O tarihte İstanbul’da Osmanlı bürokrasisi Babıali’de birbirini yemektedir.

18 Ocak 2014 Sagalassos 107

İlk kez 8 Nisan 2013’de ziyaret ettiğim Sagalassos’da kar filan yoktu. Aksine bahar günü gibiydi. Kente 7 kilometre mesafede kurulmuş olan Türkmen köyü, zamanla kasabaya dönüşmüş.  Ağlasun adı verilen kasabaya neden bu adın verildiği bilinmiyor. Antik kentte  Helen-Roma mimarisi şaheserlerinden sonra kasabanın derme çatma yapıları iç karartmaya yeterli. Kasabanın tam ortasında yer alan yaşlı çınar ağacı zamana tanıklık ediyor.

18 Ocak 2014 Sagalassos 247
Anadolu’nun yazılı olmayan tarihi her türlü yoruma açık. Antik kent hakkında bulunan ilk belgeler MÖ.333 yılından kalma. Makedonyalı İskender’in Anadolu seferinden. Termessos’u aldıktan sonra İskender ordusunun  yönünü Sagalassos’a çeviriyor. Akdağlar üzerinden gelerek kenti kuşatıyor. Kenti aldıktan sonra adını değiştirmiyor. Bronz Çağı’ndan bu yana var olan kentin gerçek ahalisinin kimler olduğu hep tartışmalı. Kuruluşundan on ikinci asırda terk edilişine kadar geçen süre içinde Pisidia’nın en önemli şehirleri arasında saygın bir yere sahip oluyor.
Belçika Leuven Katolik Üniversitesi öğretim üyelerinden Marc Waelkens ‘in birinci Burdur Sempozyumunda sunduğu bildiride bölgede kazı yapan  bilim adamlarıyla ilgili referanslar var. Kenti ilk keşfeden arkeologun Paul Lucas olduğu bilgisi var. Kazı yapanlar arasında Van Neel, F Arundell, Stephen Mitchell sayılıyor.

Kentin tarihçesi işgallerle dolu. Kent sürekli el değiştiriyor. Helenleşme döneminden sonra sırasıyla Seleukoslar, M.Ö. 281, Attaloslar ve Bergama Kırallığı M.Ö. 188-133, Roma Galatya Eyaleti M.Ö: 39 siyasi yapının önemli dönüm noktaları. Değişmeyen şey kent meclisi. Her dönemde kent meclisi ve monarşi varlığını koruyor. Bu da kentin asillerinin hakim güçlerle işbirliği yaparak kentin yağmalanmasını önlediklerini gösteriyor.

Bugün belirgin şekilde ayakta kalan yapılar var. İki buçuk kilometreye yayılan kenti gezmek zaman alıyor. Kentin önemli yapıları sırasıyla meclis binası,aşağı ve yukarı  agora,stadyum, kütüphane, çeşmeler, hamam,Zeus tapınağı,Kiliseler ve diğer yapılar olarak özetlenebilir. Tüm Roma şehirlerinde görülen döşeme taş döşeli Agora dikkat çekici. Görkemli sütun ve heykellerle iki yanı süslenmiş bu blok taş döşeme yollar iki bin yıllık görkeminden hiç bir şey kaybetmemiş.

Günümüzde Pisidia  bölgesinin en  iyi durumda kalmayı başaran tarihi yapıları bence İmparator Augustus zamanında yapılan döşeme yollar. Latince adıyla Via Sebaste. Bu döşeme yolların bazı bölümleri tahrip olmamış. Özellikle de Akseki Sarıhacılar bölgesindeki döşeme yol üç kilometre kadar var. Bu yolun büyük bir bölümünün köylüler tarafından asfalt dökülerek tahrip edildiği söyleniyor.

Sagalassos  en zengin ve görkemli dönemini Roma Galatya Eyaletine dahil olduğu zaman yaşamıştır. Mısır başta olmak üzere tüm Akdeniz bölgesinde kereste, zeytinyağı, seramik, çeşitli madenler ticareti yapmışlardır.  Şehir yedinci asırda meydana gelen büyük depremde büyük zara görmüştür. Nüfusu azalmaya başlayan şehir on ikinci yüzyıldan sonra  terk edilmiştir. Günümüze kalan eserler heyelan altında kaldıkları için korunmuşlardır. Kentte yapılan kazılarda yeni yapılar ve heykeller bulunmaktadır.
Sagalassos’u ikinci kez karlar altında gezerken içimi bir hüzün kapladı. Üstün bir medeniyetin izlerini taşıyan yapılara baktıkça kafamdaki sorular çoğalıyordu. Bu en az elli bin nüfusun yaşadığı, dokuz bin kişilik antik tiyatrosu ve stadyumu olan antik şehrin, su ve kanalizasyon teşkilatı, muntazam yolları ve planlı yapıları vardı. Şehri Akdağ eteklerine kuranlar aşağıdaki ovayı da tarım için kullanıyorlardı. Oysa bugün o ova baştan aşağıya çarpık betonlaşmayla tarım yapılamayacak hale getirilmiş. Sarnıç sistemi tahrip edildiği için ova yağmur sularıyla bir bataklık gibi örtülmüş. İki bin yıl önce o coğrafyada var olan medeniyet şimdi yok. Ağlasun ve Mamak belediyelerinin aldığı  acemi tedbirler iflas etmiş durumda. Çirkin yapılar, viraneye dönmüş yapılar, evlerin arasından akan kanalizasyon karışan dere yeterince hüzün verici.

Bir zamanlar seramik atölyeleriyle dolu olan Mamak’ta tek bir usta kalmış. O da zar zor geçiniyor. Kasabayı gezerken başları takkeli elleri tespihli erkek kalabalığın kötü bakışlarıyla karşılaşıyorsunuz. Çocuklar saldırgan ve eğitimsiz. Sagalassos’dan geriye sadece taşlar kalmış. Taşlara kazınan medeniyet orada duruyor ama yerli halkın buna aldırdığı yok. Ülkeyi yavaş yavaş saran kara cehalet burayı da demir pençelerine almış. Sıkıyor da sıkıyor.

18 Ocak 2014 Sagalassos 351

13 Oca 2015

Bellum Sacrum



Bellum Sacrum[1] mu Cihad[2]’mı?


Paris’te Fransız vatandaşı üç Radikal İslam militanının işledikleri korkunç cinayetin etkisi giderek genişliyor. Cinayeti işleyen El Kaide/IŞİD[3] bağlantılı teröristlerin Fransız güvenlik güçleri tarafından bertaraf edilmesinin ardından yarın (11 Ocak 2015) Paris’te Fransız Cumhurbaşkanının çağrısıyla geniş katılımlı bir protest yürüyüşü düzenlenecek.

Yürüyüşe şimdiden önemli sayıda siyasi liderin katılacağı bilgisi haber ajanslarının gündeminde. Bu yürüyüşün ne amaçla yapılacağı ve nasıl bir mesaj vereceği de tartışılan konular arasında. Batı basını haberi terörizme vurgu yaparak verirken “Radikal İslam” akımları üzerinde de duruyor. Teröristlerin cinayet sebebi olarak Charlie Hedbo dergisinde geçtiğimiz aylarda yayınlanan Hz. Muhammed ve İslam konulu karikatürlerin gösterilmesi de demokrasi ve basın özgürlüğü tartışmalarını alevlendirmiş görünüyor.

 Dergide yayınlanan karikatürlerin özellikle dinin siyasetle olan ilişkisinin ve kitleleri etkileme biçimi üzerine yoğunlaştığı, sadece İslam dini ile sınırlı olmadığı, aynı hicivlerin Hıristiyan ve Yahudi dinlerini ve peygamberlerini de kapsadığı biliniyor. Özellikle de Hz. İsa konulu birçok karikatürün yayınlandığı ama Hıristiyan toplulukların bu karikatürleri çok daha serinkanlı bir biçimde karşıladığı da ileri sürülüyor. Hiçbir Hıristiyan grup “İsa’ya ve dinimize hakaret ettiniz.” diye dergiye saldırmıyor. Ama radikal İslami gruplar saldırıyor. Öncelikle de bunun üzerinde durmak gerekiyor. Neden Müslümanlar şiddete başvuruyor?

Charlie Hedbo cinayetleri Hıristiyan ve İslam toplulukları karşı karşıya getirdi. Her ne kadar İslam ülkeleri liderleri ve din adamları bu saldırıyı gecikmeli olarak da olsa kınasa da yine de konuşmalarda bir “ama” tonu var. Batılı ve özellikle de Fransız entelektüel çevrelerinin demokrasi ve söz hürriyeti vurgusu görmezden geliniyor. İslam ülkelerinde bazı çevreler yapılan eylemi haklı bulurken bazı çevreler de şiddetle kınıyor. Toplum ikiye bölünmüş durumda. IŞID’in İslam adına kelle kesme törenlerini sosyal medyada yayınlamasına tepki duyan Batı kamuoyu şaşkın durumda.

Dinler arası hoşgörü ve siyaset tartışmalarının din adına cinayetlere dönüşmesi kimi sosyologlar tarafından barbarlık olarak nitelendiriliyor. Nitekim bu cinayetleri başka türlü izah etme imkânı da yoktur. On ikinci asırda işlenen din cinayetlerine gönderme yapan Radikal İslam grupları özellikle de IŞID her fırsatta  “Cihad” çağrısı yapmaktadır. “Şeytanla savaş”  olarak nitelendirilen bu çağrının Hıristiyan Batıya ve İsrail’e karşı yapıldığını biliyoruz.

 Birinci savaş sonrasında Orta Doğu’da yeniden çizilen sınırların günümüzde artık geçerli olmadığı da ayrı bir gerçek olarak çıkıyor karşımıza. Arap İsrail savaşları, Baas rejimleri, Müslüman kardeşlerin güçlenişi, İran’da Humeyni ile başlayan yeni Şia akımı,  Çöl savaşları, Arap baharı, Yemen, Suriye ve Irak’ta meydana gelen mezhep savaşları ve daha birçok sorunun ortaya çıktığı bir dönemden geçiyoruz. Batı Avrupa demokrasi, söz hürriyeti ve insan hakları temelli demokratik rejimlerle refah içinde yaşarken Orta Doğu bir kan gölü içine sürüklendi. Yaklaşık altmış yıldır süren kanlı çatışmaların bilançosu çok ağır. 
Orta Doğu bitmeyen katliamlarla sarsılırken tutunacak bir dal arayan insanların karşısına uzun süre bir kurtarıcı çıkmadı. Önceleri Sovyetler Birliği tarafından desteklenen Mısır ve Suriye tarafından kurulan Arap Birliği’nin yolundan giden Orta Doğu halkları hayal kırıklığına uğrayınca Müslüman Kardeşler, FKC gibi örgütlere bel bağladılar. Lübnan bir savaş alanına döndü. Lübnan halkı neredeyse bir gece bile silah sesi olmadan uyku uyuyamadı. Bugün bu karmaşa şiddeti artarak sürmektedir.

Sonra çöl savaşları geldi. Irak yerle bir edildi. Beş milyon insan göç etti. Sünni ve Şia mezhepten olanlar çatışmaya başladı. Mezhep savaşlarının önü de bu şekilde açılmış oldu. Orta Doğu’da artık Avrupa’nın 1600 yıllarında başlayan ve Vestfalia anlaşmasıyla sona eren ama milyonlarca insanın ölümüne sebep olan “Otuz Yıl Savaşları’na benzer savaşlar başlamış oldu.  

  Bu mezhep savaşlarının tarafı olan çeşitli radikal gruplar yani  El Kaide ve ISIS gibi gruplar acaba nereden besleniyordu? El Kaide grubu bir hayal peşinde koşuyor,  Abbasi imparatorluğunu kurmak ve şeytanı (Batılı İnsanları) yok etmek için mücadele ettiğini ilan ediyordu. Bu amaç için her yol mubahtı. Orta Doğu’da bir gözlemci statüsünden başka bir rol üstlenmeyen Avrupa ülkelerinin radikal İslam terörüne maruz kalması hiç te tesadüf değildir. Bu ülkelerde örneğin Fransa’da beş milyondan fazla Müslümanın yaşadığı bilinmektedir. Aynı şekilde ciddi bir Müslüman nüfus barındıran İngiltere, Almanya, Hollanda ve İskandinav ülkelerinin de terörün arka bahçelerinde beklediği endişesi içinde oldukları bir gerçektir.

 Siyasal alanda sağ muhafazakâr ve sağ radikal yelpazenin giderek güçlendiğini görüyoruz. Fransa’da bu yıl yapılan seçimlerde % 25 oy alan bu grupların ülkelerindeki göçmenler aleyhine bir kampanya yürüttükleri de varsayılırsa, artık Avrupa’da ikinci savaştan bu yana süren huzurlu dönemlerin sonuna gelindiği sonucuna varılabilir.

 Demokrasinin ve söz hürriyetinin tehlike altına girdiğini gören Avrupa’nın demokratik güçleri olayın ciddiyetine vurgu yapıyorlar. Dünya ve özellikle de Batı din savaşlarından çok çekti. Hıristiyanlarla Müslümanlar arasındaki savaşların yanı sıra Hıristiyanlar arasında mezhep savaşları tüm Avrupa’yı kana boyadı. Nitekim bu yürüyüşün birinci mesajı savaş karşıtlığı demokrasi ve insan hakları, söz hürriyeti olacaktır. Batıda endüstri devriminden sonra ortaya çıkan ulusalcı laik devletlerin dini meseleleri bir yana bırakarak liberal ekonomilerin sağladığı bireylerin refahını temin etmek amacıyla yayılmaya başlamasıyla din dışı sömürgecilik dönemi başlamıştır. Birinci ve ikinci savaşların din savaşları olmadığını ekonomik savaşlar olduğunu biliyoruz.

Orta Doğu’da ikinci savaş sonrasında meydana gelen din savaşları Müslümanlar ile Yahudiler arasında cereyan etti. Arap İsrail savaşı denilen bu savaş ta aslında bir din savaşıydı.  İslam dinine mensup bazı grupların yayılmacı bir strateji izlemediğini söylememiz mümkün müdür? El kaide ve İŞİD gibi radikal İslami grupların programlarında İslam dininin bütün dünyaya yayılması vardır. Halifeliğin ilan edilmesiyle İŞİD Suriye ve Irak merkezli bir İslam devleti kurmuş ve kendi tabirleriyle “Cihad” başlamıştır. 

IŞİD bu savaşı sadece Hıristiyanlara karşı sürdürmüyor, onların yolundan gitmeyen Müslümanlara karşı da yürüttüğünü söylüyor. Bu bağlamda Paris saldırısı Hıristiyan dünyaya ve Avrupa medeniyetine olduğu kadar Müslümanlara karşı yapılan bir saldırı olarak da ortaya çıkmaktadır. Fanatik radikal grupların kendi amaçları dışında gözlerini hiçbir şey görmemektedir. İntihar saldırılarının giderek artacağı da söylenebilir.

Türkiye bugünkü gidişatıyla çok tehlikeli bir yol ayırımına girmiştir. 1923 yılında kurulan laik devlet yapısını değiştirmek isteyen bazı güçler, radikal İslami gruplar tarafından da desteklenmektedir. Ülkede giderek zayıflayan demokratik yapının totaliter bir rejime evrildiği de ayan beyan görünmektedir. Basın özgürlüğü sıralamasında 148. sıraya düşen Türkiye’yi karanlık günler beklemektedir. İktidar partisinin demokratik reformları yapmakta geciktiği, muhafazakâr siyasal atılımlar yaparak dini siyasetin merkezine oturtma çabalarının giderek arttığı gözlemlenmektedir. 

Din yani İslam dini geniş çapta devlet kurumlarının içine sindirilmektedir. Devlet memurları “mahalle baskısı” tabir edilen iktidar rüzgârı ile modernizeyi ve liberal cepheyi bırakıp İslam cephesine geçmiş bulunuyorlar.    Şiddetin her geçen gün tırmandığı Orta Doğu’da din yani İslam dini en önemli güç haline gelmiştir. Bir yanda İran, öte yanda Müslüman Kardeşler, Hamas, IŞİD, El Nusra, El Kaide, Taliban ve diğer gruplar. Hem birbirleriyle hem Hıristiyanlarla hem Yahudilerle, kısacası tüm dünyayla savaşıyorlar. Türkiye bu denklem içinde kendine bir yer bulma çabasındadır. Bir yanda laik Avrupa öte yanda İslam Şeriatı olmak üzere iki farklı siyasi cephede aynı anda bulunmak isteyen iktidar giderek tehlikeli sulara kapılmaktadır. Türkiye radikal grupların cirit attığı bir coğrafya haline gelmiştir. Ülkede sesi son derece cılızlaşan demokratik güçlerin bu gidişatı engellemeye takati kalmamıştır. Muhalefet partileri, STK’ları, medya organları iktidarın güvenlik güçleri ve etkisi altına aldığı adalet mekanizması, ekonomik teşvik paketleri tarafından bertaraf edilmiştir.

Sonuç olarak sıralamada 148. Olan medyanın gerçekleri yazamayacağı, gösteremeyeceği söylenebilir. Giderek güçlenen iktidarın gelecek seçimleri de alacağına kesin gözüyle bakılmaktadır. Batılı özgür basının Türkiye’yi nasıl gördüğü konusuna gelince; her şeyden önce söz hürriyetinin ve adaletin sorunlu olduğu bir Orta Doğu ülkesi olarak görmektedirler. İktidarın ikili bir oyun sergilediği de gözden kaçmamaktadır. Batılı demokratik değerlerden hızla uzaklaşan bir ülkenin AB üyeliği de zaten söz konusu olmayacaktır. Bu bağlamda danışıklı siyasi bir dövüşe dönen AB müzakerelerinden de bir sonuç çıkmayacağı da aşikârdır.

Cereyan eden din savaşlarında hangi tarafı tutacağına karar vermesi gereken bir iktidarın geleceği de buna bağlıdır. Bir yanda Güney Doğu sorunu öte yanda yolsuzluk, özgürlük ve adalet ihlalleri at başı giderken Paris’te özgürlük ve dayanışma yürüyüşüne başbakanlık düzeyinde katılmak derin çelişkinin gözler önüne serilmesine neden olmuştur. Nitekim özgür batı medyası bu çelişkiye dikkat çekmiştir. Bu çelişkiyi örtmek için hamaset nutukları atan siyasi liderlerin her şeyden önce insan aklına ve mantığına saygısı yoktur. Derin bir siyasi bunalıma doğru sürüklenen Türkiye’nin önümüzdeki günlerde ciddi sarsıntılar geçireceğine muhakkak gözüyle bakılabilir…    

   

[1] Lat. Kutsal Savaş, din savaşları. Batı kültüründe Hıristiyan ve Müslüman dünyalar arasındaki savaşları ifade etmek üzere kullanılan bir kavram.
[2] Arapça. İslam dinini yaymak  uğruna savaşmak anlamında kullanılan Arapça kökenli bir kavram. 
[3] Bu radikal İslami akımlar kök itibariyle Selefiyye fırkasından doğan unsurlardır. Müslüman Kardeşler grubunun yıllarca sürdürdüğü silahsız siyasi mücadelenin ötesinde  Vahabilik ile yakınlığı olan bu itikatların 1988 yılında Afganistan’da doğan kolu El- Kaide, 2004 yılında El Kaide’ye bağlı olarak kurulan IŞİD 2014 yılında hilafet ilanıyla bağımsızlığını ilan etmiştir. 

6 Oca 2015

Sedir Direnişi

4 Ocak 2015 Sedir Protestosu 038

Asırlık sedir ormanlarının yer aldığı Antalya Hisarçandır Ekizce yaylasında taş ocağı kurmak amacıyla en genci iki yüz yaşındaki sedir ağaçları birer birer kesiliyor. Ağaçları korumak amacıyla Hisarcandır çevresi köyleri halkı ve Antalya doğa grupları 4 Ocak 2015 saat 12:00 de bir basın açıklaması yaparak sedir ağaçlarının kesimini protesto ettiler.
Taş ocağı işletmesi İMSA, Orman Bakanlığından aldığı izinle yüz dönümlük sedir ormanı alanında sedir ağaçlarının kesimine başlamış.Bir de ikaz levhası asmış.
4 Ocak 2015 Sedir Protestosu 140
Bölgede doğa yürüyüşü yapan grupların sedir katliamını basına intikal ettirmesiyle birlikte STK’ları bu eylem planını hazırlıyorlar. Antalya ve Burdur bölgelerinde yaklaşık dört bin kadar taş ocağı ve maden arama lisansı verildiği söyleniyor. Bölgede yürüyüş yapan biri olarak bu taş ocağı ve maden işletmelerinin doğaya verdiği zararı ben de gördüm. Tahribat her geçen yıl artarak ilerliyor. Yerel yönetimlerin konuya olumlu bakışıyla cesaretlenen şirketler birbirinden farklı projelerle ellerindeki lisans adedini artırıyorlar. Çin ile bağlanılı çalışan taşeron firmalar yabancı işçi ithal etmeye de başlamışlar.Doğanın sistemli biçimde tahrip edilmesine yönelik bu projelere destek veren orman bakanlığı ve yerel yönetimler kulaklarını STK’larının direnişlerine de kapatmış durumdalar.
4 Ocak 2015 Sedir Protestosu 070
Sedir ağacı ilk kez kerestesi uğruna değil de bulunduğu yer nedeniyle yok ediliyor. Şimdi de taş ocakları ve Hes modası çıktı. Sedir binlerce yıldır kerestesi için kesiliyor.Katliamlar yıllardır sürüyor.
“Antalya’nın Elmalı ilçesi sınırlarında yer alan dünyaca ünlü Çığlıkara Sedir Ormanları’nda maden arama ruhsatı alan İspanyol ortaklı şirket tarafından, 1000’e yakın yüzlerce yıllık ardıç ve sedir ağacı kesildi.” 24 Aralık 2006  http://www.bugday.org/portal/haber_detay.php?hid=1706
Daha öncesi de var. Sedir ormanlarının kesimi çok uzun bir süredir devam ediyor. Toros Dağları’nın sarp yamaçlarında bulunan ormanlara henüz ulaşılmadı ama yakında onların da katliama uğrayacaklarına kesin gözle bakılabilir.
Sedir direnişi bölgede doğa grupları rehberliği yapanlara göre Antalya’da yapılan bu çaptaki ilk büyük çevre eylemiymiş. Çevre bilinci ve farkındalığı Türkiye’de 1975 yılından itibaren oluşmaya başladı. Çeşitli maden işletmelerinin çevreye verdikleri zararlara karşı halkın açtığı davaların başlangıcı bu tarihlere rastlıyor. Önceleri Osmanlı daha sonra Cumhuriyet dönemlerinde çevreye özellikle de akarsu, göl ve ormanlara verilen zararlara medyanın ve halkın tepkisi yok.Devletin şirketlere farklı amaçlarla orman arazisi içinde faaliyetlerine izin belgesi vermesiyle hukuki bir zemine oturtulan çevre tahribatının hukuki olarak durdurulması hemen hemen imkansız. Öte yandan son bir kaç yılda STK’larının etkili çalışmasıyla Antalya’da çevre bilincinin özellikle gençler arasında yaygınlaştığı söylenebilir. Henüz nüfusun çok küçük bir kısmının ulaştığı bu bilinç seviyesi hızla artmaktadır. Önümüzdeki yıllarda çevre gruplarının sayısının da artmasıyla çevre bilinci daha da yaygınlaşacaktır. Kazanımlar olacağı gibi kayıplar da olacaktır.

Hisarçandır Sedir Direnişine katılmak üzere gelen beş yüz civarında bilinçli bir kitle vardı. Bölgede doğa yürüyüşü yapan kişilerin sayısının bin civarında olduğu göz önüne alınırsa bu katılım oldukça iyi bir katılım olarak değerlendirilebilir. Bölgede son iki yılda bir kaç çevre direnişi görülmüştür. Bu direnişlerin bir kısmı hukuki açıdan olumlu sonuçlanmıştır. Ama en önemli sonuç yaygınlaşan çevre bilincidir. Hisarçandır Sedir direnişi de bu bilincin yaygınlaşmasında önemli bir rol oynayacaktır. Konuya bu açıdan bakılması çok önemlidir.
4 Ocak 2015 Sedir Protestosu 119
Sedir ormanları kurtulacak mı?Hiç sanmıyorum. Sedirleri kesmeye devam edecekler. Her zaman hukuki bir kılıf bulunacak çevreye zarar vermek için. Antalya’ya dağ zirvelerinden kuş bakışı baktığımda ne görüyorum. Şahane bir deniz ve kumsal ama şehir bir beton yığını olarak gözüküyor. Geniş alanlar bomboş dururken şehrin içindeki yeşil alanlar hızla yok ediliyor. Halkın da buna pek aldırdığı yok. Köylerini işsizlik nedeniyle terk eden yeni Antalyalıların çevreye pek aldırdıkları yok. Farkında değiller. Çölleşen köyler terk ediliyor. Evler harabeye dönüşüyor, göller ve dereler kuruyor, tarlalar verimsiz. Antalya Korkureli, Elmalı, Akseki köylerinden gelen göçlerle çoğalıyor. Birbiri ardından yüksek apartmanlar yükseliyor. Dağlardaki sedir ağaçlarını düşünen pek yok. Sedir ağaçlarını düşünen oralarda spor amaçlı yürüyüş yapan bir avuç doğa yürüyüşçüsü. Beş bin yıldır kesilen kutsal sedir ağaçlarının çok değerli olduğu antik çağlardan bir alıntı:
“M.Ö. 2600 yıllarına tarihlenen Palermo taş yazıtından bir alıntı: “Sedir tomruğuyla yüklü 40 gemi getirdik. Her biri 45 m boyunda gemiler inşa ettik. Firavun sarayının kapılarını sedirden yaptık” (Mayer & Sevim, 1959, s. 113; Kuniholm &Griggs, 1990, s.1).”
Lübnan dağları sedir ağaçlarıyla dolu. Ulaşılması kolay dağlar. Bugün sadece dört yüz adet sedir ağacının kaldığı söyleniyor. Dört bin senede tüm sedir ormanları yok edilmiş. Sıra Toros sedirlerine geldi. Bazı bölgeler (Çığlıkara)  koruma altına alındı ama yeterli değil. Gezip dolaştığım dağlardaki sedir ağaçları yok olacak.Beş yüz kişi bu yok oluşu durdurmaya yetmeyecek. İki milyona yakın nüfusu olan Antalya ilinde sadece beş yüz kişi. Direnişe katılan köylüler de vardı. Acaba onların çevre bilinci nasıl oluştu?
4 Ocak 2015 Sedir Protestosu 153   Bu Hisarçandır köylüsü eyleme katılmak üzere ayağında kara lastiklerle soğuk havada bir kilometrelik çetin bir yamacı tırmanarak eylem alanına gelmişti. Onun gibi sayıları on beşe yakın köylü eylemci de vardı. Aralarında yaşlı kadınlar, çocuklar ve gençler de vardı. Maden ocağına karşı çıkmak için oraya gelmişlerdi. Ormandan geçinen bu insanların geçim kaynağı da yok oluyordu. Öte yandan ormanda yaşıyan bitkilerin, hayvanların ve böceklerin de yok olacağını biliyoruz. Onların haklarını kim savunacak? Bu beş yüz kişi. Orman içinde endemik şakayıklar var. Şakayıkların bir diğer adı da Ayı Gülü. Bu çiçeklerin de işmaninalarının tekerlekleri altında kalarak yok olacağını biliyoruz. Bu bölge şakayıkların en yoğun olduğu bölge. Buranın koruma altına alınması gerekiyor. Şakayıklar burada yetişiyorsa mutlaka bir nedeni olmalı. Bakalım zaman ne gösterecek.

31 Ara 2014

2015 “Penguen Modu”

28 Aralık 2014 Pamphyllia 133


Yeni bir yıla girerken nedense her yönden gelen felaket haberlerinde bir artış var gibime geliyor. Türkiyeden verilen  iki tür felaket haberi var. Birincisi cahil ve aç gözlü yerel yönetimlerin  yol açtığı büyük ve onarılmaz doğa katliamları. İkincisi ise basiretsiz nobran yönetimin yol açtığı  sosyal katliamlar.
Toros dağlarında sedir ormanları arasında yaptığım doğa yürüyüşlerinde gördüğüm kaçak ağaç kesimlerinin yarattığı erozyon giderek belirgin hale geliyor. Antik çağın Solyma Dağlarının kadim sedir ve ardıç ağaçları cahil yerel yönetimler tarafından gözden çıkarılmış durumda. STK’ları katliamları durdurma konusunda  sonuç alamıyor.Gereken siyasi destek yok. Çıkar sarmalı her şeyin üstünü örtüyor.

28 Eylül 2014 Lisinya Burdur 097
Kuruyan ve suyu azalan göller, dereler giderek kuraklık ve çölleşme tehlikesini beraberinde getiriyor. İdarede bir hamaset edebiyatıdır gidiyor. Hukuki yollar kapalı. STK’larının yürütmeyi durdurma talepleri hasır altı ediliyor. Çıkar çeteleri yerel idarelerle ortak ve gizli kapaklı paravan şirketler kuruyor, doğal kaynakları talan ediyorlar. Avam olup bitenin farkında değil. Açlık sınırının altında yaşayan çoğunluk yerel yönetimlerin dağıtacağı yardımların yüzü suyu hürmetine susuyor.
Medya uzun bir süredir “Penguen Modu”nda. Sözüm ona sanatçı,yazar, düşünür ve akademik personel iktidara yaranmak için yarışıyor. Her  geçen gün nedamet getirerek kervana katılan yeni güvercinleri ibretle izliyoruz.
Yeni bir yıla girerken karamsar olmak için her türlü neden var.Enflasyon hızlandı. Dolar 2,50’ye doğru koşuyor. Güney Doğu şehirleri teker teker düşüyor, oralarda iktidar el değiştiriyor. Polis ve jandarma güçleri çaresiz. Yeni yılda büyük süprizlerin  o bölgeden gelmesi bekleniyor.Açılım adı verilen demokratikleşme hareketinin iktidarın 2015 seçimleri için bir yatırımı olduğu düşüncesi yaygın. Sayıları üç milyona varan Suriyeli göçmen ordusu büyük şehirlerin sokaklarında alenen dileniyor. İdare bu konuda sessiz. Kültür çatışmaları, seks cinayetleri, adam kaçırmalar, kaçakçılık türleri ve diğer suçlar  giderek  artıyor.Çocuklar bu karmaşada en zarar gören grup olarak gözler önünde.

images (3)
İktidar sessiz. Tek adam projesi topluma dayatılıyor. Güvenlik güçleri tek adam iktidarı için alarma geçmiş durumda. Biber gazsız tek bir gün bile geçmiyor. Toplumun demokratik güçleri şimdiden yenilmiş durumda. Lümpen kültürü sosyal yaşamın tüm öğelerine sızmış durumda. Yeni nesil AVM’lerde dekadansı yaşıyor. Eğitim kurumları siyasallaşmış durumda. Artık her eğitim kurumu iktidara endeksli bir idari yapılanma içine girmiş durumda.

Yeni bir yıldan ne beklenir? Beklentiler malesef artık sadece mesajlarda var. Gerçekleşme imkanı hemen hemen yok. Muazzam bir göç dalgası geliyor.Mali durumu müsait olanlar kitleler halinde güvenli bölgelere göç ediyor. Cumhuriyet Toplumu bir kez daha kabuk değiştiriyor.1923, 1926, 1956, 1967 yıllarında yaşanan göçlere benzer göç yolları açılmış durumda.

28 Aralık 2014 Pamphyllia 073

Anadolunun kaderi bu. Binlerce yıldır hep aynı senaryo. Kaba güç, avam medeniyeti yok ediyor, göçe zorluyor. Bomboş antik kentlere bakınca bunu görüyorum. İleri bir medeniyetin kaba güç tarafından yıkıldığı yok edildiği şehirler. Şimdi de boşalan köyler, kuruyan tarlalar yok edilen ormanlar yeni bir göç dalgasının habercisi.

6 Aralık 2014 Zivit Yakaköy  Foto safari 053 
Terk edilen canım konaklar, yıllarca verilen emek artık viraneye dönmüş durumda. Hasta ve yaşlı insanların içinde yaşam savaşı verdikleri tarihi evler yavaş yavaş yıkılıp gidiyor. Gençler iki nesil önce işsizlikten ve geçim sıkıntısından bıkıp büyük şehirlere göç edip gitmişler. Çocukları geri dönmek istemiyor. Konaklar içlerinde yaşayan yaşlı insanlarla birlikte ölüp gidiyor. Bir zamanlar dünyanın en verimli yaylaları olan bu yerlerde artık bir tek ot bile bitmiyor.

6 Aralık 2014 Zivit Yakaköy  Foto safari 244

Yeni yılı beklerken içimi ısıtacak tek şey yeni güneşin doğumu. Sanki artık daha parlak ve daha dost. Yılın son gününde esen bu fırtına da yağan yağmur da bir şeyler anlatmak istiyor gibi. Yine de ne varsa doğada var. Doğanın kucağında saklanıp fırtınanın geçmesini beklemekten başka çare yok. Taşları okuyarak, rüzgârın sesini dinleyerek, denize ve ağaçlara dokunarak bekleyeceğiz.

6 Aralık 2014 Zivit Yakaköy  Foto safari 273

16 Kas 2014

Zeytin Ağacının Altında



Geçtiğimiz günlerde Manisa’nın Soma ilçesi Yırca köyünde (Antik Sandaina)  bir kamulaştırma skandalı yaşandı. Hükümet kararıyla kamulaştırılan Yırca köyü ahalisine ait tapulu zeytinlikte bulunan yaklaşık altı bin zeytin ağacı iş makinalarıyla köklerinden sökülerek yok edildi.[1] Köyün ahalisinin itiraz dilekçesini dikkate alan Danıştay yürütmeyi durdurma kararı alıyor.  Kararın alınmasından yirmi dört saat önce de zeytinliğin tahsis edildiği şirket özel güvenlik timleri ve iş makinaları marifetiyle altı bin kadar zeytin ağacını yok ediyor. Kamulaştırma kararı iptal ediliyor ama yok edilen altı bin zeytin ağacının nasıl yerine konacağına ilişkin bir haber yok.


 Doğa katliamlarına bir örnek teşkil eden bu skandalın bir çok yerde tekrar edildiğini görüyoruz. Devlet kamulaştırma marifetiyle doğayı sistematik bir biçimde yok ediyor. Bir yanda kamulaştırma diğer yanda orman yangınları ve diğer yanlış uygulamalarla giderek doğa kaynaklar yok oluyor.
Zeytin ağaçlarının  Türkiye’de toplam kapladığı alan 594,000 Hektar olarak ölçülmektedir. Dünya sıralamasında ağaç adedi olarak ilk beşe girebilen bir konumda iken sistematik bir biçimde yok edilen zeytin ormanları  her yıl azalarak  yakında yok olacağa benziyor.
 Binlerce yıl öncesinden gelen bir ağaç. Sedir gibi Meşe gibi insan dostu ağaçlar bunlar. Zeytin meyvesi ise ayrı bir mucize. Her türlü hastalığa deva yaprakları yağ çıkarılan meyvesi ve bir çok alanda kullanılabilen gövdesiyle yüz değil bin sene insanları besleyebilecek bir mucize. İnternet kaynaklarını taradığımda aşağıdaki teknik bilgilere ulaştım.
“Zeytin ağacı(Olea europaea), zeytingiller(Oleaceae) familyasından; meyvesi yenen, Akdeniz iklimine özgü bir ağaç türüdür. Zeytinin kromozom sayısı, 2n=46'dır. Zeytingiller familyasının, 27 kadar cinsi ve 600 kadar türü vardır.
 Ekilmeden, kendiliğinden yetişen zeytine; yabani zeytin veya delice (oleaster) denir. Köylülerin dağdaki deli zeytini sıkıp çıkardıkları ve ilaç gibi kullandıkları yağa da "çoral" denir. Delice, aşılanıp-ıslah edilerek, kültür bitkisine(sativa) dönüştürülüp, daha verimli bir hale getirilebilir. Fidandan, dikme olarak yetiştirilen zeytin ağacı, kazık kök yapmaz ve çabuk yıkılır. Oysa dağda, tohumdan üreyen zeytin ağacı; kazık köklüdür, yerinden kolay sökülmez.
Zeytin ağacı, meyvesinin etli kısmından ve çekirdeğinden elde edilen, altın sarısı yağı olan, çok değerli bir ağaçtır. Uygun koşullarda yetiştirilirse, ekimini izleyen 5-6 yıl içinde, meyve verecek duruma gelir. Zeytin ağacının verimli hale gelmesi, 20 yılı bulur ve giderek de verimi artar. Zeytin ağacı, bir yıl bol ürün verirken, arkasından gelen yılda adeta dinlenir ve verimi azalır. Sonuçta, bir yıl çok, bir yıl az ürün verir. Buna Periyodisite denir. Bu durum, halk arasında var yılı ve yok yılı olarak adlandırılır.
Zeytin ağacı, çok özel bir ağaçtır. 1000 yaşına kadar yaşayabilir. 3000 yaşında zeytin ağaçları bulunduğu, bazı araştırmacılar tarafından ifade edilir. Zeytin ağacının uzun yaşamı, yapraklarındaki, oleuropein maddesine dayanır. Bu madde, zeytin ağaçlarını, hastalık ve zararlılardan korur. Ayrıca yapraklarından çıkan kalsiyum elenolaten maddesi, zararlı virüs, bakteri ve mantarları yok eder.
 Dayanıklı ve kolay çoğalan bu ağaç; yaşlansa, gövdesi çökse, kurusa, gövde yumrularından ve köklerinden fışkıran sürgünlerle canlanır, yeni bir ağaç olarak ortaya çıkar. Odunu, sert ve sağlamdır. Erozyona karşı mücadelede de, en uygun ağaç türüdür. Orman yangınlarına dayanıklıdır. Yanan ağaçlar, kısa sürede sürgün verirler. Yaşlı zeytin ağaçlarının, gövdelerindeki öz kısımları, öteki ağaçlarda olduğu gibi boğumlaşmaz, zamanla çürür gider. Bu nedenle, gövde kesitindeki yıl çizgilerini araştırıp, zeytinin yaşını bulmak zordur.
Zeytin ağacının boyu, 10 metreyi bulur. Sık dallı, yayvan tepelidir. Genç zeytin ağaçları, geniş, kıvrımlı, yumrulu, yuvarlak tek gövdelidirler. Bazı yörelerde, ana kökten gelen üç ayrı gövdeli ağaçlar bulunur. Ağacın tacı (tepesi), yaklaşık olarak, artan boy kadar her sene genişler ve tacının 2-3 misli genişlikte, bir alana yayılabilir.”

Bu bilgilerin ötesinde binlerce yıldır insanoğlunun ve hayvanların yiyecek, yakıt, ilaç gibi çok önemli ihtiyaçlarını karşılayan  zeytin ağacı mitolojide ve gerek çoktanrılı dönemde gerekse de tek tanrılı dinlerde önemli bir öğe olarak karşımıza çıkar.

Akdeniz  havzası zeytin ağacının anavatanı gibidir. Bu büyük coğrafyada her yerde zeytin ağacı bulmak mümkündür. Binlerce yıldır var olan önemli bir ağaç. 

Bir simge bir iz.

Likya bölgesinde gezerken hemen hemen her antik kentte zeytin yağı ve şarap elde etmek için geliştirilen antik çağdan kalma imalathaneleri gördüm. Zeytinin ya da üzümün ezildiği oyma taşlar çok belirgin. Sonra yine taştan oyulma yağın akması için  geliştirilen taş kanallar ve küpler, amforalar. Antik çağda zeytin yağı  yakıt olarak da kullanılıyordu. Lykialı tüccarlar hasattan sonra zeytinyağlarını amforalara doldurulup gemilerle uzak bölgelere sevk ediliyordı. Termessos’da zeytinyağı imalathaneleri gördüm. 

Dağlar zeytin ağaçlarıyla dolu. Ne yazık ki bu ağaçların  zeytinlerini bölgede oturan köylü değerlendirmiyor. Çünkü zeytini bilmiyorlar. Buralara yerleşen göçebe halk hayvancılık kültürüne sahip. Kendilerinden önce o topraklarda oturanların zeytin, şarap, tütsü, seramik, mermer, vb. gibi hüner gerektiren işlerinden haberdar değiller. Zeytin ağacını diğer ağaçlardan ayırabilecek bilgiye de sahip değiller.  Bu nedenlerle bölgedeki zeytin ağaçları, asmalar bakımsızlıktan işe yaramaz hale gelmiş durumda. Antik çağdaki kültür günümüz taşınamamış. Ne yazık.  

Ayvalık’a ilk kez gittiğimde zeytinyağının ne denli önemli olduğunu anladım. Sabah kahvaltısında getirilen ısıtılmış baharatlı zeytinyağına ekmek banmak büyük bir değişiklikti. Sonra zeytinyağıyla pişen o enfes sebze yemeklerinin  lezzeti unutulur gibi değil.

Cunda adasında bir tepeye tırmanmıştım. Orada bulunan ulu zeytin ağacının gölgesinde oturmuş denize bakıyordum. Ağacın altında olgunlaşarak dalından düşen zeytinler vardı. Karatavuk kuşları birbiri ardından gelip onları teker teker götürüyordu. Bir süre sonra benim varlığıma alıştılar. Zeytin ağacının altında oturmak bana iyi gelmişti. Bu topraklarda eskiden oturan insanların nereye gittiklerini sık sık düşünürüm. Bu toprakların tarihini ve kültürünü anlamak için mübadele yıllarına geri gitmek gerekiyor.

Birinci cihan savaşı öncesinde Anadolu nüfusu on altı milyon olarak tespit edilmektedir. Bu nüfus içerisinde üç milyona yakın Rum ve üç milyona yakın da Ermeni ve yüz elli bine yakın Yahudi bulunduğu bilinmektedir. O dönemde ağırlıklı ayırım din aidiyeti üzerinden yapıldığı için toplam nüfusun yüzde kırkının gayri Müslim olduğu söylenebilir. 

Bu nüfusun Rum Ortodoks kesimi  MÖ.200 yıllarından  itibaren Hellen etkisinde kalan Anadolu halklarıdır. Likyalıdır, Frigyalıdır, Lidyalıdır.İyonyalıdır, Karyalıdır. Anadolu kültürünü taşıyan halktır. Ermeni nüfus ise daha çok Doğu Anadolu uygarlıklarının mirasçısı olan Urartu, Kilikya ve diğer kültürlerin mirasçısı halktır. Sayıları altı milyona varan bu Osmanlı tebaası İttihat ve Terakki hükümetleri tarafından sistematik bir şekilde yok edilmiştir.  1915 yılında tehcir kapsamında bir buçuk milyon Ermeni, 1921 yılında bir buçuk milyon 1923 yılında da bir milyon iki yüz bin Rum Yunanistan’a göçe zorlanmıştır. Bütün Ege bölgesinde bulunan Rum nüfus mübadele marifetiyle boşaltılmış, yerlerine Trakya, Balkan ve adalarda bulunan Türk nüfus yerleştirilmiştir. Dolayısıyla bugün Ege ve Akdeniz bölgelerinde oturan halk sonradan oraya yerleştirilen Müslüman halktır. 

Bu halkın prensip itibariyle göçebe Türkmen halk olduğu düşünüldüğünde Batı Anadolu yerleşik kültürüyle alakaları olmadığı açıktır. Aradan geçen süre içinde zeytin ağacının ve üzüm bağlarının nasıl geçim kaynağı haline dönüştürülebileceğini kavrayamayan halk hayvancılık ve hububat tarımı başta olmak üzere bir dönüşüme meyil etmişlerdir. Köylünün ağaçlara ve suya olan nefreti tarım arazisi azlığından kaynaklanmaktadır. Bölgedeki gölleri kurutarak, ormanları yakarak  tarım arazisi açmaya çalışan köylü farklı bir coğrafyanın insanıdır. Ağaçsız ve susuz topraklardan geldikleri için bugün yaşadıkları ormanlık ve sulu arazileri çölleştirmeye çalışmaktadırlar. Devlet ise bu gidişe dur diyeceğine aksine teşvik etmektedir.



Eğer Rum nüfus göçe zorlanmasaydı ne olurdu? Cunda adasında o ulu zeytin ağacının altında bunu düşündüm. Eğer o nüfusun orijinal orantısı korunsa idi 1923 yılında ilan edilen Cumhuriyet dört resmi dile ve dört resmi dine sahip olan çok dilli, çok dinli, çok kültürlü demokratik bir Cumhuriyet olabilirdi. Siyasi olarak bu başarılabilir miydi? Söylemesi çok zor.

Öte yandan Cumhuriyet döneminde Türleştirme adı altında Anadolu’da Müslümanlaştırma ve Araplaştırma eğilimi daha baskın olmuştur. Hıristiyan ve Yahudi nüfus azalmış, Müslüman nüfus çoğalmıştır. Bu bir asimilasyon hareketi değil bir değiştirme ve yerleştirme hareketidir. Cumhuriyet döneminde kültürel altyapıyı da yeniden yazılan uydurma bir tarihle destekleme yoluna gidilmiştir. Orta Asya’dan gelen Türk nüfusun Ergenekon tarihi kalame alınmıştır. Bu Anadolu’nun gerçek tarihi değildir. Zeytin ağacı bunun şahididir. Bütün tarihi örenler bunun şahididir. Arkeoloji müzeleri bunun şahididir. En belirgin olan ise Antalya müzesidir. Müzeyi gezerken heykeller salonundan, tanrılar salonundan lahitler bölümünden geçip birden bire bir yörük çadırının içinde kendinizi bulup afallarsınız. Aynen Adrasan isminin Çavuşköy yapılması gibi bölgenin tarihi müzede bile çarpıtılmıştır.

Cumhuriyet iktidarlarının Türkleştirme politikası nasıl olup ta Müslümanlaştırma politikasına dönüşmüştür? Bunun gelişimi için yine 1900 yıllarına geri dönmek gereklidir. Türkçülük akımının  güçlendiği Osmanlı İmparatorluğunun çöküş yıllarında çare olarak bir de İslamcılar formülü  ortaya çıkmıştır. Bu iki akım aynı amaç için farklı ideolojilerle siyaset yapmışlardır. Cumhuriyet tarihi boyunca bu iki akım birbiriyle demokratik olmayan yöntemlerle mücadele etmiştir. Zeytin ağacı en az iki yüz yaşında olduğuna göre bütün bu olaylara tanıklık edebilecektir.

 Aslında Ayvalık bölgesinde beş yüz hatta bin yaşında zeytin ağaçları vardır. Söylentiler doğruysa iki bin hatta üç bin yaşında zeytin ağaçları olduğu ileri sürülmektedir. Anadolu’nun kadim sedir, ardıç ve zeytin ağaçları her  şeye tanıklık edebilecektir. Fakat en büyük sorun bu tanıkları bir şekilde yok ederek ortadan kaldırmak isteyen paradigmadır. Ağaç ve su düşmanlığı giderek yaygınlaşmakta günümüz iktidarları tarafından doğa hızla tüketilmektedir. Doğal afetlerdeki artışın nedeni her ne kadar dini nedenlere dayandırılmak istense de inandırıcılık katsayısı giderek düşmektedir.

Cunda adasında güneş yavaş yavaş ufka yaklaşıyor. Binlerce yıldır olduğu gibi güneş tam zamanında batıyor. Denizin üzerini koyu bir karanlık kaplıyor. Orta Doğu’da giderek artan ırk ve mezhep savaşları hızla ülkenin Güney Doğu  bölgesini sarıyor. Bir yanda etnik ayırımcılık öbür yanda inanç ayırımcılığı bölgeyi bir şiddet sarmalına sürüklüyor. Güney Doğu sınırına yığılan iki buçuk milyon Suriyeli, bir buçuk milyon Iraklı siyasi depremlere neden olmaya başladı.  

Demokratikleşme süreci giderek şiddet ve baskı sürecine dönüşüyor. Cumhuriyetin tüm kurumları tehlike altında. Bu gidiş iyi değil. Çok kısa bir süre içinde şiddetli bir sarsıntıyla rejim değişikliği yaşanacağa benziyor. Bu tehlikeyi görüp örgütlenen STK ‘ların da yok olması tehlikenin büyüklüğünü gösteriyor. Artık çok kısa bir süre içinde her şey olabilir.


Hakkâri İzlenimleri (1)

Yedi günlük Rize Çamlıhemşin Yaylaları ve beş günlük Hakkâri gezisinden döndükten sonra bir kaç gün şaşkınlığımı üzerimden atamadım. Hem Ka...