16 Oca 2010

Avrupa Kültür başkenti olmak...


Bugün İstanbul Kültür başkenti oluyor.

Haliç 'te yapılacak açılış töreni ve havai fişek gösterileriyle kent ileriye iri bir adım atmış olacak.

1985 yılında ilk kez Atina bu girişime ev sahipliği yapmıştı. Zamanın Yunan kültür bakanı film yıldız Bayan Melina Mercouri 'nin çok büyük emeği olduğu söylenir.Fikir annesi olarak gereken mücadeleyi de vermiş "kültür " ve kent kavramını uluslararası temasların ortasına oturtmayı başarmıştır.(1)

Bugünden başlayarak bütün yıl (2010) sürecek olan etkinliklerle, İstanbul'u idare edenler bir kent olarak kültürden ne anladığını bütün dünyaya anlatmaya çalışacaktır.

Bu kentin 8000 yıllık geçmişini bir nefesde (bir yılda ) anlatmanın olanağı yoktur.
Programa bakılırsa yetkililer bir dünya kültür mozaiği oluşturmaya çalışmışlar :

Açılış töreni paralelinde müzik etkinlikleri ön plana çıkarılmış,
  • Taksim 'de "Tarkan",
  • Kadıköy 'de "Mor ve Ötesi",
  • Sultanahmet'te "Mercan Dede",
  • Müzeler gece yarısına kadar açık,

İstanbul kenti Cumhuriyet tarihinde ilk kez, uzun soluklu uluslararası ciddi bir kültürel proje sürecine başlıyor. Projenin başlangıcında 13 Aralık 2005 günü, Şubat 2009 da görevinden istifa eden Yürütme Kurulu Başkanı ve sivil toplum temsilcilerinden oluşan bir heyet, başvuru dosyasını Avrupa Komisyonu Eğitim ve Kültür Genel Müdürü’ne teslim etmiştir. Aradan geçen dört yılda hiç bir ilerleme kaydedilmemiş olduğu ifade edilmiştir.

İstifa nedeni olarak kurucu ekip başvuru dosyasında verilen sözlerin yerine getirilmediğini ileri sürmüşlerdir.Bu konuda resmi bir açıklama yapılmamıştır. basında şu haberler yer almıştır:
"İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansın’ın 9 üyeli Yürütme Kurulu’dan dün akşam Çolakoğlu ile baraber Prof. Dr. Metin Sözen, Prof. Dr. İskender Pala ve Gürhan Ertür istifa etti. 2010 yürütme kurulunda son birkaç aydır görüş ayrılığından dolayı çatışma vardı. İstifaların ardında İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansının uzun süredir proje üretememesi ve buna tepki olarak oluşan kamuoyu baskısı gösteriliyor."
Bir yıldan çok daha az bir sürede hazırlanan programın içeriğini önümüzdeki günlerde göreceğiz.
Bu yıl Almanya 'da Essen ve macaristan 'da Pécs kentleri de kültür başkenti ünvanını alıyorlar.
Geçen hafta açılışı yapılan Essen Ruhr programında üç ana tema dikkati çekiyor.
Kent kültürünün Mitoloji,sanayi ve insan boyutları kavramsallaştırılıyor.
Belirli bir yaklaşım söz konusu.
Öte yandan benim İstanbul programında gördüğüm kadarıyla yıllardır tecrübe kazanılan "İstanbul Festivali" yaklaşımı belirleyici olmuş.
Eskinin mücevherleri ortaya çıkarılmamış: University of the palace hall of Magnaura yani Kral Teodisius 'un kurduğu ve dünyanın Bolonya Üniversitesi 'nde önce ilk üniversitesi Konstantinople Üniversitesi ile ilgili bir program göze çarpmıyor.
Fener,Balat,Pera,Galata,Beyoğlu yaşamı,inançlar mozaiği gibi çok kapsamlı projeler üretilmemiş.

Kentin vazgeçilmez dokusu olan Roman,Rum,Yahudi,Ermeni ,vb çeşitlilikler vurgulanmamış.

Aslında aradan geçen beş yılda bir kültür projesi üretilmemiş,bürokratik engellerin zorunlu kıldığı bir daralma olmuş.

Çok yüksek potansiyeli olan bu projenin yılın ilerleyen haftalarında daha da zenginleşmesini ve geniş açılara ulaşmasını dileyelim.

Kent yaşamının çok önemli günlerinin ıskalanmamasını dilemekten başka şansımız yok :örneğin .
  • Erguvan Dönemi,
  • Mimoza,manolya ve lale zamanları,
  • Göçmen kuşların gelişi ve gidişi,
  • Balık mevsimi
  • ,fener ışığında Lüfer,
  • Mehtap gezileri,
  • Kutsal günler,

Kenti kent yapan ve yaşamı anlamlı kılan değerler.....

------------------------------- (1) Dönemin Yunanistan Kültür Bakanı Melina Mercouri’nin önerisinin Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi tarafından benimsenmesiyle Avrupa kültürüne değer katan, Avrupa’ya katkı sağlayan kentlere verilmeye başlanan bu unvana ilk kez 1985’te Atina sahip olmuştur. Bu unvan, 1985-2000 yılları arasında AB’ye üye ülkelerin kentlerinden birine verilmiştir. 2000 yılına gelindiğinde ise, yeni bin yıl nedeniyle, Avrupa Kültür Başkenti unvanı hem aynı yılda birden fazla kente, hem de AB adayı olan ülkelerin kentlerine verilmeye başlanmıştır. Avrupa Kültür Başkenti Projesi Tarihinde Bir İlk... İstanbul’un, Avrupa Kültür Başkenti yolculuğu da, yeni bin yıl nedeniyle, AB adayı olan ülkelerin kentlerine Avrupa Kültür Başkenti unvanı verilme kararıyla birlikte başlamıştır.

15 Oca 2010

Güneş Tutulması


Ay olmasa güneş tutulması da olmazdı .

Güneş tutulması, Ay'ın yörünge hareketi sırasında Dünya ile Güneş arasına girmesiyle oluşur.

Tutulmanın olması için Ay'ın "yeniay" evresinde olması gereklidir.

Kozmonolojik deyişle Dünya'ya göre Güneş ile örtüşme halinde olması, yani yörünge açısının Dünya'nın Güneş çevresindeki yörünge düzlemi ile tam çakışması gerekir.

Bir yıldız yılı içinde Ay Dünya çevresinde yaklaşık 12 kez dönmesine karşın, yörünge düzlemlerinde 5 derecelik bir açı olması sonucu, Ay her defasında Güneş'in tam önünden geçmez;yani bu çakışma seyrek olarak oluşur.

Güneş tutulması Dünya üzerinde çok dar bir koridor izler, bu yüzden herhangi bir bölge için güneş tutulması çok ender rastlanan bir olaydır.

Bugün bulunduğumuz koordinatlarda 15 Ocak 2010 'de yerel saatle (İstanbul ) saat 08:11 de "halkalı güneş" tutulması gerçekleşmiş bulunuyor.

Bu halkalı tutulmanın belirli bir anlamı var mı ?

Kozmonolojik olarak yukarıda yaptığımız izahata ilave edecek ancak Ay ve Güneş kültleri hiyerofanileri yaklaşımları getirebiliriz.Uygarlık tarihinin çok ciddi bir sürecinde ; Yaklaşık on bin yıllık bir sürede geliştirilen epifanilerin paralelinde uygulanan ritüeller güneş ve ayın dönencelerine göre zamanlanmıştır.

Altın Çağ 'da (İlk Çağ ) özellikle de Sumer-Asur-Babil-Finike Kültlerinde çok yakından ve dikkatle izlenen gök olayları arasında baş sırada gelen güneş ve ay hareketleri temel teşkil etmiştir.

Yeni ayın yeniden doğumu gökdeki gizli kapıların açılması gibi yorumlandığı gibi , bazı hiyerofanilerde kötülüklerin ve karanlık güçlerin yeryüzünü istila etmesi olarak da yorumlanmıştır.

Halkalı güneş tutulmasının sembolik anlamı ,aytanırısı Nannar 'ın ya da Sin 'in tüm gizli güçlerinin Şamaş 'la yani güneş tanrısıyla birleşerek yeni bir oluşuma , ruhsal bir üst aşamaya ;doğuma ulaşmasını ve bu yeni doğumdan yeni ve iyiliklerle dolu kapıların açılacağına inanılırdı.

Ulu rahipler bu özel günlerde düzenledikleri ayinlerde tüm gün ve gece boyunca katılanların yeni ve gizli güçlerle donanması için dua ederlerdi.

Ayine katılanlar "Soma" adı verilen bir tür iksiri içer ve kişiliklerinde çok önemli değişimlerin gerçekleşeceğine inanırlardı .Nitekim bazı uyuşturucu mantarların ya da bitkilerin karışımıyla hazırlanan "Kutsal İksir" SOMA tesirini gösterir,törene katılanlar çılgınca dans eder ve esriyerek yüksek bir ruh haline yükselirlerdi.

9 Oca 2010

Jakobenist Devlet


AKP Hükümetinin siyasi projesi olan "Kürt Açılımı " görüldüğü kadarıyla hız kesdi.

Gündemi "Islak İmza" ,"Kozmik Oda " ,"mermili Mektuplar " gibi son derece karmaşık ve bir o kadar da anlaşılmaz konular istila etmeye başladı.

Neyin ne olduğunu anlamak iyice zorlaştı.
TV programlarında görüşlerini dile getiren "uzmanların" sözlerinden de bir şey anlamak mümkün değil.
Açılım konuları gündeme geldiği günlerde okumaya başladığım Prof. Dr. Metin Heper 'in "Devlet ve Kürtler" adlı kitabı,ilginç belgeler ve kaynaklar ihtiva ediyor.
Konuyu anlamak isteyenler için hazırlanmış mükemmel bir kaynak kitap. Bilimsel bir çalışma.Kaynaklarıyla,geçmişiyle ve arka planıyla geniş kapsamlı bir ufuk turu sunuyor.
En azından "Kürtler Sorunu" nun boyutunu ve sonuçlarını tarif ediyor:

"1920'li yıllardan itibaren Türkiye'de devletin Kürt kökenli vatandaşlarıyla ilişkilerinde zaman zaman büyük sorunlar yaşanmıştır.Yalnızca 1920-1938 yılları arasında ülkede on yedi Kürt isyanı çıkmıştır.Bunların arasında en önemlileri 1925,1930,1937 isyanlarıdır.Daha sonra ,1984,1999 yılları arasında,ülke Kürt ayrılıkçıların başlattığı uzun bir silahlı çatışmaya daha sahne olmuştur.Bu ikinci evrede,her iki taraftan toplam 35 000 kişinin yaşamını yitirdiği tahmin edilmektedir." Doğan Kitap 2008
Bu kısa özete ilave edilecek farklı sayılar da ortaya konabilir. Eğer söz konusu dönem cumhuriyet dönemi öncesi ve sonrası olarak ikiye ayrılırsa, en azından aradan geçen doksan yılda bu konunun çözülmek yerine çözümsüzlüğe doğru gittiğini de söylemek yanlış olmaz.

Heper 'in sonuç bölümünde yapmış olduğu tespit, cumhuriyet rejiminin ana işlevini ortaya koyması açısından da dikkat çekicidir :

" Cumhuriyet Türkiyesi kendisini toplumun üstünde gören jakobenist bir devlet yapısına sahip olmuştur. Faruk Birtek 'in belirttiği gibi ,geleneksel olarak Türkiye'de devlet,toplumu dönüştürmek ya da toplumu siyasal hayata katmak yerine kendisi ile toplum arasına bir mesafe koymuş ve kendisine özgü misyonunu,evrenselliğin öncüsü ve koruyucusu olarak belirlemiştir." S.269

Burada dikkatimizi çeken kavram "jakobenist bir devlet" vurgusudur.
Devlet ana görevi olarak topluma hizmet etmek yerine toplumu dönüştürmek misyonunu benimsemiş bir görüntü vermektedir.
Etnik bir aidiyet söz konusu olduğunda Kürt kimliği Türk kimliği ile çelişmektedir.Anayasa'da belirtildiği şekliyle cumhuriyet vatandaşı kimliği herhangi bir etnik ya da dini aidiyeti azınlık statüsünde ele almamaktadır.
Öte yandan Lozan 'da ortaya konan sav ; azınlık statüsünün ancak gayri müslim gruplar için geçerli olabileceğidir. Nitekim Lozan 'da "Türk","Kürt" ya da Ermeni gibi etnik bir vurgu yoktur.
Azınlık tarifinde dini azınlıklar tarif edilmiştir. "Müslüman" ve "gayri müslim" ayırımı yapılmıştır.
Cumhuriyet döneminde vilayetlerin 1920 -1938 yılları arasındaki müslim /gayri müslim nüfus oranı giderek göçler ve sair sebeplerle büyük ölçüde değişmiştir.

Bu değişimin devletin izlediği bir program dahilinde mi yoksa kendiliğinden oluşan bir sonuç mu olduğu konusunda en azından benim elimde bir veri yok ;demografik yapının nasıl bir değişim gösterdiğini de izleyecek istatistik bilgiler benim ulaşabileceğim bir mesafede değil.

Türkiye 'de devletin değişik iktidarlar döneminde etnik ayırımcılık ya da dini ayırımcılık politikası izlediğini belgeleyen bir çok iddaa vardır. Giderek aynı iddaaalara göre devletin yasama organları da bu misyonu uygulamaya yönelik eğilimler sergilemektedir.
Anayasada 1980 yılı ve sonrasında yapılan değişiklikler zaten toplumun devlet üzerindeki denetimini azaltan unsurlarla doludur.

Türkiye'de iktidara gelen cumhuriyet yönetici elit grubun toplum tarafından hiç bir zaman denetlenmediği ,daha doğrusu kendini denetlettirmek istemediği savı acaba doğru mudur ?
Gördüğümüz kadarıyla devletin kurumları aksine topluma ve eğilimlerine rağmen kendi bildiği doğrultuda hareket etti, giderek tek parti sonrasında topluma kendi tercihlerini askeri darbelerle dayatma yolunu seçti. 12 Eylül 1980 toplumsal travması, kaba güçle milyonlarca insanın yaşamını değiştirirken insan hakları ve demokrasiden , toplumun devleti denetlemesinden söz etmek mümkün değildir.
Bugün aradan geçen doksan yılda çözümsüz kalan bu demokratik açılımlar ve denetleme eksikliklerinin yarattığı toplumsal sancılar açık seçik görülmektedir.Etnik kökene dayalı bir politika izlemeyen devletin inanç bağlamında bir ayırıma gittiği söylenebilir.Diyanet işleri başkanlığının katı "Sünnî" tutumu eleştirilere neden olmaktadır.Alevi inancı da aslında Kürt etnik kimliği gibi bir üst kimlik altına saklı olarak muhafaza edilmektedir.
Prof.Dr.Metin Heper 'in "Devlet ve Kürtler " kitabı bu anlamda da sorunlara ışık tutmaktadır.
Tavsiye ederim .

3 Oca 2010

Tiger Woods Skandalı...




Yıl sonuna yaklaşırken tüm dünya kamu oyunu özellikle de golf dünyasını şiddetle sarsan bir skandalla nutkumuz tutuldu, ağzımız açık kaldı. En azından benim şaşkınlıktan elimdeki kahve fincanını düşürdüğümü söylemeliyim .Birden tüm medya kanallarından bir bombarduman başladı.Sanırım ABD’nin en saygın medya kuruluşları bile bu konuya manşetlerini ayırdı.The NewYork Times skandalı tam yirmi kez manşetten vermiş. Medya analistlerine göre bu belki de savaştan sonra en fazla yer verilen haber olmuş.

Önce inanmak istemedim .Tiger Woods gibi golf dünyasına ve dünya spor camiasına kendini yıllarca kabul ettirmiş olan bir sporcunun böylesine bir skandala karışmadığını düşünmek istedim. Bizi özel hayatı ilgilendirmez diye düşündüm. Aslında küçük bir otomobil kazası olarak başlayan olaylar dizisi bir haftada giderek spor tarihinde gelmiş geçmiş en büyük skandalını bile sönük bırakacak bir düzeye fırlayıverdi. Ünlü karikatüristlerin birbirinden ilginç yapıtları Tiger ’ın yarattığı skandalın boyutunu vurguluyor.

Bir hafta içerisinde Tiger’la ilişkisi olduğunu ileri süren yirmi civarında kadın ellerinde yazılı ve elektronik belgelerle açıklamalarda bulundular.Bunlardan on dördünün ifadeleri teyid edildi. Tiger Woods’un karısı hariç on dört kadınla cinsel ilişkide bulunduğu kanıtlandı. Medya bu açıklamaları hiç tereddüt etmeden yayınladı. Dünyanın en önde gelen sporcusunun , en çok kazanan sporcusunun ,medyanın en fazla dikkatini çeken sporcusunun karıştığı seks skandalı giderek büyüdü,içinden çıkılması çok zor bir hal aldı.


Ben bu satırları yazarken halâ yılın en önemli golf olayı olan The Masters turnuvasına Tiger Woods ’un katılıp katılmayacağı belli değildi. Büyük bir olasılıkla da katılmayacak.İstese de katılamayacak . Woods ’un sahalara dönüp dönmeyeceği konusu da belli değil. Woods medyaya yaptığı açıklamada zaten golfü bıraktığını ve bir daha asla sahalara dönmeyeceğini belirtmişti.


Bu skandalın altından nasıl kalkakacağı konusunda da değişik görüşler var :

Tieger Woods adı skandala karışan ne ilk ne de sonuncu sporcu olacak. Burada önemli olan sponsorların bu olayı nasıl paraya dönüştürecekleriyle alakalı. Adı skandala karışan ünlülerin listesi oldukça kalabalık. Bu ünlüler çıkardıkları skandallarla da tarihe geçmiş durumdalar : Gerek siyaset,gerekse de diğer alanlarda skandallar eksik olmuyor. Şöyle bir hatırlayalım:

Kobe Bryant
Michael Phelps
Magic Johnson
Bill Clinton
Dennis Rodman
Hugh Grant
David Letterman
OJ Simpson
Prince Charles
Andre Agassi
Lance Armstrong
Michael Jordan
Gene Simmons
Ozzy Osbourne
Ben Johnson
Carl Lewis


Tiger Woods ’un durumu da diğerlerinden farklı değil. Öncelikle sponsorlar birbiri ardından aleyhte tavır almaya başladılar . Tiger ’a yıllarca destek veren büyük markalar AT&T,Accenture,Gillette,Tag Heuer ve diğerleri.PGA Tour yetkilileri de 2010 yılı takviminde bazı değişiklikler yapmayı düşündüklerini ifade ediyorlar.Sanıyorum Nike da yakında bir açıklama yapacaktır. En azından Tiger ’ın resim ve filmlerinin ortadan yok edileceğine kesin gözüyle bakabiliriz.

Medya bir sporcuyu ne kadar yükseklere çıkarırsa o sporcunun düşüşü de o kadar ses çıkarıyor.Burada söz konusu edilen skandalın türü sporla alakalı değil. Eğer Tiger Woods bir müsabakada hile yapsaydı,topunu tekmeleseydi ya da kadisi top düşürseydi, beş yaptığı halde dört yazsaydı ; bu bir spor skandalı olarak nitelendirilir ve pek o kadar da gürültü çıkarmayabilirdi. Bu tür skandalların ayrı bir listesi var. Geçmiş yılların en büyük spor skandalları arasında rüşvet,doping ,elle gol atma gibi türler sayılabilir .Bir kaçını hatırlamak istersek:


Cantona ’nın uçan tekmesi :
Manchester United'ın unutulmaz yıldızı Eric Cantona, 1995 yılında Crystal Palace maçında bir taraftara tekme atıyor.
Tyson ’un kulak ısırması :
1997 yılındaki Mike Tyson,karşılaşmada rakibi Evander Holyfield'ın kulağını ısırdı
..

Ben Johnson ’un doping olayı:
1998'de Seul'de , 100 metrede 9,79'luk derecesi ile dünya rekoru kıran Kanadalı atlet Ben Johnson'un madalyası, doping yaptığı anlaşılınca geri alındı.

Capriati’nin market hırsızlığı
Amerikalı ünlü tenisçi Jennifer Capriati, bir süper markette hırsızlık yaparken yakalandı ve uyuşturucu kullandığı tespit edildi.

Maradona ve ”Tanrının eli” :
Dünyanın en iyi oyuncusu olarak gösterilen şu anda Arjantin Milli Takımı teknik direktörlüğü görevini yürüten Diego Armando Maradona ’nın 1986 yılında yapılan Dünya Kupası çeyrek final maçında İngiltere’ye attığı golle adını tarihe yazdırdı. Elle attığı gol hala tartışılırken futbolcu alkol ve kokain kullandığı için büyük sorunlar yaşadı.

2002 KIŞ OLİMPİYATLARI RÜŞVETLE ALINDI2002 Kış Olimpiyat Oyunları’nı düzenleyen ABD’nin Salt Lake City şehri yetkililerinin, IOC jüri üyelerine, 1995 yılında olimpiyat oyunlarını şehirlerine vermeleri karşılığında rüşvet verdiği ortaya çıktı.

SVEN-GORAN ERİKSSON’UN SEKS SKANDALI 2004 yılında İngiltere Milli Futbol Takımı’nın teknik direktörlüğünü yapan Sven-Goran Eriksson, Faria Alam adında bir kadınla gizlice ilişkiye girdiği gerekçesiyle büyük eleştiri aldı. Eriksson ile ilişkisini detaylı bir şekilde grafiklerle anlatan Alam, aynı zamanda İngiltere Futbol Federasyonu (the FA) üst yöneticisi Mark Palios ile de aşk yaşadığını itiraf etti. Palois, görevinden istifa etmek zorunda kalırken, Eriksson da milli takımın başında daha fazla kalamadı.

Tiger ’ın adının karıştığı skandal ise en ağır sonuçlar doğuran ”Seks Skandalı ” grubuna giriyor. Doping ya da uyuşturucu kategorisinden daha çok ses getiren bir tür. Sadece sporcular için değil,siyasetçiler,film artistleri ve diğer tanınmış şahsiyetlerin de sonunu getiren en ağır hasar veren skandal türü . Çünkü seks skandalı toplumun ahlaki değerlerine ers bir gönderme yapıyor.Toplumun ahlaki değerlerine ise bir medya kuruluşunun ya da ünlü ve büyük markaların prim vereceğini düşünmek saflık olur. Tiger da malesef böylesine ağır bir skandalın tam ortasına düşmüş görünüyor . Çarmıha gerilme karikatürü bu bakımdan doğu bir resim ortaya çıkarıyor diyebiliriz.


Medya izleyicilerini etkileyen bir çok seks skandalı var. Örneğin , TV sunucusu Dave Letterman , Louisville Üniversitesi takımı basketbol koçu Rick Pitino’, yine ünlü basketbol oyuncusu Kobe Bryant ’ın 2003 yılındaki tecavüz davası ve daha sayısız skandal ortaya çıktı. Bunların hiç biri Woods skandalı kadar medyada yer almadı . ABD’nin ünlü medya analistleri bu konunun en az 9/11 yani ikiz kuleler faciası kadar sütunlarda yer işgal ettiğini hesaplamışlar. Yazılı ve görsel medya Tiger ’ı yıllar boyunca sanki uzaydan gelen bir yetenek gibi gösterdi. Sanki özel hayatı yoktu. Evliliği,çocuğunun dünyaya gelişi,toplumsal destek programları ortaya neredeyse bir ”aziz” fotoğrafı çıkardı. Bu fotoğrafla milyonlarca kişi golf sahalarına koştu,ekipmanlar satın aldı,dersler aldı.Golf endüstrisi bu altın yumurtlayan tavuğa hiç bir insana nasip olmayan medya desteği verdi. Son on yılın en önemli sporcusu bir haftada tepetaklak oldu.

Sonuç olarak spor dünyası ,izleyicisiyle ve medyasıyla bu aziz fotoğrafıyla karısını bir değil bir çok kadınla, üstelik porno yıldızlarıyla defalarca aldatan ”seks tutkunu” Tiger Woods ’u nasıl algılaması gerektiğine karar veremedi. Bu kararsızlık hala da sürüyor.Tiger ’ın sempati barometresi malesef sıfıra düşmüş durumda. Kim ne derse desin Tiger ’ın sahalara dönmesi hiç kolay olmayacak.

Böylesine büyük bir skandalın bir kaç ayda külleneceğine inananlar var, örneğin bir golf yazarı Tiger’ın boşanma işlemlerini tamamladıktan sonra Masters’da oynamasını imkan dahilinde gördüğünü yazdı. Nihayetinde kazancı büyük bir tazminatı ödemeye yeterli olduğu gerekçesiyle ,Tiger ’ın ahlak kurallarıyla değil,oynadığı golf ile değerlendirilmesi gerektiğini düşünenler de var.

Nihayetinde hukuk dilinde ”Adultery ” yani ”Zina ” olarak tanımlanan seks skandalının ABD deki etkisiyle Avrupa ülkelerindeki etkisi aynı değil. Hele hele Türkiye ’de bu konunun nasıl değerlendirildiği ayrı bir araştırma konusu.Türk golfcülerin bir bölümü olayın abartıldığı düşüncesinde.

”Adamın özel hayatı. ” ”Ne var yahu adam çapkın işte”, Tiger ’ın çapkınlıkları ” ya da ”Erkek adam ,iyi de para kazanıyor ,güzel kadınlar da peşini bırakmıyor, bunlar Tiger ’ın kaçamakları ”,”Golf oyununda kural hatası yapmadığına göre özel hayatı kimin umurunda.”


ABD yasalarına göre Tiger ’ın cezalandırılıp cezalandırmayacağı sorusu gündeme getiriliyor. Aslında İsveç Asıllı Elin Nordgren ile bir evlilik kontratı imzaladığını biliyoruz. Bu anlaşmanın 5 ve 80 milyon dolarlık iki bölümü olduğu söyleniyor. Kusurlu taraf Tiger olduğu için ,bir de eğer boşanma davası açılacaksa son beş yılda kazandığının yarısını ve belirli bir tazminat bedelinin yaklaşık 400 milyon dolara varabileceğini söyleyenler var.

Giderek golf sporuyla alakası tartışılır hukuki bir konunun Suudi Arabistan ya da diğer Şeriat kanunlarıyla yönetilen ülkelerde olduğu gibi cezalandırılmasını isteyenler de var . ABD ’de kamu oyu ikiye bölünmüş durumda . Bir grup olayın abartıldığını ve bir an önce boşanma davasının sonuçlanmasını ve Tiger Woods ’un da bir kaç sene sonra sahalara dönmesinin mümkün olacağını düşünüyor . Öte yandan koyu Hıristiyan çevreler ise olayı büyüterek medya marifetiyle bir ”Ahlâki Hesaplaşma ” haline getirme peşindeler . Golf dışı bu değerlendirmelerin golf sporuna ne katacağı da ayrı bir araştırma ve merak konusu.

Golfün yeni yeni gelişmeye başladığı ülkemizde büyükler, gençler ve çocuklar arasında bir kahraman olarak kabul edilen ve golfe yeni başlayan bir çocuğun kendine örnek olarak aldığı Tiger Woods ’un bu hallere düşmesi , tam tabiriyle ”Karizmayı Çizdirmesi ” nasıl bir etki yapacaktır? Golfe yeni başlayan Ali’ler , Mehmet ’ler,Ayşe’ler ve Fatma’lar ne düşüneceklerdir ? Bu skandal onların golf oynama isteğine nasıl bir etki yapacak tır ?
Bu bağlamda sporda etiket ve ahlak konusu çok tartışmalı bir konu olarak önümüze gelmektedir.

Tiger Woods golf sporunda kural dışı bir harekette bulunmamış, bilakis genç yaşında hiç bir golfçünün ulaşamadığı 58 şampiyonluk ve 12 majör şampiyonluk elde etmiştir.Bu başarıyı görmezden gelmek mümkün değildir. Tiger Woods ’un golf sporunun efsanesi olarak kalacağını düşünüyorum.
Öte yandan bu başarının faturasının da özel yaşamındaki fırtınalara bağlanması yanlış olmaz. Nedeni de golf liginin her yıl 26 haftalık sürekli ”deplasman”da geçen tur süreci. Turnuvanın yapılacağı yere geliş,adaptasyon dört gün müsabaka iki gün antrenman bir gün dinlenme .Ertesi hafta yine yollardasın. Bu tur hayatını yaşayanların anlattığına göre en zor olan şey insanın ailesinden ve normal hayatından uzakta olmasıymış. Zaten bu durumda özel hayat sürekli seyahat etmeye ve otellerde gecelemeye endeksli oluyor.

Zaman içinde Tiger Woods , nice başarılara imza atmış olan yeteneklerin özel hayatlarını düzene sokamadıklarının bir örneği olarak gündeme gelecektir.
Medyanın son yıllarda ortaya çıkardığı ve sürekli takip ettiği iki şampiyon var : Tiger Woods ve Roger Federer .

Woods gelmiş geçmiş en büyük golf şampiyonu olarak kabul ediliyor. Bunun aksini söyleyen yok . Özel hayatındaki bu skandalın arkasında gerçekten ne olduğunu zamanla anlayacağız .

Golden Bear ünlü golf şampiyonu Jack Nickolson ve Arnold Palmer hakkında hiç bir zaman böyle bir kampanya yürütülmedi. Belki de onların aile yaşamı gerçekten dört dörtlüktü. Öte yandan Woods ’un önünde daha en az PGA tour için on yedi sene ,on beş yıl da Senior Tour toplam otuz iki senelik golf oynama imkanı ve zamanı var.Tiger Woods eğer bu ağır toplumsal ve medya baskısını kaldırabilirse ve bununla yaşamayı öğrenirse ; bu uzun zamanın bir yerinde kafasını topladığında sahalara geri dönecektir.

30 Ara 2009

Prometheus, Attika ve Şiddet ....



Gündemden düşmeyen tek bir konu var .


Şiddet ....


Nereye yüzümüzü dönsek bir şiddet gösterisiyle karşılaşıyoruz...


Kamusal alanda şiddet uygulanması hiç de yeni bir uygulama değil aslında.


Hangi tür toplumda yaşadığına bakılmaksızın bireyin kamusal alandaki davranışlarının düzenlenmesi bir çok yöntemle gerçekleştirilegelmiştir.


Bugün yaşadığımız olayların geçmiş tecrübelerden ve öğretilerden bağımsız olduğunu düşünmek saflık olur ; bu bir anlamda çok daha farklı bir kültür düzeyinde olmayı çağrıştırmakla birlikte;kültür düzeyi yüksek olan topluluklar ve kurumlar için can sıkıcı bir paradoksu da beraberinde getirir.


Aralık ayının sonlarındayız.


İktidar ve muhalefet ve devletin saygın kurumları, vatandaşların yaşadığı ağır ekonomik krizi çözmek için bütün yıl ellerinden geleni yaptılar. Ama kriz çözülemedi .


Açılımlarla toplumun belirli tabuları yıkılmaya çalışıldı . Bu süreç devam ediyor.


Toplumun ağır ekonomik krizin altında ezildiği bir süreçte bazı çevreler , farklı bir gündemle kimsenin anlayamadığı ve gereksiz bir mücadelenin cereyan ettiği bir tabloyu ısrarla ıstıp ısıtıp medya marifetiyle topluma gösterme telaşındalar.


Oysa insanlık tarihi bu tür gerilimler ve tecrübelerle doludur.


Örneğin MÖ:525 yılları Ege ve Akdeniz Site Devletleri 'nin demokrasi mücadelesi büyük açılımlar getirecek örneklerle doludur..(1)


Altın çağ bir anlamda gerek "elit demokrasis"i,gerekse de "halk demokrasisi" adına olduğu kadar; askeri cuntaların , şiddet ve güç gösterilerinin de yaşandığı ,kayıt altına alındığı uzun bir dönemdir.


Bu tecrübelerin ve kayıtların bir kısmı günümüze kadar gelmiş,tiyatrolarımızda da başarıyla oynanmıştır.


Tragedya yazarı Aiskhülos'un eserleri bu anlamda çok iyi bir örnek olarak elimizin altındadır. Meraklısı alır okur, Aiskhülos "Zincire Vurulmuş Premeteus " adlı oyununda şiddet ve gücün hikmet (Akıl) olmadan hiç bir anlam ifade etmeyeceğini anlatır. (2)


Aiskhülos'un "Oresteia","Tebai","Danaos Kızları "adlı trilogyaları katlı anlamlar yüklüdür. Bu eserlerinde kaostan düzene oradan da bütüne gönderme yapan Aiskhülos,Prometeus Trigologyasında farklı bir kurgu ile karşımıza çıkar. "Prometheus -Lyomenos-Pürforos-Desmotes " üçlemesi,Zeus 'un ve diğer tanrıların insanlarla olan ilişkisinin belirli evrelerini göz önüne getirir. Birinci oyunda Zeus tarafından cezaya çarptırılan Prometheus,sakladığı sır sayesinde Zeus'un gazabından kurtulacak ve onu anlaşmaya zorlayacaktır.


Atina demokrasisi geleneğinin oluştuğu yıllarda MÖ:525 doğan Aiskhülos ünlü Perikles düşüncesini yani Atika demokrasi'sinin yozlaşmış hali olan "OKHLOKRASİ " (Yığınların iktidarı,çoğunluğun azınlığa zulmettiği dönem ) tartışmalarının yoğun olarak gerçekleştiği dönemde bu tragedyaları kaleme aldığı unutulmamalıdır.Kurduğu alegoriler kamusal alanın kurumsallaşması nedenselliğine bağlanabilir.


Oyunun sonunda Zeus zincire vurulmuş Prometheus 'a (3) Hermes'i göndererek,sırrı açıklamasını ister.Oyunun ana teması aslında Prometeus'un bildiği sır üzerine kuruludur.Bu sır dramatik yapının "antagonist taşıyıcısı" olarak eserin iskeletini oluşturur.


Nedir bu sır ? (4)


Mitosun yaratılış süreci ve aklın (Hikmet ) in şiddet ve güce olan üstünlüğünün formülü olarak belirginleşir.


Hikmet olmadan gücün hiç bir işe yaramadığının kanıtıdır bu .


Zeus tüm dünyanın hakimidir . Mutlak güç ondadır . Kratos ve Bia da onun yanındadır.


İktidar gücünün en önemli iki simgesi, Fiziksel güç ve şiddet Zeus 'un elindedir.


Biçimlendirilmiş akıl yani hikmet olmadan gücün hiç bir anlamı yoktur.


Gizli olan şey ise iktidar için tehlike arz eder.


Oyunun sonunda Zeus çaresiz yine şiddete baş vurur.


Ama şiddetin fayda etmeyeceği ortada bir gerçek olarak durmaktadır.


Göklerin hakimi ulu Zeus 'un zincire vurulmuş Prometeus ile uzlaşmaktan başka çaresi yoktur.


Güce ve şiddete tapanların kaçınılmaz kaderi , şiddet uyguladıkları insanlarla anlaşmak zorunda kalmalarıdır....


-------------------------


(1)Katımın geleneğinin Antik Yunan’ın kent devletlerine dayandığı bilinmektedir. Doğrudan demokrasi biçiminde gerçekleşen bu katılımlar, günümüzdeki anlamda katılmanın ilk örneklerini oluşturmaktadır. Atina’da gördüğümüz gelişmenin ilk adımı, kralların yerine, seçimleri her yıl yenilenen ve özellikle yargı gücünü elinde bulunduran “Arkhon”ların seçilmesi... İ.Ö. 7. yüzyılda bunların sayısı dokuza çıkmaktadır. İ.Ö. 594’te Arkhon seçilen Solon, Atina demokrasisinin temellerini atmıştır. Yeni düzenin en önemli iki kurumu, tüm yurttaşların katıldığı halk meclisi, Ekklesia, ve tüm yurttaşların ad çekmesine katıldıkları halk mahkemeleri, Heliaia’dır... Her Attika kabilesinin 100 üye verdiği Dörtyüzler Meclisi, Ekklesia’nın gündemini hazırlamaktadır. Daha sonra kabile örgütlenmesinden mahalle örgütlenmesine geçilince, her mahalleden 50 kişinin üye olduğu ve başkanının her gün değiştiği Beşyüzler Meclisi oluşturulmuştur. Bu meclis, tam demokratik bir meclistir... Arkhonlar bu meclisin önünde hesap vermektedirler... Alıntı : Referans ;Prof. Dr. Erol Köktürk


(2)Atina’da tragedya ve komedya’nın böylesine olağanüstü bir hızla gelişmesinin bir başka nedeni de toplumsal yapının birbirinden farklı, hatta zaman zaman biribiri ile çelişen değer yargılarını da bünyesinde taşımakta olmasıdır. Tiyatro sanatına özgü olan ve karşıtların çatışmasından doğan bu akım, dönemin toplumsal çelişkilerinden hız almıştır. Butoplumsal çelişki, Yunan toplumunun büyük topraks ahiplerinin hegomanyasından kurtulup, demokrasinin egemen olduğu siyasal bir yapıya geçmesi ile açıklanabilir mi ?


(3)Prometeus cezaya hiç aldırmadı. Zeus’un kendisinden özür dilemesi için gönderdiği elçilere de yüz vermedi. Çünkü kendi gözyaşıyla çamurunu yoğurup elleriyle yarattığı ve ateşle tanıştırdığı insanların artık evrenle birlikte sürekli bir evrim sürecine girdiğini biliyordu! Gün gelip insanoğlu evrenin efendisi olacak ve tanrıların saltanatına son verecekti… Prometeus sağlam kabuklu şeytanağacından yaptığı bir değneğin içini oydu. Ve ateş tanrısı topal Hefaystos’un demirci atölyesine gitti. Oradan çaldığı kıvılcımı bu değneğin içine gizlice koyup insanlara ulaştırdı!.. Artık bu ateşle ısınıp aydınlanmaya başlayan insanoğulları da, yeryüzünü insan gözleriyle görmeye ve insanca düşünmeye başladılar... Alıntı : Yaşar Atan -


(4) Prometeus un sakladığı ve yalnızca kendisinin bildiği sır aslında bir efsanedir.Altın çağda mutlaka saklanan bir sır vardır.Bu sırra vakıf olan bilgeler kadim uygarlıkların gizli bilgilerini saklarlar.Ezoterik sistemlerle bu sır nesilden nesile aktarılarak saklanır.Sırra kimin vakıf olacağına sırrı taşıyan karar verir.

26 Ara 2009

Ütopya


Yazımızın başlığı İngiliz Sir Thomas More 'un ünlü kitabı "Ütopya " ya gönderme yapıyor.

"De Optimo Reipublicae Statu deque Nova Insula Utopia" adlı kitap , 1516 yılında Yavuz Sultan Selim Safavi Ordularının komutanı Şah İsmail 'i (Türkler Türklere karşı yapılan bir diğer savaş olarak tarihe geçmiştir.
Bu savaşın aslında Sünni Şia savaşı olduğunu ileri süren tarihçiler de vardır ) yendikten sonra Mısır 'a ,doğuya doğru kendisinden önceki büyük generallerin yaptığı gibi savaş hazılıkları yaparken yayınlanıyor.

Sultan Selim, Trabzon Valisi olarak görev yaparken Babası 2. Bayezid 'a Dulkadiroğulları desteğiyle (Annesi Dulkadiroğlu Gülbahar Hatun'dur ) bir saray darbesi vurarak "Ya devlet başa ya kuzgun leşe " diyerek 9. padişah olarak tahta oturur. 2 Bayezid dönemi Anadolu 'da Şehzadeler mücadelesi olarak damgasını vuracaktır.

Şehzade Ahmed,Şehzade Korkud ve Şehzade Selim tarafından kurgulanan ayak oyunlarının ve devlette dönen entrikaların ayyuka çıktığı dönemdir.Tam tabiriyle her karış Anadolu toprağı fıkır fıkır kaynamaktadır.Devlet zayıflamıştır .Şehzadeler mücadelesi beyliklerde saraya ve devlete isyan hareketlerini tetiklemiştir. "Ayaklar baş olmuştur".

Başını kaldıran kaldırana ...

Yavuz Selim Memlukların üzerine yürürken Osmanlı Devleti'nin artık emperyal devlet politikası da şekillenmektedir.

Sir Thomas More kitabında Atlantik Okyanusu 'ndaki bir adadan söz eder.Aslında Yunanca'dan türettiği ad "Varolmayan Yer " anlamına gelmektedir.
Adanın sosyo politik idaresi o kadar mükemmeldir ki ,bir çok kimseye " Yok canım,daha neler ; olur mu öyle şey ?" dedirtmiştir.

İngiliz siyaset tarihi ve siyaset felsefesi "Sparta" ve "Atina" tarzı arasında gidip gelmelerle doludur.

Magna Carta ile başlayan demokratikleşme serüveni asillerin kralın yetkilerinin kısıtlanmasına ilişkin talepleri şahinler tarafından sürekli engellenmeye çalışılmıştır.

Yavuz Sultan Selim 'in Safavi ve Memlûk seferine çıktığı sıralarda İngiltere'de de 8.Henry iktidardaydı. Henry 'nin sarayında özellikle kralın keyfi uygulamalarının ve evlilik ve evlilik dışı ilişkilerinin oluşturduğu karmaşa ve dönen dolapların çok farklı olduğunu söylemek de mümkün değildir.

8. Henry Anglikan kilisesinin kurulmasına yol açan dini açılımla da bir devrim yaratmıştır. Sir Thomas More bu kitabı o dönemde kaleme almıştır. Sir Thomas More kitabında M.Ö. 400 yıllarında Plato 'nun yazdığı Republica 'yı mercek altına alır .

Sir More 'un Yunanca okuduğunu ve tüm Yunan siyasi tarihini bildiğini de da varsaymamız gerekir. 8.Henry'nin Sparta yönetiminin eleştirisi ve Vatikan 'a karşı çıkan bir kralın hikayesi siyasi derslerle doludur.

O yıllarda Osmanlı bürokrasisinden birinin bu kitabı okuduğuna dair bir belge yoktur. Yavuz Sultan Selim 'in "Sparta" ya da "Atina" tarzını benimsemesini gerektirecek bir durum da söz konusu değildir. Böyle olmasını gerektirecek asiller sınıfı zaten Osmanlı'da yoktur.
Var edilmemiştir.

Beylikler ise hiç bir zaman asiller gibi bazı imtiyazlara erişememişler , tımar sahibi olarak "Kiracı " statüsünde olmuşlardır.

Korku imparatorluğunu ele geçiren Sultan Selim mutlak gücü de elinde tutmaktadır.Ölüm korkusuyla çalışan zavallı bürokratların korkusu şımartılan yeniçerilerdir. Padişahın hassa alayı olarak da görev yapan bu azınlık, Sultan 'ın demir yumruğudur .Boynu vurulan vezirlerin ve yüksek dereceli bürokratların sayısını bilen yoktur.Sultan Selim 'in neden Anadolu 'da bir katliam yaptığı,hangi güçlerin etkisiyle hareket ettiği de henüz ortaya çıkarılmayı bekleyen muammalardan biridir.Gerçek Anadolu tarihi henüz yazılmamıştır.

Bugün aradan geçen bu kadar zaman sonra Gregorian takvime göre ikinci milenyumun birinci onluğuna girerken Türkiyedeki kaynama ve hesaplaşma tüm hızıyla sürüyor.Korku imparatorluğunun mirası hala ortadan yok olmamıştır.Tüm kanun ve düzenlemelere rağmen mentalite ve "Kul Mantığı " değişmemiştir.

Yıllardır her iktidar ve iktidara karşı olan güçler "power " yani güç mücadelesini kendi bildiğince yapıyor. Demokrasi ve insan hakları konusunda ciddi mesafeler alınması gerekirken tam tersi gerçekleşiyor.

Atının üzerinde elinde tabancayla meclisi basan zihniyetle yıllardır mücadele verenlerin eğer bu tez doğruysa (Genel Kurmay Başakanlığı kesinlikle yalanlıyor ) iki istihbarat subayının tüyler ürperten haberini medyada izlerken, devletle onu vekaletle oraya getiren halk arasında "Çevirmen " rolünü oynamaya çalışan medyayı bütün çıplaklığıyla bir kez daha gördüm .

Neden böyle iğneyle kuyu kazmak durumunda Türk halkı ?

çaresiz.... Bilgi yok .... Yorumcu çok...

Devletin birbirine bağlı kurumları medya aracılığıyla iletişim kurmayı tercih ediyor. Seçmen ve vergi ödeyen halk kendisini temsil etmesi gereken devlet memurlarını kimin ve nasıl kontrol ettiğini öğrenemiyor, olup bitenleri anlayamıyor.

Asker bir yanda,bürokratlar öbür yanda ,sermaye öbür yanda seçmen bu yanda ve medya tam merkezde duruyor.

Mahkemeler ve kanun bu denklemi çözmekten aciz ...Savcılar sorgulamaktan bitap düşmüş durumda. Her geçen gün göz altına alınanların sayısı artıyor.Kanun adamları görevlerini her koşul altında gerçekleştirmeye çalışıyorlar ama , netice yok ...

Artık seksensekizinci yılındaki Vekalet (vesayet ) demokrasisi aslında hiç kimsenin tam olarak kavrayamadığı bir şekle bürünmüş durumda...

Kimin neyi nasıl yaptığı belli değil ...

Herkez şaşkın ... 2010 yılına böyle giriyoruz işte Sir Thomas More 'un kitabını düşünerek...

"De Optimo Reipublicae Statu deque Nova Insula Utopia

21 Ara 2009

Stockholm ’de ”Yule” ya da ”Jul” günleri .....


İsveç 'te yaşadığım yıllarda Kasım ayının gelmesini hiç istemezdim. Sadece ben değil orada yaşayan hiç kimse istemezdi. Kasım ayının yoğun karanlığı insanları etkiliyormuş.İstatistiklere göre intahar vakaları çoğalıyormuş: Bu nedenle oralarda Kasım ayına "İntahar ayı" deniyormuş.

Karanlık ve soğuk bir kabus gibi üzerimize çökerdi.

İstediğimiz biraz daha fazla ışık ve biraz sıcaklıkdı. O kadar karanlık ve yalnız olurdu ki geceler ...

Sabahları saat altıda çalar saatle uyanıp ,apar topar etimi kesen soğuğa katlanarak metroya koşardım . Eksi on iki ,on üç derecede sert Kuzey rüzgarına karşı koşuşturma pek hoş olmazdı.

Metroda kimse kimsenin yüzüne bakmazdı.Yüzünü saklayacak bir gazeten ya da kitabın yoksa,paltonun yakalarını kaldırıp iyice içine saklanır,gözlerini kaparsın. Kime baksam bunalım. Ne sorsan bunalım.Bunalım ayı bu... Konuşmaya cesareti olanlar güneşten söz ederdi... Malorka ... Sicilya ...Girit.. Kenya . Günün aydınlanması öğle vaktine doğru gerçekleşirdi.

Stockholm'ün karanlık ve çok soğuk Kasım akşamlarında ayaklarım beni eve gitmeden önce ,içki içmek istemediğim zamanlar çoğunlukla Maria Torget 'deki kilisenin sıcak toplantı salonuna bazen de Belediye Kütüphanesi ’ne götürürdü.Şöminelerde yanan odunların çıtırtısı beni dinlendirirdi. Bir de Lasse ’nin yerinde yanardı şömine .Onun şöminesinde kokulu kütükler yanardı. Akkavak ağacı kütükleri.

"Lasse'nin Krog"u tabelası rüzgarda sallanırdı ,geçerken şöminenin alevleri ve masalarda yanan renkli mumlar sizi içeri davet ederdi. Şömineye yakın bir masaya oturup sıcak yemek ve şarap ...içebilirdiniz.

Benim kaldığım iki odalı eski dairede kalorifer yoktu. Sobayla ısınıyordum . Soba dediğim de İsveç sobası . "Kakelungen " adı verilen duvar şöminesi . Oturduğum dairenin vazgeçilmez mobilyası,tam olarak şömine değil, duvara monte edilmiş devasa bir tür çini soba da denebilir. Çok görkemliydi. Ateş yakılacak yerinde odunlar için ayrı ,kömür için ayrı yer ayrılmıştı. Üst gözlerde sıcak su ve fırın olarak kullanılabilecek özel bölümler vardı. Isınma fabrikası . Salonda muzazam bir yer kaplıyordu....Çevreden topladığım iki üç kuru tahta parçasını yaktığımda, ısı uzun süre dairenin içinde kalıyordu; neredeyse bütün gece ısınabiliyordum.. Aslında düşünüyorum da teknoloji harikası bir soba ... Kadim teknoloji...

Kilisede genellikle yarım kron karşılığında sıcak çorba olurdu. Orada hem çorbanı içeceksin hem de ısınacaksın

Cuma akşamları saat dörtte işten çıktıktan sonra karanlıkta, metroda titreyerek -Orada hava saat ikide kararıyordu.- eve koşturup Kakelungen 'e iki üç tahta parçası atıp ateşi harladıktan sonra , Lasse 'nin Krog 'una kendimi zor atardım. "Lasse's Krog" : kararmış ve rutubetli lambri kaplı dar bir kapıdan büyük bir salona giriliyordu. İki bölümü vardı.İçki içenler şömineye yakın oturur,yemek yiyecek olanlar ve yalnız kalmak isteyenler daha içerlere doğru çekilirdi.

Oranın sahibi eski veteran gazeteci Lasse bir gün bana elinde tuttuğu tuhaf bir şişeyle yaklaşıp .

"Hey Turko , şu içkinin bir tadına bak..Bu benim köyden geldi.Dünya üzerinde bunun gibisini bulamazsın dostum ." dedi.

"Lasse , bu karanlık ve soğuk dünyada siz buralarda bu kadar yıl nasıl donmadan yaşayabildiniz dostum ? "

Lasse 'nin en sevdiği dialog buydu. Eski bir Expressen gazetesi siyasi muhabiri olarak su katılmamış bir Viking şövenisti. "Kralcı" tabii ki ... Sosyal Demokrasi düşmanı...

"Viking ırkımız eğer bu iklimsel zorlukları yaşayarak ayakta kalabilmişse bana ne söylemek düşer? Sen bir Miklagård şımarığı olarak bunları söyleyebilirsin.. Siz orada tembel tembel otururken bak biz neler kurduk buralarda .Nihayetinde orada o koşullarda yaşamak bizim burada yaşadığımız gibi değildi... "

"Lasse nedir bu sizin karanlık korkunuz ? İntahar edenler , şişeye sarılanlar, nedir bu korku ? "

"Turko, Ahh. Turko.. Senin anlaman çok zor .Siz zaten karmakarışık bir ırksınız . Ne olduğunuz bile belli değil... Bizim için önemli olan ne yapıp yapıp Yule 'ye yani 21 Aralık yani Noel öncesine kadar dayanman gerekir.Bu aynı anlamda soğuğa ve karanlığa ve açlığa dayanmak demektir. 1920 lerde buradan bir milyondan fazla insanın Amerika 'ya göç ettiğini de unutma ...Neden ? Hiç düşündün mü ? Ölmemek için terk ettiler buraları.

Hadi gel , boş ver . Bak şu büyülü içkinin tadına . Bunun adı " Brän Vin". Hep zaten böyle abuk subuk konuşmak zorundasın sanki. İç kardeşim . Al şundan bir kadeh iç . Kendine gel... Yule bayramı bu .. Bu bayramda bunu içersin . ne zaman ışığı görürsen , o zaman içmeyi bırakırsın. Kural budur ... "

"Yule Bayramı.... "

""Evet , Yule ... Jul yani Noel.... "

"İçelim o zaman.. Neden bunun adı "Yanan Şarap " ? "

"Çünkü ateş , ışık demektir benim cahil Turk'om . Bu işi kavradın ama numara yapıyorsun sen . Her zaman burada benim restoranımda özel bir yerin var ... Bunu bil. Turko olduğun için değil. Kafan çalıştığı için .Al bakalım .. "

"21 Aralık 'a daha çok var ama , "

"Yaklaşıyor ama ,değil mi ? "

Hiç unutmam. Ondan sonra da gitarını alır bir kaç şarkı söylerdi. Lasse benim için karanlık Stockholm günlerinin en önemli dost ışığıydı..

Takvimi yaşamak, ya da takvimle yaşamak çok ayrı bir şey..

Nerede bulunduğumuzla alakalı bir konu...

Şimdi İstanbul 'da 21 Aralık 2009 'u karşılarken Lasse'nin "Ateş Şarabı " ndan içmek isterdim...

Gökyüzünün açılan kapılarından o zaman daha kolay geçerdim. Lasse 'nin yaptığı gibi ....

Selam sana Lasse .....

God Jul ; Yule bayramın kutlu olsun dostum , her neredeysen ...

Hakkâri İzlenimleri (1)

Yedi günlük Rize Çamlıhemşin Yaylaları ve beş günlük Hakkâri gezisinden döndükten sonra bir kaç gün şaşkınlığımı üzerimden atamadım. Hem Ka...