Bir Osmanlı aydını trajedisi :
“Temelden yenileştirici olması gereken bir hukuk anlayışı, tümüyle daha önceden varolan hiç bir öğretide bulunamaz Eğer her devlet belirli bir tipte bir uygarlık ve yurttaş yaratmaya ve bunu tutundurmaya, bazı tedbirleri ve davranışları yok edip yerlerine başkalarını getirmeye kalkarsa, hukuk bu amaca hizmet eden bir alet olur.” Antonio Gramsci
23 Ocak 1495 tarihinde At Meydanında ( Sultan Ahmet Meydanı) başı kılıçla kesilerek idam edilen , Fatih Sultan Mehmet döneminin bilginlerinden Molla Lütfi (Mevlana Lütfi ), ‘nin trajik hikayesi bilim,din , devlet ve adalet anlayışının Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk kuruluş yıllarında nasıl oluştuğunu göstermesi açısından günümüzün kimi olaylarına da ışık tutacak özelliklere sahiptir.
Tokat doğumlu olan Mevlana Lütfi, devrin Osmanlı âlimleri arasında sezgisi, zekâsı, yorumları, çeşitli öteki olumlu özellikleri ile apayrı bir yere sahipti. Cesur, çekinmesiz, sözünü esirgemeyen, hiçbir otorite önünde baş eğmeyen, sözü ve eli can yakan Mevlâna(Molla ) Lütfi, çoğu üst kesim devlet bürokrasisinin tepkisini çekmiştir. Dürüstlüğü ve sadakati, gösterişten nefreti, sahte değerleri, rüşveti ve riyakarlığı hiç çekinmeden yerden yere vurması, Molla Lütfi’nin trajik sonunu hazırlamıştır.
Molla Lütfi’nin üst mevkilerde bulunanlara yönelttiği eleştiri okları çok ses getirmiştir. Hak etmeyen bir kişinin öğretmen olarak atandığı “Darülhadis” (üniversite) in, bu yüzden “darülhadese” (tuvalet) e dönüştüğünü yazdığı “Harnamesi “ ünlüdür.
Devrin ” âlimlerinin” yanlış ve kusurlarını eleştirip, onların hatalarını dile getirince, kıskançlık ve düşmanlıklarını üstüne çekti. Zaman içinde tek başına kaldı. Bir kaç yıl içerisinde tüm bürokrasiyi kendine düşman etmişti.her geçen gün sayıları artan düşmanları çareyi hakkında “dinsiz ve imansızdır ” diye dedikodular yaymakta bulmuşlardır.
İmparatorluğun bir ölçüde içten içe çürümesine neden olan işte bu Molla Lûtfi karşısında toplanan ve ilk filizlerini veren taassup, aradan geçen yüzlerce seneye rağmen gücünden hiçbir şey kaybetmeden günümüz aydını için de çözümlenmesi gereken bir bulmacadır.
Molla Lütfi’nin “dinsiz”,”imansız”,”zındık “ olarak suçlanmasının nedeni , aslında aranan bahane makamında namazda insanın tam olarak Tanrı’ya bağlanmasını örnekleyen şu olayı bir dersinde öğrencilerine anlatmış olduğu varsayımına dayanmaktadır .
“Bir savaş sırasında, Ali bin Ebu Talib’in kutsal bedenine ok girmiş. Vuruşma ve savaş nedeni ile bu ok kırılmış ve ucu onun bedeninde kalmış. O okun acısı Ali’nin ciğerine işlemiş, canını çok yakmış. Bu yaralayan okun ucundan açılan yara günden güne gelişip içine işlemiş ve temiz yaratılışlı Ali canından usanıp kendisinin bu biçimde bir derde uğramasından çok yaralanmış. O kan döken derdi (oku), bulunduğu yerden çıkarmak için cerrahlar işe girişince, o büyük adam dayanamayarak ağlayıp sızlıyormuş.
En sonunda, bir gün namaz kılarken, kendini tam olarak tanrıya verdiği sırada, cerrahlar işe girişip oku onun bedeninden çıkardılar. Fakat o yüce yaradılışlı bunu duymadı ve oku çıkardıklarını bile anlamadı…”
Molla Lütfi’nin bu öyküyü aktardıktan sonra, şu cümleyi söylediği söylenir:
“Gerçek namaz budur. Yoksa bizim kıldığımız kuru eğilip doğrulmadır. Onda yarar yoktur”.
Molla’nın düşmanları bu cümleye sarılmış ve hemen devrin padişahı Bayazıt Han ‘a yetiştirmişlerdir :
Bayazıt Han , karar vermeden once çok sevdiği ve değer verdiği bilim adamının bir bilimsel heyet tarafından yargılanmasını ister. Teşkil edilen heyet hemen araştırmalara başlar: Elimizde bir belge olmadığı için bu heyette kimlerin bulunduğunu bilmiyoruz.Ama Molla’nın tüm düşmanlarının eline büyük bir fırsat geçtiğini söylemeye gerek yok.
«Namaz dedikleri kuru bir eğilip doğrulmadır, onda yarar yoktur-,
Molla’nın çok eleştirdiği düşmanlarından oluşan heyet , cümlenin söylenme nedenini açıklamaz ve , devrin kadısı da tanık yeminine göre, Molla Lûtfi ‘nin dinsizliğine hükmederek, idamına karar verilir :
İdam sebebi tam olarak nedir ?
Burada dikkat çeken husus o devirde ve öncesinde “dinsizliğin “ idam sebebi olmasıdır. Aykırı düşünce ve inançların şiddetle cezalandırılması geleneği eskidir.İktidarla bütünleşen ruhban sınıfı resmi inanç sisteminin dışındaki inanışları ve bu sistemlere ait fikirleri “öteki” kılar ve en sert bir biçimde yargılar . Osmanlıda “heterodoksi” akımların yaşamasına izin verilmemiştir. En iyi örnekleriden biri de “Hurufi katliamı”dır . Osmanlı tarih kitaplarına geçen kara bir leke olarak durmaktadır.
Hurufilik, İslam uleması tarafından ilk zamanlarında aşırı bir mezhep gibi görüldü ama “Fazlullah”'ın daha sonraları dünyanın, ahıretin velhasıl herşeyin temelinin kendisi olduğunu söylemesi ve "Ben, aslında Hazreti İsa'yım, dünyayı kurtaracak Mehdi, benim" demesi üzerine Hurufiler kâfir kabul edildiler.
Resmi ruhban sınıfı tarafından Hurufiler'in siyasi iktidarı ele geçirmeye kalkışacakları söylemleri üzerine, Timur'un oğlu Mirânşah, 1394'te Hurufilerin şeyhi Fazlullah’ ı yakalatıp kafasını kestirdi. Sonra derisini yüzdürdü, cesedini ip bağlatarak pazarda dolaştırdı, etini köpeklere yedirdi ve vücudundan kalanları ateşe attırdı.
Fazlullah'ın idamından sonra sayıları ve güçleri giderek artan Hurufiler’i her yerde sıkı bir takibe aldılar Ele geçirilenlerin ya derileri yüzüldü, yahut yakıldılar; hayatta kalabilenler de, kurtuluşu Anadolu'ya geçmekte buldu. Hurufiler, Fatih Sultan Mehmed'in iktidar yıllarında sayıların ve harflerin cazibesiyle hükümdarı bile etkileyerek saraya sızmayı ve devlet işlerine müdahale etmeyi başardılar. Ama, devletin güçlü veziri Mahmud Paşa yine o devrin en güçlü din âlimlerinden Fahreddin-i Acemi'den "kâfir oldukları" gerekçesiyle Hurufiler'in canlarının alınması gerektiği yolunda bir fetva çıkartınca, Fatih'in söyleyecek sözü kalmadı. Neticede, Edirne'deki o büyük ateş yakıldı ve aykırı düşünceler onu taşıyan insanlarla beraber yakıldı. .(2)
On beşinci yüzyılda Hıristiyan dünyasında din savaşları patlak verir.Luther ve Calven gibi reformistler yeni bir akım başlatmaya muaffak olurlar. Osmanlı İmparatorluğu topraklarında ise Molla Lûtfi gibi reformistlere göz açtırılmadı. Dinsel kökenli baskı tüm aydınlar üzerinde bir karabasan olarak kullanıldı. “Dinsiz”,kâfir, “din elden gidiyor”, “şeriat” vb dinsel suçlamalarla tüm aydınlar ya susturulmuş, ya yargısız infazlarda katledilmiş yahut da, “gâvur icadı”, “Islâma aykırı”, “şeriata aykırı” diyerek (matbaanın gelişindeki tepki gibi), Cehalet arttıkça, din, tüm uygarlık ve aydınlar üzerinde engelleyici ve baskı aracı olarak kullanılmıştır.
Molla Lütfi,’nin Şii,Hurufi, Alevi,Mecusi olduğu tezini ileri sürenler de vardır . Bir matematikçi olan Molla Lûtfi ’nin eserlerinde hurufiliğin ya da bir başka dinin izleri görünmez. Öte yandan kütüphane müdürü olduğu dönemde bu sayede pek çok değerli kitaplardan bir çok şeyi öğrenmiş olacağı varsayımı oldukça güçlüdür. Arapça ifarsça ve Yunanca okuyup yazdığı anlaşılmaktadır. Sinan Paşa, Fatih tarafından Sivrihisar’a sürülünce, Molla Lütfi de hocası ile birlikte gitmiş, Sultan II. Beyazıd’ın tahta çıkmasının ardından hocasıyla birlikte İstanbul’a dönmüştür.
Önce Bursa’daki Yıldırım Beyazıd Medresesi’nde, sonra Filibe’de ve Edirne’de medrese hocalığı yapmıştır Molla Lütfi’nin, çoğu Arapça olan eserleri günümüze kadar popülerliğini korumuştur.
Taz’ifü’l-Mezbah (Sunak Taşının İki Katının Bulunması Hakkında) adlı kitabı iki bölümden oluşur. Birinci bölümde kare ve küp tarifleri, çizgilerin ve yüzeylerin çarpımı ve iki kat yapılması gibi geometri konuları ele alınmıştır). Molla Lütfi, ünlü ”Delos Problemi’ nin çözümünü bulduğunu ve bunun hikayesini anlatır.
. Basit bir soru: Bir cismin boyutları iki katına çıkarsa hacmi kaç katına çıkar? İki katına değil, sekiz katına çıkar. Zamanın geometriden habersiz kadıları, bu tür sorunlarda yanlışlık yapıyordu. Molla Lütfi, bu karışıklığı gidermişti.
Molla Lütfi’nin bu problemi, İzmirli Theon’un yapıtından öğrendiği anlaşılmaktadır. İzmirli Theon, İskenderiye Kütüphanesi müdürü Eratosthenes’e atıfta bulunarak, Delos Adası’nda büyük bir veba salgını çıkınca, ahalinin Apollon rahibine başvurduğunu ve bu salgının geçmesi için ne yapak gerektiğini sorduklarında, rahibin tapınaktaki sunak taşını iki katına çıkartmalarını tavsiye ettiğini, böylece kolaylıkla çözülemeyecek bir matematik probleminin ortaya çıkmış olduğunu yazar. Mimarlar bu işi başaramayınca, Platon’un yardımını isterler. Platon, rahibin sunak taşına ihtiyacı olmadığını, ama Yunanlılara matematiği ihmal ettiklerini ve küçümsediklerini söylemek maksadıyla bu problemi gündeme getirdiğini bildirdikten sonra, problemin orta orantı ile çözülebileceğini ifade etmiştir.
Molla Lütfi işte bu öyküden esinlenerek bu küçük eserini yazmıştır.Kitabında, kübün iki kat yapılmasının, yanına başka bir küp eklemek olmadığını, onu sekiz kere büyütmek demek olduğunu açıkladı. Molla Lütfi bu problemin orta orantı ile çözülebileceğini söyleyerek bu yöntemi açıklar.Bilimlerin Konuları ( Mevzuatü’l-Ulüm ) adlı eserinde ise yüz kadar bilimi tasnif ederek konularıı ve yararlarını tanıtır.
Fatih Sultan Mehmet ve İmam Gazali
Fatih Sultan Mehmet, ’in Molla ’nın hocası Ali Kuşçu ile olan iyi ilişkisi ilk zamanlarda oldukça iyi iken ,Sultan İmam Gazali’ yi okuduktan sonra , etrafındaki ulemanın teşvikiyle gergin bir hale geldiği söylenir .İmam Gazali ’nin nin aklın güçsüzlüğünü savunan eserini (Tehafütü’l Felasife)’yi Fatih ’in saray ulemalarından Hatibzâde ve Molla İzari ’nin savunduğu da bilinmektedir. ..
İmam Gazali bu eserinde İbni Sina’nın aklı esaslı ölçü yapmasına itiraz ederek;
“Akıl ile her şey ölçülmez ve zayıf ve aciz olan akıl ölçüsüne itimat edilemez” diyerek iddiasını ispatlamak istemiştir.
Bu eser yazıldıktan yaklaşık yüz yıl sonra Endülüslü İbni Rüşd,(3) Gazali’nin görüşlerine itiraz ederek akıl ve imandan hangisinin üstün olduğunu inceledi; aklın üstün olduğu sonucu ile bunu ispat için (Tehafütüt-tehafüt) adlı eserini yazdı.
Fatih Sultan Mehmet, kafasına takılan bu felsefi sorunu etrafındaki ulemaya danışarak çözme yoluna gitti. Hocazade ile Alaeddin Tusi’ ye bu eser konusunda görüş bildirmelerini istemişti.Bildirilen görüşlerin mahiyetleri konusunda kesin bir belge elimizde bulunmamaktadır. Rivayete göre Sinan Hocazade incelemesini dört ayda, Tusi’nin ise altı ayda bitirmiş olduğu saraydan emeklerine karşılık gönderilen paraların farklı olması yüzünden bazı sorunların yaşandığı da bilinmektedir.
İslam dünyasinda Farabi ve lbni Sina gibi düşünürlerin önderliğinde Antik Yunan ve Mısır filozoflarına ilgi doğmuştu.Bir ölçüde islam alemi kendisini ”Aydınlanma ” olarak kabul edilebilecek ”Hikmet ” yoluna doğru götüren düşünce akımlarını yakalamış görünüyordu.
(1)Molla Lütfi Türbesi :Defterdar Caddesi üzerindedir. H.900(M. 1495) tarihinde idam edilmiş olan Molla Lütfi'nin mezarı Defterdar Mensucat Fabrikası'nın içinde kalmışken 1987 yılında fabrikanın yıktırılmasıyla ortaya çıkmış ve 1995 yılında da restore ettirilmiştir. Kaynak: Eyüp Rehberi
(2) Hurufilik nedir ? MURAT BARDAKÇI- SABAH
Temeli ses, harf ve sayı kavramlarına dayanan "Hurufilik", Arapça "harf" sözünün çoğulu olan "huruf" kelimesinden gelir ve "harflerle ilgili" demektir. Hurufiliğin kurucusu olan Fazlullah, mezhebinin kurallarını Farsça olarak kaleme aldığı ve "Câvidannâme" ismini verdiği kitabında ayrıntılarıyla ama sembollerle dolu bir şekilde anlatır. Mutlak gerçeği ruyasında gördüğünü iddia eder, sisteminin temelini Arapça'nın 28 harfine Farsça'ya mahsus dört harfin ilâvesiyle ve bu harfler arasındaki matematik ilişkiler vasıtasıyla geliştirir. Fazlullah'ın sistemi, en basit ifadesiyle şöyledir: İnsanın yüzünde yedi adet "hat" vardır ve bunlar iki kaş, dört kirpik ve saçtır. Doğumla vârolan bu özellikler, "anne hatları"dır. Erkeklerde "baba hatları" denilen ve ergenlik çağında ortaya çıkan bıyık, sakal, burun hattı ve dudak altı çizgisi de on dört adettir. Toplamı 14 olan bu hatlar, çıktıkları yerlerin de ilâvesiyle 28'e, saçın ve dudak altındaki hatların da ikiye ayrılmasıyla 32'ye yükselir. 28 sayısı Arapça olan Kur'an'ın, 32 de Farsça Câvidannâme'nin yazılışında kullanılan harflerin sayısıdır. Fazlullah, temeli bu basit hesaba dayanan Câvidannâme'sinde daha sonra değişik matematik hesaplamalar yaparak dinle ilgili yeni kurallar koyacak ve aynı hesaplama biçimleriyle kâinatın geleceğinden sözedecektir. Bütün bu bilgilerin yazılı olduğu Câvidannâme'nin nüshaları asırlar boyunca defalarca imha edildi ama çok sayıda nüshası bugüne kalmayı başardı. Farsça'ya âşina iseniz ve Hurufi sembolleri konusunda bilginiz varsa, şimdi elyazması kitaplıklarımızda muhafaza edilen bu son derece enteresan eseri incelediğiniz takdirde İslam'ın matrixçi gizli mezhebinin sırlarına daha derinden vâkıf olabilirsiniz. Hurufi inancının ileri aşamalarında "ebced" denilen bir hesap metodundan kaynaklanan ve sayılar yardımıyla geleceği belirlediğine inanılan bir sisteme rastlanır. "Cifir" adı verilen, yüksek matematiği andıran ve sıkı kurallara bağlı olan sistemin temeli, alfabedeki her harfin belli bir rakam değeri taşımasına dayanır. Her kelimenin, kendisini meydana getiren harflerin değerlerinin toplamı olan bir sayı karşılığı vardır. Geçmiş asırlarda yaşayan ve çoğu Hurufi olan cifirciler kehanetlerini açık açık değil, şifreyle yazmışlardır ve cifrin Türkiye'deki bilinen en büyük üstadı, 1830'ların başında büyücülük suçlamasıyla idam edilen şair Müştak Baba'dır. Müştak Baba'nın ölümünden sonra, 1846'da basılan "Divan" ındaki bazı şiirlerinde çok sayıda kehanete rastlanır. Şair, Ankara'nın 1923'te İstanbul'un yerini alıp başkent olacağını tâââ 100 küsur sene öncesinden söylemiştir. Şimdi, şairin ağdalı bir dille yazdığı şiiri günümüz Türkçesi'ne nakledelim:"1000 mânâsına gelen ELF sözü, güzeller beldesinin başına EFSER, yani tâc olarak konursa, o belde İstanbul'dan farksız olur. Sonra, Yunus Suresi'ndeki NUN ve KafSuresi'ndeki KAF harfleri alınır. Resul'ün, yani Hazreti Peygamber'in RI harfi de bunlara ilâve olunmak ister ve maksad "hây-ı huy" sözündeki "HE" harfi ile tamamlanır. Ey anlayışlıların padişâhı olan Sultan Hacı Bayram! Senin bulunduğun o güzel belde, bu değersiz kul Müştak'tan hürmet istiyor!" Müştak Baba, şiirin ilk mısraında "1000" mânâsına gelen "elf" ve "tâc" demek olan "efser" sözlerini veriyor ve "efser"in başına "elf"in ilâve edilmesi gerektiğini söylüyor. Ebced hesabıyla 341 tutan "efser"e "elf"in, yani "1000" sayısının ilâvesiyle, Ankara'nın başkent yapıldığı 1923'ün Hicri takvimle karşılığı olan 1341 çıkıyor. Şair, sonraki mısralarda sırasıyla "elif", "nun", "kaf", "rı" ve "he" harflerini veriyor. Bu harfler, bu sırayla yazıldıklarında ortaya "Ankara" kelimesi çıkıyor. Yani, Müştak Baba, "Ankara"nın eski harflerle yazılışı olan "A-N-K-R-H" harflerini sıralıyor, "Güzeller beldesi ve Hacı Bayram'ın memleketi olan Ankara, 1341 yılında başlara tâc olacak ve İstanbul'dan -yani, şiirin yazıldığı zamanın başkentinden- farksız hâle gelecek" diyor.
(3) İbni Rüşd 1126 yılında Kurtuba’da doğdu. Asıl adı Muhammed, babasının adı Ahmed’dir. Dedesinin dedesi olan Rüşd’ün adından dolayı İbni Rüşd (Rüşd oğlu) diye tanındı. Bilginler yetiştirmiş bir ailenin çocuğudur. Kendisi gibi Kurtuba kadılığı yapmış ve ona adını vermiş olan Ebü’l-Velid Muhammed, Maliki mezhebinin önde gelen bilginlerindendi.İbni Rüşd, her ne kadar Farabi ve İbni Sina’nın yeniplatoncu felsefeden aldıkları ve Aristoteles’e isnat ettikleri «doğuş» (sudur) kuramının Aristoteles’le ilgisi bulunmadığını kesin bir dille ifade etmiş ve böylece çok önemli bir tarihsel yanılgıyı düzeltmişse de, «Faal (etkin) Akıl» denilen ve İslam filozoflarınca Cebrail olduğu düşünülen göksel varlığa o da inanır. Bu anlayışa göre bizim kuramsal aklımızın işlevi bu akılla bağlantı (itti. sal) kurmaktır. İnsan, yaşamı boyunca zihinsel bakımdan geliştikçe Etkin Akılla ilişkisi de güçlenir. Ancak, İbni Rüşd’ün bu görüşünden mistik bir sonuç çıkarılmamalıdır. Çünkü onda Etkin Akıl’la bağlantı, insan aklının epistemolojik bir alanda işleyişi ve ilerleyişidir; tasavvufta düşünüldüğünün tersine, bilgi eyleminde insan zihni sürekli etkin durumdadır; yani ona bilgi verilmemekte, tersine o bilgiyi almakta
3 Ağu 2008
1 Ağu 2008
ALO 177

Antalya 'da başlayan orman yangınında 1200 hektar orman kül oldu.
1200 Hektar 10 000 ile çarpılacak 12,000,000 metre kare yani 12 Kilometrekarelik bir orman alanı daha yok oluyor demektir .
Ajansların geçtiği resimlere bakıyorum .
Bir kadın yere oturmuş , ellerini göğe kaldırmış dua ediyor ve ağlıyor ; arka planda göğe yükselen devasa alevler .
Tablo bu.
Çevre bilinci olmayan cahil kitlelerin yol açtığı bir doğa tahribatı daha eskilerine ekleniyor.
Toplumun ve kamuoyunun tepkisi yine aynı.
Çağdaş bir toplum olma yolunda aşılması gereken engellerden biri de geniş halk kitlelerini ormanlarımız ve diğer doğal zenginliklerimiz konusunda bilinçlendirmek.
Bu aslında bir gündem sorunu .
Siyasetin gündemi hiç bir vakit bu konulara ulaşmıyor.
Bu yangın da bir ay önce çıkan Çanakkale orman yangınları gibi unutulacak .
Daha önce olduğu gibi :
T.C. Orman bakanlığı verilerine göre ,1937‘den günümüze 80.000 civarında orman yangını çıktığı ve bu yangınlarda 1.600.000 hektara yakın orman alanının yandığı tespit edilmiştir.
Bu oran mevcut orman alanlarımızın yaklaşık olarak %10 oranına denk gelmektedir.
İstatistiklere göre orman yangınların çıkmasında tespit edilen suş oranı şöyle belirtilmektedir. :
% 6 'i doğal nedenlerle,
% 94 'i ise kaza veya kasıtlı kundaklama ,.
1985 yılından günümüze 234.482 hektar (2.344.820.000m²) orman alanımız yanarak kül olmuştur.
Bu alanların 40.824 hektarı yani ortalama %17‘si ağaçlandırılarak geri kazanıldığı belirtilmektedir.
24 Tem 2008
Anadolu Dilleri
ANADOLU MEDENİYETLERİ VE ANADOLUDA KONUŞULAN DİLLER ÜZERİNE
FİLİZ DİVARCI
Anadolu’ ya yazı MÖ 2. binin başlarında Asurlu tüccarlar aracılığı ile gelmiştir.
MÖ 2. bine ait olan Boğazköy kaynaklarına göre MÖ 3. bin yıllarında Orta Anadolu’da Hattice konuşan bir halkın varlığını kabul etmek gerekmektedir.
Yazılı kaynaklara göre, Eski Anadolu dillerini iki ayrı bölümde toplamak mümkündür.
Birinci bölümde, MÖ 2. binde Anadolu’da yaşamış olan dillerden Hititçe, Luwice (çiviyazılı Luwice metinler ile hiyeroglif ve yazılı dil anıtları, Hiyeroglif Luwicesi), Palaca ve Hurrice yer alır.
İkinci bölümde ise MÖ 1. bin yıllarında Anadolu’da yaşamış belli başlı dillerden olan Urartuca, Frigçe, Lidce, Karca, Likçe ve Sidece yer almaktadır.
MÖ 2. binden 1. bine yazılı kaynaklar halinde intikal eden ve 1. binde de yaşamını sürdüren tek dil Hiyeroglif Luwicesi (eskiden Hiyeroglif Hititçesi) denilen dildir.
Luwice Eski Anadolu’da yaşayan diller arasında ömrü en uzun olan dildir. Anadolu’da şimdiye kadar yapılan kazılar, MÖ 2. bine ait yazılı belge veren iki büyük merkezi meydana çıkarmıştır.
Birinci merkez eski Asur tüccarlarına ait, 10.000 Asurca yazılmış belge veren Kültepe,
ikincisi ise Hititçe, Palaca, Luwice, Hurca ve Hattice tabletin ele geçtiği Boğazköy’dür.
Bunların yanında, Alişar Alaca, Tarsus ve Sultantepe’de de azsayıda tablet bulunmuştur.
Kültepe (Kaneş) Karumu’nun II. İskan katından elde edilen tabletler eski Asur tüccarlarının ticaret arşivlerine aittir.
Bulunan iş mektupları ve belgeleri sayesinde buluntu tabakalarının tarihlenmesi, Asurlu’ların ticari faliyeti ve Anadolu halkı ile nasıl geçindikleri hakkında bilgi edinilmesini sağlamıştır. Burada edebi metinler gayet azdır. Bu metinlerin yazılmış olduğu sistem, tüccarlarla birlikte ortadan kalkmış ve sonradan eski Babil duktus’unu (yazı biçimi) kendilerine mal eden Hititliler tarafından kullanılmamıştır. Hiyeroglif sistemin daha kursiv bir şekline Kargamış’ta bulunmuş bir pithos parçası üzerinde ve Asur’da meydana çıkarılmış kurşun şeridlerde rastlanmıştır. Bu husus bize hiyeroglif yazı sisteminin günlük hayatta da basitleştirilerek kullanıldığını göstermekte ve Mısır Hiyeroglif anıtları yanında, gündelik yazışmaların sistemi olan hieratik ve demotik yazıları hatırlatmaktadır.
Yalnız aralarındaki fark , yazıldıkları dillerin birbirlerine benzemeyen tabiatı ve Anadolu’daki sistemin, Mısır’dakine nazaran resim-yazı’dan daha da uzaklaşarak stilize hale gelmiş olmasıdır.
Anadolu’da görülen Hiyeroglif yazısının dili, ilk defa Hititçe olarak vasıflandırılmıştır. Fakat daha sonra bu dilin luwice’ye daha çok benzediği görülmüş ve “Hiyeroglif Luwicesi” terimleri üzerinde durulmaya başlanmıştır. Mısır Hiyeroglifleri’nde ve Babil çiviyazısında olduğu gibi, bu yazıda şu üç elemandan oluşur:
İdeogramlar, fonetik işaretler ve pre- ve postdeteminatif’ler. Anadolu dil grubuna dahil edilen diller, Likçe ve Lidce hariç çiviyazısını kullanmışlardır. Hint-Avrupa dillerinin Anadolu grubu Hititçe, Palaca, Luwice, Hiyeroglif luwicesi, Lidce ve Likçe’den meydana gelmektedir. MÖ 1400 ile 1190 yılları arasındaki İmparatorluk dönemine ait ilk örnekleri de bulunan Hiyeroglif Luwicesi, MÖ 1200 ile 700 yılları arasına tarihlenen ve esas olarak Güney Anadolu ve Kuzey Suriye’den sağlanan dağınık yazıtlar ve mühürler üzerinde bulunmuştur. Likçe ve lidce ise, MÖ 600 ile 200 yılları arasında yer alan alfabetik yazı niteliğindeki metinlerden bilinmektedirler. Güney Anadolu'da ko’uşulmuş olan Karca’yı da Sidece gibi az sayıda örnekleri belgelenmiş olan Pamphilya ve Psidia dilleri ile birlikte bu listeye eklemek yerinde olur. Doğuda Van Gölü civarında MÖ III. ve II. bin yılın Hurca’sının yerini, MÖ I. binyılda kendisine akraba olan Urartu dili aldı. Bu dillerin her ikisi de, kesinlikle Hint-Avrupalı değildirHatti dili Hitit çiviyazılı metinlerde Hattili olarak görülmektedir. Hatti dili, Kızılırmak kavisinde ve daha kuzey bölgelerde konuşulan substratum dillerinden bir tanesidir. Hint-Avrupalı Hititlerin gelişinden önce burda yaşayan dil, Hatti dili idi. Hitit metinlerinde, Hititli katipler tarafından yazılmış Hatti dili ile ilgili bölümler bulunmaktadır ve bunlar daha çok dinle ilgili konuları içermektedir, yani ritüeller, büyüler, ilahiler, münacatlar ve mitoslardan meydana gelmektedir. Yeni Hitit devleti (MÖ 1400-1190) süresince Hatti dilinin ölü bir dil olduğu belirgin bir şekilde kendini göstermektedir. Hatti dili bir Hint-Avrupa dili değildir. Yapısında ve işleyişinde, prefix’lere geniş çapta yer veren bu dilin de akrabaları bulunamamış ve bu da Sümerce, Kassit dili, Elamca, Hurca ve Urartuca gibi izole bir dil olarak kalmıştır. Hititçe’de ve Palaca’da Hatti etkisi görülür ancak Luwice’de görülmez. Buna sebep, Kızılırmak kavsi içinde konuşulmuş olduğu sanılan Hatti dilinin güneyde kalan Luwi bölgesi ile olan coğrafi uzaklığı olsa gerektir. Hitit dili Boğazköy-Hattuşa devlet arşivinde korunmuş olan yaklaşık 25.000 tablet ve tablet parçacıklarından bilinmektedir. Hitit dili çiviyazılı metinlerde Nesili / Nasili veya Nesumnili "Neşa kentinin dili” olarak kendini göstermektedir. Hitit dili ile ilgili ilk dilbilimsel veriler, MÖ 1900 ve 1720 yılları arasında Anadolu’da özellikle, Kayseri yakınlarındaki Kültepe Karumu’nda yaşayan Asurlu tüccarların, Asurca’nın eski lehçesinde yazılmış ticari belgelerinde rastlanan bazı terimlerinde ve özel isimlerde bulunmaktadır. Hitit çiviyazılı tabletler, Hititlerin başkenti Boğazköy-Hattuşa’dan başka yerlerde nadiren ele geçmektedir. Başka bölgelerden, yani Tarsus, Alalah, Ugarit ve Amarna’dan dağınık örnekler bulunmuştur. Metinlerin çoğunluğu, kehanetler, ilahiler, dualar, söylenceler, ritüeller ve bayramlar gibi dini konularla ilgili olmasına rağmen, bu arşivler, tarihi, politik, yönetimle ilgili edebi ve yasal özellikteki konularla da ilgilidir. Çiviyazısının, MÖ 1650’den hemen sonra, Eski Hitit Devleti’nin ilk yılları süresince Suriyeli katiplerin, Suriye ve yakın çevresinden Hitit başkentine gelmeleri sonucu Anadolu’ya geçtiği de söylenebilir. Yabancı devletlerle yapılan anlaşma ve yazışmalar için Akadça, bu dönemin yazışma ve diplomasi dili olarak kullanılmıştır. Hititçe çiviyazısı asyro-babilonik veya Akad çiviyazısının bir türevidir. Ve onlar gibi bünyesinde üç cins işaret bulunmaktadır. Bunlar, hiyeroglif yazısında değindiğimiz fonetik işaretler, ideogramlar ve determinatif’lerdir. Hitit çiviyazılı belgelerde Palaumnili olarak görülen Palaca, kuzeybatı Anadolu’daki Pala (belki de Grek dönemindeki Blane) bölgesinin dili idi. Eski Hitit Devleti süresince Pala, Luwiya ve Hattuşa, Hitit topraklarının Anadolu’da kalan üç büyük eyaletini oluşturuyordu. Palaca bir Hint-Avrupa dilidir. Pala dili ile ilgili kelimeler, yetersiz olmalarına rağmen, özellikle isim çekim eklerinde, demonstratif ve relatif formlarda, enklitik zamirlerde ve fiil sonlarında görülen benzerlikler, Palaca’nın Hititçe ve Luwice’ye yakın akraba olduğunu doğrulamaktadır. Anadolu’nun Güney kıyılarında konuşulmuş olan Luwi dili, üç büyük dönemden –yani Hitit İmparatorluk (MÖ 1400-1190), Geç Hititler (MÖ 1190-700) ve Likçe yazıtlar (MÖ 400-200) – gelen belgelerden bilinmektedirler. Luwi dilinin bu değişik zaman birimlerine ek olarak, yazı sisteminde ve diyalektlerinde de bir farklılaşmaya rastlanmaktadır. Bu fark, kendini yazıda, Mezopotamya kökenli çiviyazısı, Anadolu hiyeroglifleri ve Grekçe’den türemiş olan alfabede göstermektedir. MÖ 15. Ve 14. yüzyıllarda iki ayrı diyalektin, yani alfabetik Likçe’nin habercisi sayılan bir Batı Luwi diyalektinin ve bir de Geç Hitit Şehir Devletleri döneminde kullanılacak olan Hiyeroglif Luwicesi’nin atası olarak kabul edilen Doğu Luwi dialektinin olduğunu gösteren delillere rastlanmıştır. Anadolu hiyeroglif yazı sisteminin uzun bir geçmişi vardır. Hiyeroglifler, bazılarına göre, logografik işaretler içeren ve MÖ 18.-17. yüzyıllara tarihlenen damga mühürlerle başlamıştır. En geç döneme ait metinler ise, MÖ 8. yüzyıla tarihlenmektedir. Bazı araştırmacılarda, bu kadar erken bir başlangıç yerine, MÖ 15. yüzyılı kabul etmek eğilimindedirler. Yazıtların coğrafi yayılış sahası, en batıda Spylus ve Krabel’den, kuzeyde Boğazköy ve Alacahöyük’e, doğuda Malatya, Samsat ve Tell Ahmar’a (Til Barsip), güneyde Rastan ve Hama’ya kadar uzanan genişliktedir. MÖ 14. Ve 15. Yüzyıllar arasında kalan “Karanlık Çağ”da yazı, basit başlangıcından çıkıp logogramlar, hece değerleri ve yardımcı işaretlerle birlikte tam olarak gelişmiş bir yazı sistemine doğru tapınakta, orduda, diğer yasal organlarda, kaya yazıtları, mühürler ve tahta tabletler üzerinde kullanılmaktaydı. İmparatorluk dönemine ait Halep yazıtları, Luwi dilinin tartışmalı bir sorun olduğunu yansıtırlarsa da, Geç Hitit yazıtlarının Luwi dilinde yazılmış olduğu belli olmaktadır. Hurri dili Hitit metinlerinde Hurlili olarak geçmektedir. MÖ III. bin yılın son yüzyıllarında Hurriler, coğrafi olarak Kuzey Mezopotamya ovasına ait olan Mardin bölgesinde bulunuyorlardı. Bu semitik ve Hint-Avrupalı olmayan etnik grubun, Doğu Anadolu Dağlarını aşarak Anadolu’ya gelmiş oldukları genellikle kabul edilen bir görüştür. MÖ II. bin yılın başlarında Hurriler, Güney Anadolu ve Kuzey Mezopotamya’ya dalgalar halinde yayıldılar. Daha sonra, MÖ 1500-1400 yılları arasında kalan “Karanlık Çağ” da, Kilikya, Toros ve Anti-Toros (MÖ II. bin metinlerindeki Kizzuwatna) bölgelerine süzülmüş oldukları kabul edilmektedir. Hurca metinler, Urki (MÖ 2300, Mardin bölgesi), Mari (MÖ 18.yüzyıl, Orta Fırat bölgesi), Amarna (MÖ 1400, Mısır), Boğazköy (Hitit İmparatorluk dönemi) ve Ugarit (MÖ 14. yüzyıl, Kuzey Suriye kıyısı) gibi değişik kentlerde bulunmuştur. Mensup olduğu dil ailesi tespit edilmiş değildir. Urartu dili, Hurca’nın geç bir dönemde kullanılan bir diyalekti değildir. Onunla ortak bir atadan gelmesine rağmen, ondan tamamen ayrı bir dildir. MÖ 9. ve 6. yüzyıla kadar geçen zamanda Urartu dili, Van Gölü civarına üstlenmiş, fakat aynı zamanda Modern Rusya’da Transkafkasya’ya, Kuzey İran’a ve zamanında Suriye’nin kuzey bölgelerine kadar da uzanmış olan Urartu Devletinin resmi dili olarak Güneydoğu Anadolu’da kullanılmıştır. Urartu metinleri, Yeni Asur yazısının bir variyantında yazılmışlardır ve daha çok anıtsal yazıtlardan (imar ve sulama faaliyetleri ile ilgili anallar ve adaklardan), tapınakta adanmış olan miğfer, kalkan ve bazı tunç eşyaların üzerindeki küçük yazıtlardan ve birkaç çiviyazılı ekonomik nitelikteki tabletlerden meydana gelmektedir. Urartu dili ve Asurca’da yazılmış olan çift dilli Kelişin, Topzava ve Kevenli yazıtları, dilin anlaşılmasını sağlayacak çok önemli veriler oluşturmaktadırlar. Çiviyazılı Urartu Metinlerine ek olarak, henüz çözümlenmemiş ve hakkında ciddi bir teşebbüsü yansıtacak çalışmalar yapılmamış olan bir yerel hiyeroglif yazısı da vardır. Bu dilinde mesup olduğu dil ailesi tespit edilmemiştir. I. bin yıldaki alfabetik diller ise Frigçe, Lidce, Karca, Likçe ve Sidece’dir. Frig yazıtları ve graffitleri iki kısma ayrılabilir: 1) MÖ 730 ile 450 yılları arasına tarihlenen tipik Frig Alfabesinde yazılmış Eski Frig metinleri, 2) MS I. ve II. yüzyıllara tarihlenen Grek alfabesinde yazılmış epigramlar niteliğindekiYeni Frig yazıtları. Eski Frig metinleri, bir orta ve birde Doğu olmak üzere iki gruba ayrılmaktadır. Orta grup metinleri, Midas kenti ve civarında bulunmuştur. Doğu grubu metinleri ise Frigler’in doğuya doğru yayılmış oldukları enuzak alanlarda, örneğin Hattuşa’da, Alacahöyük ve civarında, Tyana’da ele geçen yazıtlarla birlikte Gordion’da bulunmuştur. Frig dilinin Hint-Avrupa özellikleri konusunda kesin bir görüş birliği bulunmaktadır. Frig dili, Hint-Avrupa dil grupları arasında daha çok Grekçe ile alakalı olarak kabul edilmiştir. Bunun yanı sıra, bazı bilim adamları, Frig dilinin Anadolu ve Balto-Slav dilleri ile ilişkileri olabileceği ihtimali üzerinde durmuşlardır. Amerikalı Rodney S. Young, Gordion’da bulunmuş olan yeni verilr ışığında yapmış olduğu çalışmada, Eski Frig alfabesinin Kilikya ve Kuzey Suriye kıyılarında kullanımış olan bir proto-tipe bağımlı olabileceğini öne sürmüştür. Buna karşılık, Frig alfabesinin Grek alfabesinden türemiş olduğunu öne süren eski görüşlerin elimine edilmesine gerek yoktur. Tarihi olarak Frig alfabesinin bir proto-tipten türemiş olması hiçbir problem doğurmamaktadır, çünkü MÖ 8. yüzyılın ikinci süresince bu topraklarında Grek yerleşim yerlerinin varlığı, arkeolojik bulgularla olduğu kadar , Geç Grek tarihi kaynakları ve Asur analları tarafından da fazlası ile tastik edilmiştir. Bununyanı sıra, Fransız dilbilimci Michel Lejeune tarafından ortaya konan Frig alfabesi ile ilgili bazı deliller, bu alfabenin Grek alfabesinden türemiş olduğunu öne süren araştırmacılar için gene delil teşkil etmektedir. Gömüt, adak ve çok sayıda graffitiden meydana gelen Lidce metin ve yazıtlar, yaklaşık 70 civarındadır. İki küçük çift dilli, Grekçe-Lidce ve Aramca-Lidce olarak yazılmış olan metinler, araştırmalar için büyük yararlar sağlamışlardır. Lidce metinlerin yaklaşık on kadarı MÖ 7. Ve 6. yüzyıllara kadar tarihlenebilmekte, fakat pek çoğu MÖ 4. Yüzyıldan gelmektedir. Lidya alfabesi bir Doğu Grek alfabesinden türemiştir. Grek alfabesindeki fazla sesler, örneğin “ks, ps ve ds” gibi, özel Lidce sesler için kullanılmıştır. Ayrıca ek işaretlerin bazılarıda, ya Anadolu alfabesinden alınmış ya da serbest bir şekilde yaratılmıştır. Çalışmaların sonucunda Lidce’nin Hint-Avrupa özelliklerine sahip olduğu ve Hititçe ile akraba olduğu ortaya çıkmıştır. Lidce’de Anadolu dillerindeki genel durum olarak, ayrıca bir dişil cinse rastlanmamıştır. Karca yazıtlar yaklaşık yüz kadardır. Bunların büyük bir kısmı, Mısırda bulunmuş graffitilerden oluşmaktadır. Bunlar, MÖ 664-525 yılları arasında yer alan Saiti dönemi Mısır Firavunlarının hizmetinde bulunan Karyalı tüccarlar tarafından orada bırakılmışlardır. Kısa ve küçüktürler. Ayrıca Karya topraklarında da yazıt bulunmuştur. Bunlar diğerlerine oranla çok daha uzun oldukları için önem taşımaktadırlar. Atina’da da Grekçe-Karca küçük bir çift-dilli yazıt bulunmuştur. Karya dilinin Hint-Avrupa dilleri arasında Anadolu dilleri grubunda sınıflandırılabileceği görüşü uygun, fakat henüz kanıtlanmamıştır. Şimdiye kadar bulunmuş Likçe yazıtlar ise 150 kadardır.Yerel bir Likçe alfabede yazılmışlardır. Lidce’de olduğu gibi bir Doğu Grek proto-tipinden değil, Batı Grek proto-tipinden kaynaklanmıştır. Likya sikke yazıtları, MÖ 500 ve yaklaşık olarak 360 yılları arasında bir döneme tarihlenirse de, Likya anıtsal yazı geleneğinin daha uzun dönemlerden itibaren MÖ 3. yüzyıla kadar sürmüş olabileceği düşünülmektedir. Yapılan çalışmalarla Likçe’nin bir Hint-Avrupa dili olduğu ortaya çıkmıştır. Side dili hakkındaki bilgiler MÖ 5. ve 3. yüzyıllara tarihlenen Side sikkeleri üzerindeki yazılardan ve MÖ 2. ve 3. yüzyıllara tarihlenen ikisi çift dilli beş yazıttan gelmektedir. Side dili özel ve yerel bir niteliğe sahiptir. Grekçe bir niteliğe sahiptir. Grekçe bir proto-tipten ziyade, semitik bir yazı sisteminden türetilmiştir. Grek etkisi, çift dilli yazıtlarda da ortaya çıktığı gibi, hemen hemen hiç yoktur. Side dili hakkında ilk güvenilir çalışma Helmut Th. Bossert tarafından 1950’de gerçekleştirilmiştir. Side dilinde bulunan bir grup işaretin değeri henüz karalaştırılmamıştır. Bunun yanı sra, araştırmalar,metinlerin verimli bir analizi ile dilin sınıflamasını yapabilecek bir aşamaya ulaşamamıştır.
KAYNAKÇAMilattan Önceki Dönemlerde Anadolu Dillerine Toplu Bir Bakış, Alkım Konferansları, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul 1989 .Dinçol, M. Ali, Eski Anadolu Dillerine Giriş, İTÜ Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1970 .Alp, Sedat, Hitit Çağında Anadolu, Tübitak yayınları, 2001.
FİLİZ DİVARCI
Anadolu’ ya yazı MÖ 2. binin başlarında Asurlu tüccarlar aracılığı ile gelmiştir.
MÖ 2. bine ait olan Boğazköy kaynaklarına göre MÖ 3. bin yıllarında Orta Anadolu’da Hattice konuşan bir halkın varlığını kabul etmek gerekmektedir.
Yazılı kaynaklara göre, Eski Anadolu dillerini iki ayrı bölümde toplamak mümkündür.
Birinci bölümde, MÖ 2. binde Anadolu’da yaşamış olan dillerden Hititçe, Luwice (çiviyazılı Luwice metinler ile hiyeroglif ve yazılı dil anıtları, Hiyeroglif Luwicesi), Palaca ve Hurrice yer alır.
İkinci bölümde ise MÖ 1. bin yıllarında Anadolu’da yaşamış belli başlı dillerden olan Urartuca, Frigçe, Lidce, Karca, Likçe ve Sidece yer almaktadır.
MÖ 2. binden 1. bine yazılı kaynaklar halinde intikal eden ve 1. binde de yaşamını sürdüren tek dil Hiyeroglif Luwicesi (eskiden Hiyeroglif Hititçesi) denilen dildir.
Luwice Eski Anadolu’da yaşayan diller arasında ömrü en uzun olan dildir. Anadolu’da şimdiye kadar yapılan kazılar, MÖ 2. bine ait yazılı belge veren iki büyük merkezi meydana çıkarmıştır.
Birinci merkez eski Asur tüccarlarına ait, 10.000 Asurca yazılmış belge veren Kültepe,
ikincisi ise Hititçe, Palaca, Luwice, Hurca ve Hattice tabletin ele geçtiği Boğazköy’dür.
Bunların yanında, Alişar Alaca, Tarsus ve Sultantepe’de de azsayıda tablet bulunmuştur.
Kültepe (Kaneş) Karumu’nun II. İskan katından elde edilen tabletler eski Asur tüccarlarının ticaret arşivlerine aittir.
Bulunan iş mektupları ve belgeleri sayesinde buluntu tabakalarının tarihlenmesi, Asurlu’ların ticari faliyeti ve Anadolu halkı ile nasıl geçindikleri hakkında bilgi edinilmesini sağlamıştır. Burada edebi metinler gayet azdır. Bu metinlerin yazılmış olduğu sistem, tüccarlarla birlikte ortadan kalkmış ve sonradan eski Babil duktus’unu (yazı biçimi) kendilerine mal eden Hititliler tarafından kullanılmamıştır. Hiyeroglif sistemin daha kursiv bir şekline Kargamış’ta bulunmuş bir pithos parçası üzerinde ve Asur’da meydana çıkarılmış kurşun şeridlerde rastlanmıştır. Bu husus bize hiyeroglif yazı sisteminin günlük hayatta da basitleştirilerek kullanıldığını göstermekte ve Mısır Hiyeroglif anıtları yanında, gündelik yazışmaların sistemi olan hieratik ve demotik yazıları hatırlatmaktadır.
Yalnız aralarındaki fark , yazıldıkları dillerin birbirlerine benzemeyen tabiatı ve Anadolu’daki sistemin, Mısır’dakine nazaran resim-yazı’dan daha da uzaklaşarak stilize hale gelmiş olmasıdır.
Anadolu’da görülen Hiyeroglif yazısının dili, ilk defa Hititçe olarak vasıflandırılmıştır. Fakat daha sonra bu dilin luwice’ye daha çok benzediği görülmüş ve “Hiyeroglif Luwicesi” terimleri üzerinde durulmaya başlanmıştır. Mısır Hiyeroglifleri’nde ve Babil çiviyazısında olduğu gibi, bu yazıda şu üç elemandan oluşur:
İdeogramlar, fonetik işaretler ve pre- ve postdeteminatif’ler. Anadolu dil grubuna dahil edilen diller, Likçe ve Lidce hariç çiviyazısını kullanmışlardır. Hint-Avrupa dillerinin Anadolu grubu Hititçe, Palaca, Luwice, Hiyeroglif luwicesi, Lidce ve Likçe’den meydana gelmektedir. MÖ 1400 ile 1190 yılları arasındaki İmparatorluk dönemine ait ilk örnekleri de bulunan Hiyeroglif Luwicesi, MÖ 1200 ile 700 yılları arasına tarihlenen ve esas olarak Güney Anadolu ve Kuzey Suriye’den sağlanan dağınık yazıtlar ve mühürler üzerinde bulunmuştur. Likçe ve lidce ise, MÖ 600 ile 200 yılları arasında yer alan alfabetik yazı niteliğindeki metinlerden bilinmektedirler. Güney Anadolu'da ko’uşulmuş olan Karca’yı da Sidece gibi az sayıda örnekleri belgelenmiş olan Pamphilya ve Psidia dilleri ile birlikte bu listeye eklemek yerinde olur. Doğuda Van Gölü civarında MÖ III. ve II. bin yılın Hurca’sının yerini, MÖ I. binyılda kendisine akraba olan Urartu dili aldı. Bu dillerin her ikisi de, kesinlikle Hint-Avrupalı değildirHatti dili Hitit çiviyazılı metinlerde Hattili olarak görülmektedir. Hatti dili, Kızılırmak kavisinde ve daha kuzey bölgelerde konuşulan substratum dillerinden bir tanesidir. Hint-Avrupalı Hititlerin gelişinden önce burda yaşayan dil, Hatti dili idi. Hitit metinlerinde, Hititli katipler tarafından yazılmış Hatti dili ile ilgili bölümler bulunmaktadır ve bunlar daha çok dinle ilgili konuları içermektedir, yani ritüeller, büyüler, ilahiler, münacatlar ve mitoslardan meydana gelmektedir. Yeni Hitit devleti (MÖ 1400-1190) süresince Hatti dilinin ölü bir dil olduğu belirgin bir şekilde kendini göstermektedir. Hatti dili bir Hint-Avrupa dili değildir. Yapısında ve işleyişinde, prefix’lere geniş çapta yer veren bu dilin de akrabaları bulunamamış ve bu da Sümerce, Kassit dili, Elamca, Hurca ve Urartuca gibi izole bir dil olarak kalmıştır. Hititçe’de ve Palaca’da Hatti etkisi görülür ancak Luwice’de görülmez. Buna sebep, Kızılırmak kavsi içinde konuşulmuş olduğu sanılan Hatti dilinin güneyde kalan Luwi bölgesi ile olan coğrafi uzaklığı olsa gerektir. Hitit dili Boğazköy-Hattuşa devlet arşivinde korunmuş olan yaklaşık 25.000 tablet ve tablet parçacıklarından bilinmektedir. Hitit dili çiviyazılı metinlerde Nesili / Nasili veya Nesumnili "Neşa kentinin dili” olarak kendini göstermektedir. Hitit dili ile ilgili ilk dilbilimsel veriler, MÖ 1900 ve 1720 yılları arasında Anadolu’da özellikle, Kayseri yakınlarındaki Kültepe Karumu’nda yaşayan Asurlu tüccarların, Asurca’nın eski lehçesinde yazılmış ticari belgelerinde rastlanan bazı terimlerinde ve özel isimlerde bulunmaktadır. Hitit çiviyazılı tabletler, Hititlerin başkenti Boğazköy-Hattuşa’dan başka yerlerde nadiren ele geçmektedir. Başka bölgelerden, yani Tarsus, Alalah, Ugarit ve Amarna’dan dağınık örnekler bulunmuştur. Metinlerin çoğunluğu, kehanetler, ilahiler, dualar, söylenceler, ritüeller ve bayramlar gibi dini konularla ilgili olmasına rağmen, bu arşivler, tarihi, politik, yönetimle ilgili edebi ve yasal özellikteki konularla da ilgilidir. Çiviyazısının, MÖ 1650’den hemen sonra, Eski Hitit Devleti’nin ilk yılları süresince Suriyeli katiplerin, Suriye ve yakın çevresinden Hitit başkentine gelmeleri sonucu Anadolu’ya geçtiği de söylenebilir. Yabancı devletlerle yapılan anlaşma ve yazışmalar için Akadça, bu dönemin yazışma ve diplomasi dili olarak kullanılmıştır. Hititçe çiviyazısı asyro-babilonik veya Akad çiviyazısının bir türevidir. Ve onlar gibi bünyesinde üç cins işaret bulunmaktadır. Bunlar, hiyeroglif yazısında değindiğimiz fonetik işaretler, ideogramlar ve determinatif’lerdir. Hitit çiviyazılı belgelerde Palaumnili olarak görülen Palaca, kuzeybatı Anadolu’daki Pala (belki de Grek dönemindeki Blane) bölgesinin dili idi. Eski Hitit Devleti süresince Pala, Luwiya ve Hattuşa, Hitit topraklarının Anadolu’da kalan üç büyük eyaletini oluşturuyordu. Palaca bir Hint-Avrupa dilidir. Pala dili ile ilgili kelimeler, yetersiz olmalarına rağmen, özellikle isim çekim eklerinde, demonstratif ve relatif formlarda, enklitik zamirlerde ve fiil sonlarında görülen benzerlikler, Palaca’nın Hititçe ve Luwice’ye yakın akraba olduğunu doğrulamaktadır. Anadolu’nun Güney kıyılarında konuşulmuş olan Luwi dili, üç büyük dönemden –yani Hitit İmparatorluk (MÖ 1400-1190), Geç Hititler (MÖ 1190-700) ve Likçe yazıtlar (MÖ 400-200) – gelen belgelerden bilinmektedirler. Luwi dilinin bu değişik zaman birimlerine ek olarak, yazı sisteminde ve diyalektlerinde de bir farklılaşmaya rastlanmaktadır. Bu fark, kendini yazıda, Mezopotamya kökenli çiviyazısı, Anadolu hiyeroglifleri ve Grekçe’den türemiş olan alfabede göstermektedir. MÖ 15. Ve 14. yüzyıllarda iki ayrı diyalektin, yani alfabetik Likçe’nin habercisi sayılan bir Batı Luwi diyalektinin ve bir de Geç Hitit Şehir Devletleri döneminde kullanılacak olan Hiyeroglif Luwicesi’nin atası olarak kabul edilen Doğu Luwi dialektinin olduğunu gösteren delillere rastlanmıştır. Anadolu hiyeroglif yazı sisteminin uzun bir geçmişi vardır. Hiyeroglifler, bazılarına göre, logografik işaretler içeren ve MÖ 18.-17. yüzyıllara tarihlenen damga mühürlerle başlamıştır. En geç döneme ait metinler ise, MÖ 8. yüzyıla tarihlenmektedir. Bazı araştırmacılarda, bu kadar erken bir başlangıç yerine, MÖ 15. yüzyılı kabul etmek eğilimindedirler. Yazıtların coğrafi yayılış sahası, en batıda Spylus ve Krabel’den, kuzeyde Boğazköy ve Alacahöyük’e, doğuda Malatya, Samsat ve Tell Ahmar’a (Til Barsip), güneyde Rastan ve Hama’ya kadar uzanan genişliktedir. MÖ 14. Ve 15. Yüzyıllar arasında kalan “Karanlık Çağ”da yazı, basit başlangıcından çıkıp logogramlar, hece değerleri ve yardımcı işaretlerle birlikte tam olarak gelişmiş bir yazı sistemine doğru tapınakta, orduda, diğer yasal organlarda, kaya yazıtları, mühürler ve tahta tabletler üzerinde kullanılmaktaydı. İmparatorluk dönemine ait Halep yazıtları, Luwi dilinin tartışmalı bir sorun olduğunu yansıtırlarsa da, Geç Hitit yazıtlarının Luwi dilinde yazılmış olduğu belli olmaktadır. Hurri dili Hitit metinlerinde Hurlili olarak geçmektedir. MÖ III. bin yılın son yüzyıllarında Hurriler, coğrafi olarak Kuzey Mezopotamya ovasına ait olan Mardin bölgesinde bulunuyorlardı. Bu semitik ve Hint-Avrupalı olmayan etnik grubun, Doğu Anadolu Dağlarını aşarak Anadolu’ya gelmiş oldukları genellikle kabul edilen bir görüştür. MÖ II. bin yılın başlarında Hurriler, Güney Anadolu ve Kuzey Mezopotamya’ya dalgalar halinde yayıldılar. Daha sonra, MÖ 1500-1400 yılları arasında kalan “Karanlık Çağ” da, Kilikya, Toros ve Anti-Toros (MÖ II. bin metinlerindeki Kizzuwatna) bölgelerine süzülmüş oldukları kabul edilmektedir. Hurca metinler, Urki (MÖ 2300, Mardin bölgesi), Mari (MÖ 18.yüzyıl, Orta Fırat bölgesi), Amarna (MÖ 1400, Mısır), Boğazköy (Hitit İmparatorluk dönemi) ve Ugarit (MÖ 14. yüzyıl, Kuzey Suriye kıyısı) gibi değişik kentlerde bulunmuştur. Mensup olduğu dil ailesi tespit edilmiş değildir. Urartu dili, Hurca’nın geç bir dönemde kullanılan bir diyalekti değildir. Onunla ortak bir atadan gelmesine rağmen, ondan tamamen ayrı bir dildir. MÖ 9. ve 6. yüzyıla kadar geçen zamanda Urartu dili, Van Gölü civarına üstlenmiş, fakat aynı zamanda Modern Rusya’da Transkafkasya’ya, Kuzey İran’a ve zamanında Suriye’nin kuzey bölgelerine kadar da uzanmış olan Urartu Devletinin resmi dili olarak Güneydoğu Anadolu’da kullanılmıştır. Urartu metinleri, Yeni Asur yazısının bir variyantında yazılmışlardır ve daha çok anıtsal yazıtlardan (imar ve sulama faaliyetleri ile ilgili anallar ve adaklardan), tapınakta adanmış olan miğfer, kalkan ve bazı tunç eşyaların üzerindeki küçük yazıtlardan ve birkaç çiviyazılı ekonomik nitelikteki tabletlerden meydana gelmektedir. Urartu dili ve Asurca’da yazılmış olan çift dilli Kelişin, Topzava ve Kevenli yazıtları, dilin anlaşılmasını sağlayacak çok önemli veriler oluşturmaktadırlar. Çiviyazılı Urartu Metinlerine ek olarak, henüz çözümlenmemiş ve hakkında ciddi bir teşebbüsü yansıtacak çalışmalar yapılmamış olan bir yerel hiyeroglif yazısı da vardır. Bu dilinde mesup olduğu dil ailesi tespit edilmemiştir. I. bin yıldaki alfabetik diller ise Frigçe, Lidce, Karca, Likçe ve Sidece’dir. Frig yazıtları ve graffitleri iki kısma ayrılabilir: 1) MÖ 730 ile 450 yılları arasına tarihlenen tipik Frig Alfabesinde yazılmış Eski Frig metinleri, 2) MS I. ve II. yüzyıllara tarihlenen Grek alfabesinde yazılmış epigramlar niteliğindekiYeni Frig yazıtları. Eski Frig metinleri, bir orta ve birde Doğu olmak üzere iki gruba ayrılmaktadır. Orta grup metinleri, Midas kenti ve civarında bulunmuştur. Doğu grubu metinleri ise Frigler’in doğuya doğru yayılmış oldukları enuzak alanlarda, örneğin Hattuşa’da, Alacahöyük ve civarında, Tyana’da ele geçen yazıtlarla birlikte Gordion’da bulunmuştur. Frig dilinin Hint-Avrupa özellikleri konusunda kesin bir görüş birliği bulunmaktadır. Frig dili, Hint-Avrupa dil grupları arasında daha çok Grekçe ile alakalı olarak kabul edilmiştir. Bunun yanı sıra, bazı bilim adamları, Frig dilinin Anadolu ve Balto-Slav dilleri ile ilişkileri olabileceği ihtimali üzerinde durmuşlardır. Amerikalı Rodney S. Young, Gordion’da bulunmuş olan yeni verilr ışığında yapmış olduğu çalışmada, Eski Frig alfabesinin Kilikya ve Kuzey Suriye kıyılarında kullanımış olan bir proto-tipe bağımlı olabileceğini öne sürmüştür. Buna karşılık, Frig alfabesinin Grek alfabesinden türemiş olduğunu öne süren eski görüşlerin elimine edilmesine gerek yoktur. Tarihi olarak Frig alfabesinin bir proto-tipten türemiş olması hiçbir problem doğurmamaktadır, çünkü MÖ 8. yüzyılın ikinci süresince bu topraklarında Grek yerleşim yerlerinin varlığı, arkeolojik bulgularla olduğu kadar , Geç Grek tarihi kaynakları ve Asur analları tarafından da fazlası ile tastik edilmiştir. Bununyanı sıra, Fransız dilbilimci Michel Lejeune tarafından ortaya konan Frig alfabesi ile ilgili bazı deliller, bu alfabenin Grek alfabesinden türemiş olduğunu öne süren araştırmacılar için gene delil teşkil etmektedir. Gömüt, adak ve çok sayıda graffitiden meydana gelen Lidce metin ve yazıtlar, yaklaşık 70 civarındadır. İki küçük çift dilli, Grekçe-Lidce ve Aramca-Lidce olarak yazılmış olan metinler, araştırmalar için büyük yararlar sağlamışlardır. Lidce metinlerin yaklaşık on kadarı MÖ 7. Ve 6. yüzyıllara kadar tarihlenebilmekte, fakat pek çoğu MÖ 4. Yüzyıldan gelmektedir. Lidya alfabesi bir Doğu Grek alfabesinden türemiştir. Grek alfabesindeki fazla sesler, örneğin “ks, ps ve ds” gibi, özel Lidce sesler için kullanılmıştır. Ayrıca ek işaretlerin bazılarıda, ya Anadolu alfabesinden alınmış ya da serbest bir şekilde yaratılmıştır. Çalışmaların sonucunda Lidce’nin Hint-Avrupa özelliklerine sahip olduğu ve Hititçe ile akraba olduğu ortaya çıkmıştır. Lidce’de Anadolu dillerindeki genel durum olarak, ayrıca bir dişil cinse rastlanmamıştır. Karca yazıtlar yaklaşık yüz kadardır. Bunların büyük bir kısmı, Mısırda bulunmuş graffitilerden oluşmaktadır. Bunlar, MÖ 664-525 yılları arasında yer alan Saiti dönemi Mısır Firavunlarının hizmetinde bulunan Karyalı tüccarlar tarafından orada bırakılmışlardır. Kısa ve küçüktürler. Ayrıca Karya topraklarında da yazıt bulunmuştur. Bunlar diğerlerine oranla çok daha uzun oldukları için önem taşımaktadırlar. Atina’da da Grekçe-Karca küçük bir çift-dilli yazıt bulunmuştur. Karya dilinin Hint-Avrupa dilleri arasında Anadolu dilleri grubunda sınıflandırılabileceği görüşü uygun, fakat henüz kanıtlanmamıştır. Şimdiye kadar bulunmuş Likçe yazıtlar ise 150 kadardır.Yerel bir Likçe alfabede yazılmışlardır. Lidce’de olduğu gibi bir Doğu Grek proto-tipinden değil, Batı Grek proto-tipinden kaynaklanmıştır. Likya sikke yazıtları, MÖ 500 ve yaklaşık olarak 360 yılları arasında bir döneme tarihlenirse de, Likya anıtsal yazı geleneğinin daha uzun dönemlerden itibaren MÖ 3. yüzyıla kadar sürmüş olabileceği düşünülmektedir. Yapılan çalışmalarla Likçe’nin bir Hint-Avrupa dili olduğu ortaya çıkmıştır. Side dili hakkındaki bilgiler MÖ 5. ve 3. yüzyıllara tarihlenen Side sikkeleri üzerindeki yazılardan ve MÖ 2. ve 3. yüzyıllara tarihlenen ikisi çift dilli beş yazıttan gelmektedir. Side dili özel ve yerel bir niteliğe sahiptir. Grekçe bir niteliğe sahiptir. Grekçe bir proto-tipten ziyade, semitik bir yazı sisteminden türetilmiştir. Grek etkisi, çift dilli yazıtlarda da ortaya çıktığı gibi, hemen hemen hiç yoktur. Side dili hakkında ilk güvenilir çalışma Helmut Th. Bossert tarafından 1950’de gerçekleştirilmiştir. Side dilinde bulunan bir grup işaretin değeri henüz karalaştırılmamıştır. Bunun yanı sra, araştırmalar,metinlerin verimli bir analizi ile dilin sınıflamasını yapabilecek bir aşamaya ulaşamamıştır.
KAYNAKÇAMilattan Önceki Dönemlerde Anadolu Dillerine Toplu Bir Bakış, Alkım Konferansları, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul 1989 .Dinçol, M. Ali, Eski Anadolu Dillerine Giriş, İTÜ Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1970 .Alp, Sedat, Hitit Çağında Anadolu, Tübitak yayınları, 2001.
16 Tem 2008
Ergenekon ve Agarta

Parlak Horoz Devri geldiğinde, büyük üstatlar Agarta'nın mağaralarından çıkacaklardır."
Okült Yazılar Arşivi
Okült Yazılar Arşivi
Agarta kelimesini açıklamaya çalışalım.
Aslında 1968 yıllarında Hindistan Pakistan çelişkileri döneminde ortaya çıkan ”Agartala Komplosu ” olarak da bilinen siyasi bir skandalı da anımsatan bu kelimenin günümüz siyasetiyle hangi anlamda bağdaştırıldığı da çok net anlaşılmış değil .
Agarta kelime olarak Budist kökenlidir Budistler in bir bölümü yeraltında bir dünya veya kudretli bir imparatorluk olduğuna inanırlar Bu inanca göre, yer altı dünyasında milyonlarca kişi yaşamaktadır Başkenti ”Şamballa” olan bu imparatorluğun yöneticisi doğuda “Dünyanın Kralı” olarak bilinir.bu açıklamayı deli saçması olarak bulanlar da yok değildir .
Agarta’yı ”Mu uygarlığı ” na bağlayanlar da vardır.
Söylenceye göre çeşitli kayıp kent ”Atlantis ” de yaşayan ”MU ” rahiplerinin kurduğu bir tarikat olarak da biliniyor . Çeşitli uygarlıklarla temas halinde olan Mu bilim rahipleri ,daha sonra yeraltına inme gereği duymuşlar. Birbirlerine tünellerle bağlanan, dağlar içindeki yeraltı kentlerinde saklanmayı tercih ettikleri ileri sürülmüştür. Agarta’nın üstün yetenekli bir grup ve örgüt olarak , insanlığının tekamülü için çalıştığı vetam olarak tariff edilemeyen “ilahi bir hiyerarşi'” ye hizmet ettiği varsayılır.
Dünyanın Efendisi ve "Kutup" olarak ifade edilen ve "Brahatma" veya "Brahitma" adıyla belirtilen Agarta tarikatının lideri, dünyayı idare eden İlahi Hiyerarşi'nin emsilcilsi olrak da kabul edilmektedir. Kimilerine göre bu lider Dalay Lama ‘dır .
Bazı “Yeni dalga “ (New Age ) akımlarına mensup insanlar AGARTA’lıların bizimle aynı dünyayı paylaşan ama farklı bir vibrasyonel düzeyde bulunan yüksek bir uygarlık düzeyine ulaşmış gelişmiş bir insan gurubu olduğuna inanmaktadır.”Demir Çağı” , “Altın çağı “,”Gümüş çağı “ gibi dönemlere ayırdıkları uygarlık tarihini yorumlama biçimleriyle son yirmi yıldır çok moda kuramlar üretilmiştir.
Yine bu inanışa göre Agartalılar ruhsal güçlerini kullanabildikleri için bizimkine nazaran daha ruhsal esaslar üstüne kurulmuş bir toplum düzenine sahipler.İnsan beyninin ve zihnin evrenle ve evrenin sonsuz boyutlarıyla olan bağlantısını keşfettikleri için ve zihnin, düşüncenin, şuurun sonsuz potansiyellerini bilmekle kalmamış bunu kullanabilme olanağınıda elde etmiş oldukları için bizlerden çok daha ileri bir uygarlık olma şansını elde etmiş oldukları varsayımına dayandırlmaktadır.
Giderek görüleceği üzere Agartalıların uzaydan geldikleri ve gizli bir tarikat gibi çalıştıkları varsayımı vardır. Atlantis ve Mu uygarlıkları ,Mısır Piramitleri ‘nin gizemleri ,Nakallar gibi söylence boyutuna yükselmiş ve “Yeni Dalga “ hareketinin temel kuramların varsayımlarından olan Agarta ‘nın Türkiye ‘nin siyasi yaşamıyla ilişkilendirilmesi de çok ilginçtir.
Hiç şüphesiz , Ergenekon söylencesinin de bir anlamda Agarta söylencesi ile bağlantılandırılmasının Mısır Piramitlerinin uzaylılar tarafından inşa edildiği varsayımına benzemektedir.
Bugün Türkiye’de en yoğun dönemi yaşanan siyasi krizin hukukun üstünlüğü prensibi yerine ,bu söylencelerle çözülebileceğini zannedenlerin olması , içinde bulunduğumuz “traji komik “ kültür fakirliğinin bir başka göstergesidir.
13 Tem 2008
Babil , Asur ve Anadolu Toprakları

"CREDO QUIA ABSURDUM EST!"
( Zırva olduğunu biliyorum, ama inanmak istiyorum)
Tevratta "Daniel Peygamber " bölümünde ayrıntılı olarak Babil kentinden sözedilmektedir.
Heredot kayıtlarında da aynı yönde bir açıklama yer alır.
Babil Fırat nehrinin her iki yakasında kurulmuş büyük bir alanı kapladığı söylenir.Heredota göre Babil, kenti çevreleyen büyük duvarları ve bu duvarların üzerinde yer alan kuleleri ile ünlü idi.
Bu duvarın kalınlığı 20 metreydi.Duvarların üzerinde yeralan kuleler ise 250 adetti.
Kenti çevreleyen duvarların dört bir yanında toplam 25 Bronz kapı vardı.
Babil kelimesi Tevratta geçen ibranice bir kelime olan "Babel"den türetilmiştir. karmaşa anlamındadır.
Babil Nemrut tarafından Babil kulesi çivarına kurulmuş olarak kayıtlarda da vardır.Arkeologlara göre ise kent Sümer adını verdikleri ve Kutsal kiaplarda "Sennaar" yada "Şinar" diye geçen topraklardır.
Fırat - Dicle nehirleri arasındaki alan yazılı tarihte Akad - Sümer devleti olarak bilinmektedir.
Kısaca bu alana Mezopotamya denilmekte. Sümer topraklarıdaha güneyde yer almakta idi.
Sümerlerin moğol boylarından olduğu ve ortaasyadan göçlerle bu bölgelere geldiği varsayılmaktadır. Sümerlerin kimliği hâlâ tartışmalıdır. Hint-Avrupalı olmadıkları gibi, Sami de değillerdir.
Son dönemlerde onların Türklerle akrabalığını kanıtlanmak için bir dizi çaba sarf edilmişse de, yapılanlar oldukça amatör kalmaktadır.
Çünkü bu bağlantıyı kuracak elimizde hiçbir sağlam kanıt bulunmamaktadır. Nitekim Türkçe yazılı kaynakların ortaya çıktığı miladi VIII. Yüzyıl ile Son Sümer yazıtlarının kayıtlı olduğu M.Ö. 2200 tarihi arasındaki 3000 yıllık boşluğu dolduracak en ufak bir dil verisine rastlanılmamaktadır.
Her ne kadar Türkçe ile Sümerce arasında bazı ortak kelimeler bulunsa da, o kadar benzerlik Sümerce ile diğer diller arasında da mevcuttur.
Sümerlerden sonra Sami kökenli Akkad’lar bölgeye egemen olmuş, onları Babilliler ve Asurîler izlemiştir. Bu arada bölge sık sık Lulube, Kuti, Med gibi göçlerin de saldırısına uğramıştır. Her üç kavimin de etnik terkibi meçhuldür.
Kuzeye yerleşen ve Kuzeyi işgal eden Akadlar ise sami boylarından olup hazar bölgesinden geldikleri sanılmaktadır. O yıllarda Dicle ve Fırathiçbir yerde birleşmeden basra körfezine dökülürlerdi. Bugün iki nehrin birleşti büyük bir havza oluşmuştur. Bu alanda yapılan çalışmalarda çoksayıda arkeolojik buluntuya rastlanmıştır.
Sami ırkından olan Babilliler, M.Ö.2050'ye doğru Babil ("Tanrının kapısı") kentine yerleşip, daha sonra Kaidelileri ve Sümerlerin dışındaki yerli halk ile Sami karışımından oluşan Asurluları egemenlikleri altına aldılar.
Çok geçmeden, birbirinden güçlü hükümdarlarıyla, Babil'i bölgenin siyaset ve din merkezi haline getirdiler.
Tevrat’taki Yeşaya, Yeremya, Hezekiel ve Yeremya Kehanetleri de bu dönemden söz eder :
M.Ö. 586 yılında Babil hükümdarı Buhtunnasr Kudüs’ü yakıp yıkmış, buradaki Samariya Yahudi Krallığına son vermiş ve bütün Yahudileri Babil’e sürgün etmiştir. Yahudi “büyük sürgünü”nün hikâyesi böyle başlamıştır.
Bugünkü Irak bölgesi babil krallığının bir bölümünü kapsamaktadır.
Bölgeye dağılan Yahudi kabilelerinin önemli bir bölümü Anadolu ,İran , kafkaslar ve Hazar bölgelerine dağılmıştır.
Pers Kralı Darius Yahudi kabilelerden bir ordu kurmuştur. " Pers " kelimesinin buradan kaynaklandığı söylenmektedir.
Bugünkü İran, Irak ve Anadolu bölgelerinde yaşayan toplulukların etnik ve dini aidiyetlerinin gerçek kaynaklarını araştırmak ve doğruları bulmak hiç de kolay bir şey değildir.
Hiç şüphesiz din kitaplarında yer aldığı kadarıyla o dönemin tarihi ve toplulukların konuştuğu dil anlamında büyük bir karmaşa vardır.
Bu karmaşanın "Babil Krallığı " ile başladığı ve birbiri içine "senkretize" olan "din" ve "dil" birliği olan toplulukların izini sürmek daha da güçleşmiştir.
8 Tem 2008
Anadolu'nun gizli tarihi

Erdoğan Çınar 'ın " Aleviliğin kayıp bin yılı 325-1325" adlı kitabını okuduktan sonra tarih bilgilerimi bir kez daha sorguladım .
Birinci çıkarım : Tarih Hipotezlerle doludur :
Orta Çağ tarihinin iki yüzyılı Haçlı Seferleri ile dolu geçmiş.Avrupalı Hıristiyanların 'Kutsal Topraklar'ı "Müslümanlar"ın kontrolünden geri almaya yemin ettikleri iddaa ediliyor.Oysa bazı tarihçiler din baronlarının ganimet ve haraç almak uğruna uzak diyarlardaki güçsüz kabileleri vergiye bağlamak uğruna seferler düzenledikleri de bir hipotez olarak önümüzde duruyor .
Haçlı seferleri , 1095 -1096 yıllarındaki "Köylü Haçlılar"ı ile başlayıp 1248 - 1254 yıllarındaki Yedinci Haçlı Seferi'ne kadar toplam dokuz seferden oluştuğu söylenmektedir.Bu seferlerin en kanlı olanlarından biri de İstanbul'da gerçekleşmiştir.Nitekim 1056 yılından bu yana Katoliklerle Ortadokslar arasında bir türlü silinmeyen kanlı çizginin buradan kaynaklandığını söyleyenler az değildir.
İşte bu yıllar Anadolu 'nun gizemli yıllarıdır.Erdoğan Çınar bize bu yıllarla ilgili hipotezini sunuyor.
Bu hipoteze göre Anadolu 'nun gerçek halkı "Aleviler " dir. Kökleri Hitit, likya , Frikya uygarlıklarına ve ötesine kadar uzanan binlerce yıllık bir geleneğin devamı olan "Işık İnsanları " olarak tanımlanabilir.
Aleviler kendi inançlarını muhafaza etmişler ve zaman içerisinde "Takıyye " yöntemiyle Yahudilik,Zerdüştlük,Hıristiyanlık ve daha sonra da Müslümanlık dinleri içerisinde saklanmışlardır.
E. Çınar kitabında bu hipotze uygun olarak Anadolu'da kurulan Divriği,Danişment krallıklarını "Alevi Krallıkları " olarak tanımlamaktadır.
Bu hipotezin doğru olup olmadığını ispat etmek tarihçilerin işidir.Anadolu uygarlıklarının araştırmaları daha başlangıç düzeyindedir.Geçtiğimiz binlerce yılda bu topraklarda yaşayan atalarımızın Orta göçlerle Asya'dan geldiği hipotezi kadar Anadolu insanının Helen ve Roma uygarlıkları kalıntısı olduğu hipotezleri de yavaş yavaş çürütülmektedir.
Etnik kökenlerin araştırılması ne kadar önemliyse ,dil ve din aidiyeti de o kadar önem taşımaktadır.Bu bağlamda yalnızca "etnik" kökene dayalı üretilen hipotezlere dayalı tarih bilgisi üretilerek son elli yılda bazı gerçekler aydınlatılma yoluna gidilmiştir.
Oysa gerçek tarihi mirasımızın ana kaynaklarını ortaya çıkaracak yeni hipotezlerin gözlerimizin önüne çekilen sis perdesini sorgulamamıza yardımcı olacağını düşünmek istiyorum.
Erdoğan Çınar 'ın hipotezi doğru olmayabilir. Ama cesaretle bazı tarihi olaylara yaklaşması açısından önemli bir örnek olduğunu da söylemek gerekir.Erdoğan Çınar 'da bir anlamda bunu yapmaktadır .
Burada esas önemli olan Alevi tarihi olduğu kadar Anadolu tarihinin ana kaynaklarına doğru arkeolojik bir kazı yapmaktır.Bu kazıyı yaparken de " din " ve "dil " gibi günümüze kadar gelen,yaşayan kaynaklara eğilinmesi daha doğru olacaktır.
Alevi ve Anadolu tarihi konularında bir diğer araştırmacı da Reha Çamuroğlu 'dur .
"Tarih,Heterodoksi ve Babaîler " adlı kitabında önsözünde şöyle demektedir :
"Tarihin akışı var mıdır ? Varsa yönü var mıdır ? Tarihin alanı nedir ? ,,Ve her şeyden önce tarih nedir ?Anadolu hep bugünkü gibi miydi ? ,,,,Hangi Anadolu ? ,,,Bugün dahi tek yüzü yok Anadolu'nun .,,, Rumların,Ermenilerin,Arapların,ürtlerin,Selçukluların,Türkmenlerin,babailerin,Anadolu'ları aynı Anadolu muydu ? "
Erdoğan Çınar ,Aleviliğin kayıp bin Yılı : 2007 Kalkedon Yayınları
Reha Çamuroğlu : Tarih,Heterodoksi ve Babaîler,2005 Kapı yayınları
1 Tem 2008
Kabile Kültürü ve ötesi

Ortadoğu ülkelerinde olup biteni bir batılının anlayabilmesi için öncelikle Arap kültürünü ve bu kültürün ana bileşeni olan "kabile" ya da "aşiret " aidiyetinin anlamını kavraması ve tanıması gerektiğini söylüyor Prof . Philip Carl Salzman.
Salzman 'ın önümüzdeki günlerde yayınlanması beklenen kitabı "Culture and Conflict in the Middle East" Arap ve Pers giderek Müslüman kültürü üzerine bazı gözlemlere yer veriyor.
Kitabında Suriye , Irak,Filistin ,İran bölgelerinde belirgin olan "Kabile şerefi","kendini feda etmek","cihad" ,"şehadet" gibi son derece önemli sosyal değer yargılarına da yer veren Salzman ,Kanada , Montreal McGill Universitesi 'nde antropoloji dersleri veriyor.
Salzman 'ın yapmış olduğu gözlemlere göre bölgede yaşayan insanlar için akrabalık,kabile,aşiret aidiyeti yaptırımları devlet otoritesininden daha güçlü.
Salzman gözlemlerini bir batılı olarak kaleme alıyor doğal olarak. Endüstri toplumu üyelerine doğuyu anlatmak ne kadar zorsa batıyı da doğuya anlatmak o kadar zor .
Feodal toplumlarda ekonomik olarak bağlı bulunulan birim , aile kabile ya da aşiret olmak durumunda.Birey olmak ,bireysel haklarını istemek bu tür topluluklarda anlaşılır bir değer yargısı değil.
Sosyal birim eğer aile ise aile reisi, aşiret ise aşiret reisi son sözü söylüyor.Tek kutuplu bu ilişkiler yumağı bireyi değil topluluğun belirlediği menfaatleri dikkate alıyor.
Eğer aşiretin menfaatleri çatışmayı gerektiriyorsa , çatışma kaçınılmaz oluyor.Kurbanlar seçiliyor . Kurbanlar zaten kendilerini feda etmeye hazırlar. Kurbanların ailesi ve çocukları saygı görüyor ve ekonomik olarak destekleniyor.
İran 'da Şii dininin belirlediği bir sosyal yapı var : molla bu birimin en tepesindeki idari birim.Herkes bir mollanın idaresi altına girmek zorunda.İşsize iş , hastaya doktor,çocuğa okul ve her türlü ihtiyaca çare mollaya bağlanmaktan geçiyor.
Ortadoğuda devlet ve otorite kavramı soyut anlamından çok somut bir kişiye indirgenmiştir. Bu bağlamda batılı düşünüşten daha daha farklı algılanmaktadır.
Hukuki açıdan devlet, belirli bir toprak üzerinde yaşayan insan topluluklarının bir egemenlik anlayışı ve hukuku içinde bir otorite altında örgütlenmesidir." Siyasal iktidar olarak da adlandırılan otorite , topluluğun alelade bir kalabalık olmadığının, her şeyden önce kendisini yönetme kabiliyetini haiz, siyasal toplum olduğunun göstergesidir.
Ortadoğuda bir aşiretin oluşabilmesi için en az iki Kabile‘nin bir araya gelmesi gerekmektedir.
Bir Kabile 2 Bav‘dan, bir Bav 2 Malbat‘dan, bir Malbat ise 2 Mal‘dan oluşmaktaydı.
Mal ise temel olarak bir aile demekti ve bu aile bir baba, oğul , torun , torunoğlu , torunun torunu ile bütün bunların çocuklarından (ortalama 300-600 kişi arası) oluşmaktaydı.
Eğer bu 5 kuşaktan daha büyük bir aile birliği varsa bunlara Ate, eğer geçmişte akraba olan iki Ate, bir birlik kurmuşlarsa buna da Taxim denilmekteydi.
Aşiretler bu tip yapıların bir araya gelmesiyle oluşuyordu. En az iki aşiret de bir araya gelerek Mîr’likten daha küçük ve bir tür konfederasyon olan Ebr‘i meydana getirmekteydi.
1- Aşirette "aristokrat" bir ailenin ve reisin bulunması,
2- "Abitler" adı verilen hizmetli sınıfın ve ailelerinin bulunması,
3- Aşiret bireylerine ya da aşiretin üst sınıfına ait toprakların bulunması,ya
4- Molla ve şeyh ailelerinin mevcudiyetinden oluşan bir "ruhban" sınıfının bulunması.
Görüldüğü gibi yüzlerce belki de binlerce yılın izlerini taşıyan bu sosyal ve siyasi yapı toprağa dayalı "feodal " birimler oluşturmaktadır .
Ortadoğuda devlet kavramı yeterince anlaşılır bir kavram olmanın ötesinde anlaşılmak ve sözünü dinletmek için "totaliter " dönüşümleri de kendi bünyesinde yapmak zorunda kalmaktadır.
Günümüzde bölgedeki bazı cumhuriyet rejimleri siyasi liderleri sözlerini ancak "aracılar " yardımıyla dinletebildikleri bir tuhaflıklar bileşkesine dönüşmüştür.
Endüstri toplumunun bireyi , feodal yapının kaderci kabile üyesini anlamakta ne kadar zorlanıyorsa ,bir cemaat kulu da özgür düşünceyi anlamakta o kadar zorlanmaktadır.
Çağımızın en büyük paradoksu işte burada, tam gözlerimizin önünde .
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Hakkâri İzlenimleri (1)
Yedi günlük Rize Çamlıhemşin Yaylaları ve beş günlük Hakkâri gezisinden döndükten sonra bir kaç gün şaşkınlığımı üzerimden atamadım. Hem Ka...
-
Uranüs ile Gaia'nın kızı Themis'in heykeli günümüzde hemen hemen tüm demokratik ülkelerdeki adalet saraylarının girişinde bir he...
-
Yarın 28 Temmuz 2013 sabah yedide Likya Grubu ile Gömbe’ye hareket ediyoruz. Efsanelere konu olan Kaş platosu ve Gömbe Yaylasına. Bölge...
-
Antalya Belek 'de yeni açılan 'Adem ve Havva' nın Oteli' nde davetli olarak kaldık. Bu beyaz rengin çılgın miktarda kullanı...